Makul Yanıt

Zaman zaman mecburiyetin, çaresizliğin, kaçışın ve biraz da isyan kaynaklı gizli bir tepkinin yaptırdığı gibi, yine sıladan uçmuş, gene gurbete konmuştum. Birkaç günümü harıl harıl iş aramakla tüketmiş ancak yapabileceğim herhangi bir işe maalesef rastlayamamıştım.

Avucumda olanı tüketmek üzereydim neredeyse. İdareli kullanmaya çalışıyordum kesemdekini. Hazıra dağ dayanmazdı, bilirsiniz. İş bulmalıydım bir an evvel, bulmalıydım ki rüsva olmayayım. Gurbete konuşumdan o güne değin çabalarım sonuç vermemişti.

Cebimde kalan para, en fazlasından iki gün en ekonomik otelin birinde yatırtabilecek beni ve karnımı, en ucuzundan bir lokantada doyurabilecek miktardaydı sadece.

Zaten sıladan ayrılırken yanıma aldığım, daha doğrusu alabildiğim para miktarı; trenle yolculuk masrafı hariç, birkaç gün sokakta ancak yatırtmayacak değerdeydi, o da kıt kanaat geçinebilmeyi, haramilerden korunabilmeyi başarabilirsem eğer.
Tren dedim de, değinmeden geçemeyeceğim: Ne meret günlerdi o günler be! Hatırlıyorum da; geriye dönüp tüküresim geliyor. Tehirlerle İki gün, iki gece sürerdi yolculuklar. Çufçufları trenin, istasyonu terk ettikten sonra da iki gün, iki gece kulaklarımdan gitmezdi; geceleri benimle uyur, benimle uyanırdı, acıklı düdük sesleri de öyleydi, traverslerde çıkardığı gürültüler de.

Bir yandan oldukça sıkıyordu yolculuklar, diğer bir yandan ise hiç bitsin istemiyordum bu durumlar, çünkü gideceğim yerde iş bulmam kolay olmazdı, barınıp barınmayacağım belirsizdi, beni nelerin beklediği ise hiç malum değildi.

Hiçbir şey şeffaf değildi, yani hep meçhuller girdabındaydım ben. Tek başıma yaşardım çilemi bir başıma okşardım dertlerimi. Alır başımı giderdim bir ülkeden bir başka iç ülkeye.

Aslında evden kaçmamın yok değildi bir sebebi, ama akrabalar haylaz ve başıboş olduğumu düşünürlerdi, konuşurlardı kulağıma çalarak bazen.
Ameliyat olmalıydım, çünkü sancılar yiyip bitiriyordu beni. Sancıların son bulmasının yegane yolu ameliyat olmamdan geçerdi. Pastanelerde çalışarak kazandığım paralar yoksulluğa gömülüyordu, ameliyat masrafına kalmadan. Gurbete tozmamın başlıca nedeni ameliyat için yeterli parayı tedarik etmekti.

Annemden sonra evin büyüğü (babamın vefatından sonra -ki babam on yıl olmuştu öleli evin reisi sayılan) abim yirmiüç yaşına rağmen mesleği olduğu ve eline güzel, kazançlı fırsatlar geçtiği halde ya çalışmaz ya da çalıştığının, dolayısıyla elde ettiği paranın bize yararı olmazdı.

Boğazına, zevklerine düşkün biriydi. Bize karşı eli açık değildi, ama dışarıya karşı oldukça mertti; aynı zamanda müsrif ve savurgandı.

Kazancımı nadiren anneme verirdim, ekseriyetle evin reisi diye ona verirdim ama. O da afiyetle yerdi ve gıdımını bize koklatarak…

Annem sancılarımı bilirdi, abim de az çok… Yine de annemin, abime söylemesini beklerdim söylenmemiş olmasın diye. Belki açılır, anlatırdım gerisini. Olmadı. Abimim hastalıkla ilgili hatırımı sorması da beklentilerim arasındaydı.

“Dayanamıyorum, artık bir çaresini bulalım!” diyecektim konu açılsaydı.

Umurunda değildi abimin.
Yokluktan, aynı ailenin fertlerinden oluşan altı kişiden müteşekkil bizler, aynı odada uyurduk. Sancılardan kıvrandığımda, kardeşlerim çaresiz başlarını yorganın altına gömerlerdi.

Annem, “Elimden ne gelir ne yapabilirim ki? diye sızlanıyordu.

Abim, “Yeter zırlama artık, uyuyacağız” diyordu, sanki keyfimden acı çekiyormuşum ve bunu zevk alarak yansıtıyormuşum gibi.
Oysa amcam doktordu, Mardin Devlet Hastanesi’nin başhekimiydi o dönemlerde. Beyin cerrahisiydi, rahatsızlığıma hitap edecek bir branş değildi onunkisi, ama çevresi genişti ve üstelik hastaneyi yöneten kişiydi, bu nüfuzu kullanarak genel cerrahi ayarlamakla yardımının dokunabileceğini düşünen yoktu.
İsyandı aslında benimkisi sancılar tuttuğunda abim evde iken ağlamam. Utangaçlığımın önüne geçerek kızacağını bile bile yapardım sesimi duyurmak adına. Eve asalet ve korkusu sinmişti abimin. Ters bakış attığında çekinirdim ondan. Buna rağmen sitem olsun diye sızlanırdım bazen. Oysa -bir kez hariç- neredeyse hiç, dövdüğünü anımsamıyorum. Asabi, sert mizacı vardı, bakışı dayaktan beterdi.
Kışın, Batman’da pastanede çalışmış, çıkışımı verirken maaşımı almış, paramın büyük bir kısmını geride bıraktığım kız kardeşlerime, anneme bırakıp az bir bölümünü yanıma almıştım sadece.
Altı yaşında babamı yitirdim, nüfus cüzdanına göre yaşım elli ikidir, 2002 yılının Ağustos ayının son günlerini yaşıyoruz takvime bakıldığında, dokuz yaşımdan beri bugüne değin çalışırım, hala aktif olarak çalışırım taksi şoförlüğünü yaparak.
Beş kardeştik, en büyüğümüz erkekti, o ancak kendiyle alâkadardı. Ben ortancaydım. Bir ablam, iki de kız kardeşim vardı. Hepimiz çoluk çocuğa karıştık, ayrı yörüngelere dağıldık.
Bizim oralar hep Allah’a emanetti. Kızları geleneğimiz gereği ekseriya çalıştırmazlardı. Zaten iş gücüne katılamayacak kadar küçüktüler. Geriye bir ben kalmıştım dünyanın yükünü omuzlayacak. Ağır bir imtihanın hep kayıp edeni olarak koşulları zor bir yaşamdı benimkisi.
İkinci sınıf lokantalarda tek öğün yer, gerisini simit, ekmek, peynirle idare ederdim. Üçüncü sınıf bitli otellerde kalırdım.
Neyse ki son meteliği tüketmeden, orta ölçekli, lükse yakın, yemekleri leziz bir lokantada iş bulabildim. Maaş dolgundu. Üstelik otel ücretimi de onlar karşılayacaktı. Öyle konuşup, anlaştıktan sonra komilikle tabakçılık yapmaya başladım.
Sabah sekizde iş başı yapıyor, gece yirmidörde kadar devam ediyordum. Kimi zaman gece bire kadar çalıştırılırdım. İşler hep ayak üstüydü. Yemek de iş verene aitti. Sadece yerken oturarak dinlenmeye çalışıyorduk. Onu da aceleye getiriyorlardı. Biraz daha yeme bahanesiyle dinlenirken azar işitiyorduk.
Yoksulduk hiç olmadığı kadar. Hayatımda belki hiç tatmadığım yemekleri orada tatmış oldum. Örneğin yoğurtlu ıspanakla orada tanıştım. Demir ve diğer eksiklik ihtiyaçlarından olsa gerek ki aç kurtlar gibi saldırırdım etli ve diğer yemeklere. Tabii lokanta sakinleşince sırayla yerdik. Yemekleri keyfimize göre seçme imkanı sunulmuyordu. Patron daha çok satılmayan, tavada tencerede arta kalan yemeklerden kendi tabaklara koyup almamızı salık verirdi. İkinci bir yemek yeme şansı verilmiyordu. Ama olsun, bu bile bana lüks geliyordu.
O yaşıma kadar çalıştığım yerlerde yediğim haricinde ailecek hep yetersiz beslendik, fakir, yetim, öksüz bırakılan tüm yoksullar gibi. Bayramdan bayrama evimize et girerdi. Sırf bunun için bile olsa devam etmeyi göze almalıydım.
Ancak bir çocuğun, gurbette, bitli otel odalarında, kendi özel yaşamını da tolere ederek, üstüne üstlük kasık fıtığının baskı ve sancılarıyla sürdürebilmesi mümkün mü?
Bir buçuk ay idare edebildim ancak. On altı yaşındaydım. Öylesi bir hengame içinde, bir de elbise yıkama gibi diğer şahsi işlerimi de yapma mecburiyetim vardı. Bu kadar zorluğun içinde, bir de kasık fıtığı sancısı çekmek fazla oluyordu.
Dükkan toparlanmış, temizlik bitmiş, yine gece biri bulmuştu. Bütün işçiler tek tek çekip gitmişlerdi. Sona kalmıştım. Patron kasada para sayıyordu.
“Gidebilirsin” dedi.

Yanına yaklaştım, “Hadi bey işi bırakıyorum.” dedim. ‘Hadi abi’ dememize kızardı. Konuşmamı sürdürdüm, “Bir hafta, o da eleman bulmanız için idare edeceğim. Sonrasında yokum bilesiniz.”
Çalıştığım sıralarda bir gün, işe gitmeden evvel sabah sekize çeyrek kala berbere gitmiştim.

Berber dükkanı iş yerine yakın, yolum üzerindeydi. Kapıyı açmak için kapı kolunu aşağı bastırdım. Kapalıydı. Tam uzaklaşıyordum ki yandaki esnaf, “bekle hemen gelir” deyince bekledim.

Çok beklemeden geldi. Hemen tıraşa başladık. Daha terlememiş, ayva tüyünden yeni kurtulmuş sakalla bıyığımı kestirdim. Öyle sanıyorum ki hayatımdaki İlk tıraşımdı.
Hadi bey tıraş olmamı istemişti. Yarım saat işe geç kaldım berbere gittiğimden. Rahattım, mazeretten sayar diye düşündüm. Olmadı.

“Bir daha geç kalırsan maaşından keserim” dedi, “ona göre.”

O güne kadar hiç emir ve baskı altında hissetmemiştim kendimi. Şok oldum. Bana antipatisi mi ne vardı anlamadım. Çalışırken bile hep dürterek “çalış çalış” diyordu.
İşe başladığım gün, istifa etmeden evvel, “çıkışınızı bir hafta önceden bildirin” denmişti.

Ağır koşullarda, uzun metrajlı çalışabilmenin imkanı yoktu ki, sık sık elemanlar iş bırakıyorlardı. Kimisi bir, kimisi iki, kimisi de en fazlasından üç gün idare ediyor; sonra ücretini almadan sıvışıp gidiyordu.

Patron da bunu deneyimlemiş, bellemişti ki önceden “bir haftasını doldurmayanlara ücret vermiyoruz” şeklinde çocuk, gurbetçi ve çaresizlerle peşinen anlaşırdı. Sadece yedikleri yanlarına kâr kalıyordu kursaklarında kalmadıysa. Emekleri karşılık almamaksızın uçup giderdi.
Her geleni kadersizliğimle aynı görüyor, kendime ve onlara acıyordum. Garip hissediyordum. Hüzün kaplıyordu her bir yanımı.
Oturup ağlayasım gelirdi bazen, ağlamaya bile fırsat verilmiyor, hak tanınmıyordu.
Tuvalette ihtiyaç giderirken ağladığımı bilirim.
Bir gün helada hem hacet giderir, hem ağlarken, “Eleman, nerdesin ulaaan, çabuuuk,” şeklindeki çağırmalarıyla hem tuvaleti hem ağlamayı yarıda keserek koşturduğumu anımsıyorum.
Yanaklarımdaki yaşı silebilmiştim ama gözlerimin kızarıklığını gideremeden, gizleyerek serüvenin figüranlığına kaldığım yerden devam etmiştim.
Artık sömürüye son vermenin vakti gelip çatmıştı. Belki yeni acıları tattıracak yeni bir serüven başlayacaktı, ama en azından misyonu büyük zahmetli bu işten kurtulmuş olacaktım.
Kalmazdım da bey israr ediyordu. Bense duygularımın isyanıyla taşıyordum. Her ne dediyse de kabul etmedim.
“Zorlanıyorum patron, yapamam” dedim.

Haklının hakkını teslim etmek vicdan işidir. Vicdanı olmayanlar haktan ne anlasın. Küçük büyük fark etmez, nezdimde haksızlık etmek de haksızlığa boyun eğmek de aynı şeylerdir.

Haftayı tamamladıktan sonra tekrar, hemen hemen aynı saatte kasada bulundum.
“Eleman bulamadım.”
“Benim sorunum değil. Size mühlet vererek bir hafta fazladan çalıştım ben. Yarın çalışamam.”

Ne ettiyse ikna edemedi.
Bana daha yüksek maaş teklif etti. Kabul etmedim.
Sigortasız çalıştırılıyorduk. Aşçı ve oranın iki müdavimi hariç herkes sigortasızdı. Aşçının durumu ve maaşı iyiydi. Sekiz saatten fazla çalışmazdı. İki müdavim de geç gelip erken ayrılırdı. Sözde, biz de ilerde terfi edip onlar gibi olacaktık.
En sonunda maaşımı verdi otel parasını keserek.

Açıkça, “Çalışırsan otel paranı veririm, yoksa vermem” dedi.

Direttiysem de kâr etmedi. Nuh dedi, peygamber demedi; sanki Nuh bir peygamber değilmiş gibi. Oysa Nuh peygamberlerin en klaslarındandır, tufanla bilinir, her ne kadar tartışılır gibi görünse de bütün hayvan çeşitlerinden birer çift aldığı söylenir gemiye ve mümin kullardan da çifter çifter, karılı kocalı, kızlı erkekli…. Bu mümin kulların ne kadar sağlam olduğu da tartışılır gibime geliyor, yoksa o nesilden emek hırsızı hadi gibi bir kul gelmezdi bu geçici, fani dünyaya! Haksızlık gördük mü gördük, hakkımız yendi mi yendi, fazlasıyla, ama oldum olası haksızlığa karşı mutlaka ve mutlaka bir cevabım oldu. On altı yaşıma rağmen doğru yaşamaya titizlik gösterir, haksızlık etmemeye özen gösterirdim tüm pisliğe bulaşmamış insanlar gibi. Dürüstlük, o zamanki anlayışımla fıtri, şimdiki -seküler- anlayışımla doğal bir ilkeydi. Gurbette adiliğe şahit oluyorduk; ezmeye, sömürülmeye, kalpazanlığa, hak yemeye… O zamanlarda da bozuk kişilikler çoktu, haydutlar, burnu uzunlar, şimdi de… ama şimdi yüzdeliğe vurduğunda çok daha fazla… kat be kat artmış… bunu cezaevlerinin yetmezliğinden dolayı yenilerinin inşasıyla, denetimli serbestlikten yüzbinlerin aramıza salınışıyla ve piyasanın şereften mahrumiyetiyle bariz şekilde bir anlamak mümkün. Eh, insanlar bayrağını devrederler iyiliğin ve kötülüğün… bugün gördüklerimiz dünün mirasıdır… pislik yoksa nasıl bu kadar büyüyebilsin ki!

Demek ki kötüler otuzdört yıldır çok iyi çalışmış, iyiler ise az… Bu gidişle Türkiye, otuzdört yıl sonra dünyanın en kötüleri arasında yer alırsa şaşmamak lazım.
Ayrıldım. Kırık dökük haller yaşıyordum. Oysa hesaplamada elime iyi bir para geçecekti. Ameliyat parama yetecekti. Otel parasını kesince üçte biri uçtu gitti. Bu da bana dokundu. Sokakları arşınladım döne dolaşa. düşüne. Saati iki yaptık, üç yaptık. Gecenin üç buçuğu oldu. İçim içimi yiyor, öfkeden kuduruyordum. Bu haksızlığın altında kalmamalıydım diye düşünüyordum. Güdülerim, içten doğan dürtülü yanlarım tepkiselliğe dönüşerek harekete geçer böylesi durumlarda.

Öğlen yemeğine şirketlerden otuzar, kırkar kişi gruplar halinde gelirlerdi İzmir’in Basmane ilçesinin Anafartalar caddesi üzerindeki Narin Et Lokantası’na. Çalışarak perte çıkardık. İyi kazanıyordu Hadi bey. Kazancında gözüm yoktu, ama benim ondaki hakkımda vardı.
En son vardığım karar, vitrini parçalamak oldu.
Anafartalar Polis Karakolu’na kırk metre mesafedeydi. Lokantanın önüne geldiğimde saat sabahın dördünü gösteriyordu. 1988 yılının Şubat ayının sonlarıydı. Beraberimde yerde bulup aldığım bir ateş tuğla vardı. Etrafımı kol açan ettikten sonra, yekpare camın ortasını nişan alarak, köşeleri yuvarlanmış tuğlayı var gücümle fırlattım.

İsabet kusursuzdu. Hedef onikiden vurulmuştu. Vitrin camı büyük bir gürültüyle parçalanıp tuzla buz, yerle yeksan oldu.

Belki bu davranışımı yanlış görenler olabilir, olsun; amma direkt değilse de endirekt yoldan hakkımı yedirmedim ya, bu da bana yeterli. Belki öbür dünyaya bırakmamı isteyenler olabilir amma bana, bu dünyada şeytanın hizmetkarlarının yanına kar bırakmamak daha mantıklı, daha makul gelir.
Eylemin ardından karakola ters istikamete tabana kuvvet kaçtım. Ara sokaklara karışarak izimi kaybettirmeyi başardım.

Polis aradı mı bilemiyorum, kurtuldum ama arayan soran olmadı hiçbir zaman, yakalanmadım.

Adi bir vakaydı onunkisi. Benimkisi de makul bir yanıttı.

Vahap TAŞ

 

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun