Kuyudaki Gerçek

“19. yüzyıl efsanesine göre yalan ve gerçek buluşurlar. Yalan doğru söyler ve “bugün hava çok güzel,” der. Gerçek ona bakar ve başını gökyüzüne kaldırır. Gün gerçekten çok güzeldir ve doğru söylemesine şaşırmıştır. Bir kuyunun önüne gelene kadar birlikte zaman geçirirler. Yalan hep doğru söylemektedir. Yalan; “su çok güzel, birlikte banyo yapalım,” der. Gerçek bir kez daha şüpheci bir şekilde suya dokunur. Su gerçekten çok güzeldir. Ona inanıp soyunur ve yüzmeye başlarlar. Yalan bir anda sudan çıkar ve gerçeğin kıyafetlerini giyerek kayıplara karışır. Kızgın gerçek kuyudan çıkar, yalanı bulmak ve kıyafetlerini almak için her yere gider. Dünyada çıplak gerçeği görenler onu hor görmekte ve öfkeyle bakmaktadır. Zavallı gerçek kuyuya döner ve sonsuza kadar ortadan kaybolur. O zamandan beri yalan, dünyanın her yerinde gerçek gibi giyinmiş, içimizde yaşamaktadır. Dünya ise hiçbir şekilde gerçeği görmek istememektedir.”

Yalan tehlikeli bir silah. Hele bu silah toplum yaşamını belirleyenlerin, onu yönetenlerin eline geçmişse tehlike daha büyük, daha korkunç demektir. Bu silahın topluma doğrultulması toplum yaşamını karartır, onun geleceğini çalar. Yalana önce söyleyenin inandığını söylemeye bile gerek yok. Yalan söyleyen kişinin gerçekçi görünmek için bu inancını sürekli yeni yalanlar söyleyerek beslediği de bilinen bir şey. Bir çürümedir başlar ki önüne geç, geçebilirsen. Balık baştan kokar sözü boşuna söylenmemiştir.

AKP iktidara; ekonomik iyileşme, demokratikleşme, Avrupa Birliği, hukukun üstünlüğü, özgürlüklerin genişletilmesi gibi vaatlerle gelmişti. Gerçeğin elbiselerini çaldığını gizlemeyi başarmıştı toplumdan. 20 yılını çaldı toplumun böylelikle, geleceğini kararttı… Olanlara bakmanız yeterli.

Bırakın cumhuriyetin içeriğinin demokratikleşmesini, o zamana kadar olan gelişmeler ve küçük küçük adımlarda teker teker yok edildi. Ne hukuk kaldı, ne adalet. Halka cumhuriyetin kazanımları çok görüldü ve elinden aldı. Çok sayıda işçinin istihdam edildiği onca fabrikadan bir teki bırakılmadı; yakına yandaşa dağıtıldı. Geniş hazine arazileri iktidar tarafından ele geçirildi, hazine boşaltıldı. Çözüm sürecini kendini sağlama alana kadar kullandı ve ardından da Kürtlerin evlerini başına yıktı. İradeleri yok sayıldı. Ülkenin yönü çağdaş dünyaya değil uçuruma doğru çevrildi.

15 Temmuz bir AKP düzeneğiydi. Uzun metrajlı bir filim de diyebiliriz buna. Asyabank’a üç beş kuruşunu yatırmış fakir fukaraya, ortaçağ karanlığından gözünü açamamış ve bu yüzden bir cemaatin kurtarıcılığına sığınmış zavallı insanlara oldu olan. İşlerinden, aşlarından oldular… Çoğunun ocağı söndü. Bu oyunla muhalefeti de kendi oyununa getirdi AKP. Sıra, cumhuriyet ve demokrasi karşıtı bir noktaya çekmekti ülkeyi: Tek Adam Rejimi diye saçma sapan yönetime yani… Çoklu akıldan, bilimden vicdandan uzak bir yönetime.

Doğayı katletti yirmi yıl boyunca AKP. Dereleri, dağları, ormanları…Kurdun kuşun, böceklerin yuvasını bozdu. Eğitimi eğitim olmaktan çıkarıp, içini dini gericilikle ve ırkçı milliyetçilikle doldurdu. Amacı ülkede dindar ve kindar nesil yaratmaktı. Belli ölçülerde başardı da bunu. Çocuk taciz ve tecavüzleri konusunda meclis araştırma önergelerini tam kadro reddederek meclisi işlevsiz hale getirdiğini ve ahlaki çöküntüyü gerçekleştirdiğini açıkça ilan etti. Kadın cinayetleri aldı başını gitti. Talan ve yağma düzeni için bu adımları atması gerekiyordu AKP’nin. Bunun için bir şey daha yapması gerekiyordu: Basını susturmak, gazetecileri, aydınları, kimi siyasetçileri içeri atmak. Gerçi bunu on yıla yakın bir zamandan itibaren yapmaya başlamıştı. Sonrası tam gaz… Doktorlardan, gazetecilerden, Profesörlerden, hukukçulardan, iktisatçı ve benzeri gruplardan yalan makineleri kurmayı hiç ihmal etmedi. Paraysa para, korkuysa korku… Bağımsızlığını zedelemekle kalmadı ülkenin, Ortadoğu bataklığına gark etti adeta. Yanlış dış, pardon kasıtlı dış politikalarla bir de göçmen sorunu eklendi ülkenin başına. Ülkenin başına sürekli bir çorap örüldü. Kanal İstanbul safsatası bunlardan sadece biri. Gezi direnişinden başlayarak gençleri susturmayı denedi, ülkeyi cami avlusuna çevirdiği yetmezmiş gibi okulları da karakola çevirdi. Her adımda düşünceyi yasakladı… Sanatı, edebiyatı gözden düşürecek girişimlerde bulundu. En son CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu’na siyaset yasağı getirdi ve gülünç bir gerekçeyle hapis cezası verdi. Bir ülkede yargı tarafsızlığını yitirmişse ülkenin bağımsızlığından da, o ülke insanlarının can güvenliğinden de söz edilemez.

Ülkenin içine düşürüldüğü ekonomik, sıkıntıları, işsizliği, yolsuzluğu, dünya kadar borcu anlatmak başlı başına can sıkıcı. Biraz da fıkra olsun diye Çanakkale Köprüsünün de trafiğe açılmasını konuşalım. Geçiş ücreti kendi para değerimiz üzerinden açıklanmadı örneğin. Köprüyü yapan firmayla Euro üzerinden anlaşma yapıldı, üstelik normal koşullarda geçecek araç sayısının bilmem kaç katı garanti edilerek…

Ülke yönetiminde şu anda mafya, mafya ile iş tutmuş ve adı yolsuzluklara karışmış bakanlar, cemaatler yer almakta. Bakanlar eliyle devlete kazık atıldığını da biliyoruz. AKP döneminde başbakanlık yapmış kişi, devlet yönetiminde büyük sorumluluk sahibi. O, halka karşı sorumluluğunu adı esrar kaçakçılığına karışan oğluna haksızlık yapıldığını söyleyerek yerine getirmeye çalışıyor. Bir diğeri ise “ben suçsuzum, temizim,” diyerek kurduğu partiye oy devşirme peşinde. Sedat Peker’in anlattıklarından izlenmesi yıllarca sürecek dizi filimler çıkar.

AKP bunları yalan sayesinde başardı. 128 milyar dolarlık cumhuriyet döneminin en büyük soygununu kurduğu yalan imparatorluğuna borçlu. Yine Aralık ayında dövizin bir anda fırlayıp birden düşmesiyle büyük para transferleri gerçekleştirildi. Bunlar ilk akla gelenler. Daha niceleri var böyle…

Bir toplumda yalanın inandırıcı olması için o toplumun cahil, eğitimsiz ve geri bırakılması gerektiğini AKP biliyordu.

Bunu sonuna kadar da kullandı. Bu bir vicdan sorunu her şeyden önce. Şaşılacak olansa AKP’nin üst düzey insanlarından vicdan sahibi olduğunu düşünebileceğimiz bazıları çıkıp da orda ne gibi kirli şeylerin döndüğünü açıklamasına rağmen onların bu açıklamaları AKP tabanında karşılık görmedi. Şeyhler değişse bile müritler değişmiyor ne yazık ki. Ve üstelik AKP’ye oy veren bir emekçinin, işsizin veya yoksulun bizlerden başka kimsesi de yok. Bu gidişi onlara kızarak da değiştirmek mümkün değil.

Toplum olarak cumhuriyeti, cumhuriyetin kazanımları geri alabileceğimizi düşünüyorum. Yukarıda anlattığım efsaneyi ülkemiz açısından değiştirebileceğimizi düşünüyorum. Bunun mümkün olduğuna inandığım için kaleme aldığım bir yazıdır bu yazı. Er geç gerçeğin ortaya çıkması lazım. Yalanın alaşağı etmek ve kendi karanlığına gömmek lazım. “Böyle gelmiş böyle gitmez” demek için kolları sıvamak lazım.

Ortak paydamız vicdanlı olmak olmalı en başta, bu ülkeyi sevmek olmalı. Hırsızlığa, arsızlığa, onursuzluğa karşı çıkmak olmalı. Haktan, adaletten, insanlıktan yana olmalı. Barışı kardeşliği ve özgürlüğü savunmak olmalı. Cumhuriyet değerlerine sahip çıkmak ve çağdaş değerler yaratmak olmalı. Yani insan olmak olmalı.

Sözün kısası gerçeği kuyudan çıkarmak lazım. Bu da bilgimiz, bilincimiz, ne kadar insan olduğumuz ve ne kadar vicdanlı olduğumuzla ilgili… Korku mu? Korkunun boyunu aşarız kardeşlerim.

Hayrettin Geçkin

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun