Nerede Horozların Senfonisi?

Günaydın canım dostlarım;

sizler ile sabahları konuşmak için bu yazıyı kaleme alıyorum. Erken uyanmayı hiç sevmem, fakat eskisi gibi geç uyanamıyorum. İhtiyaçlarım sabahın erken saatlerinde beynime hücum ediyor ve çalar saat çalmadan uyanıyorum. Bugün de öyle uyandım sabaha karşı hatta. Gözlerimi açtıktan sonra, her günün aynı yapılacak listesi ise ritüel misali…

Kahvesiz nefes almam, alamam. Kahve olmadan güne başlayamam. Hayatımdaki en bağımlı olduğum şey o. Eskiden bir adaya gitsen alacağın üç şey ne olur diye sorduklarında hep aynı cevabı verirdim; kahve, cezve ve fincan… (Kahve artık çok pahalı!)

Pişirirken kokusu doyurmaya başlar, sonra içerken birkaç yudumda son bulur. Düşünüyorum da her kahveyi bitirdikten sonra, tekrar ya kalmışsa bir yudum diye, boş fincanı hep dudağıma neden dayarım bilmiyorum; umut mu yoksa bitirdiğimi unuttuğum mu bilmiyorum, 12 yaşımdan beri böyleyim. (Şimdi yazarken anlıyorum.)

Mahallemizde damlarında ya da bahçelerinde kümes hayvanları yetiştiren komşularımız vardı. Bir de eskiden çok eskiden daha halam hayatta iken, bazı hafta sonları için Kilis’e giderdik. Orada horoz sesleri ile erken uyanırdık. Bana horoz sesi o günlerde (uykumdan uyandırdığı için) çok güzel gelmezdi, çünkü tatlı uykumdan uyanırdım. Ama severdim de. Yıllardır işitmeyi özlediğim hayvanların başında horozlar var. Erken kalkanın rızkı bol olurmuş derler, horozlar rızkımızı arttırırmış bilmezdim.

Sabahları sıcacık ekmek, radyodan kaliteli program, ailemin tüm üyeleri ve sofrada başlayan gün stresi… Eskiden her şeyin lezzeti de başkaydı… Şarkılarımızın kalitesi dahil her şey çok başkaydı…

Organik sebzelerin kokusunu özledim, o şekilsiz ve leziz sebzeler… Peynir pahalı, pekmez üretimi üzüm üretimi azaldığından azaldı, tahin ki üretimi çok azaldı yine pahalı susamdan kaynaklı… İki yumurta kıracak olsanız, yağsız kırılmaz tavaya. Ki İki yumurta eski kalitesinde olmadığı gibi fiyatı da eskisi ucuz değil, yağ ise çok pahalı. Bir de doğalgaz var ki cepleri yakan, ocaklar bile yanmadığından yanıyor. (Vaktiyle Azerbaycan’dan aldığımız doğalgaz yüzde sekiz indirimliydi, bize yüzde onbeş zam yapılmıştı, bu güzelliği unutamıyorum…) Halkımda sabahtan başlıyor vitaminsizlik, sonra neden düşünemiyor bu toplum diyoruz… Organize işler bunlar.

Yumurtalar eskisi gibi güzel kokmuyor. Nasıl güzel koksun… İnorganik üretimin mamulleri olan civcivlerin üretiminden tükettiğimiz yumurtalar… Mutsuz kızların kafeslerinden alınan yumurtalar… Üstelik hormonlu kızlar, üstelik eşsiz yaşıyorlar, eşlerinin etleri kedilerininkisi gibi değerli olmayan, yumurta yumurtlamayan…

Doğanın bir parçası olan insanın geldiği yer;

Horozların daha civciv iken, canlı canlı acımasızca katledilme şekillerini birçok türüyle izledim. İnanın televizyon ekranından bazen oralara dalıp neler neler yapmak istediğim anlar şimdi aklıma geliyor da ben de ziyadesiyle geldiğimiz noktadan çok hasar aldım. Bazı hikayelerde rol almama gerek yok, ama yapamadıklarımdan suçlu hissetmememe de engel değil.

Yaşamlara saygı duymayan, yaşam haklarına acımasızca Tanrıcılık oynayan insan evladı, şirklik üzerinde de yorum yapmaz mı? Çıldırtıyorlar!

İlk gayrimenkuller ile sınır çizmeye başlayan insan evladı doğaya acımasız bir savaş açtı. Elbette bu noktaya gelirken amacında yaşamsal olarak kendini güvene almak da vardı daha konforlu yaşam arzusu da. Fakat sınırları çok aştık ve hiçbir toplumda bu acımasızların dili konuşulmuyor. 

Güneş doğuyor, nerede horozların senfonisi?

Horozların sesini kestiler, nasıl feryat etsinler. Nasıl uyaracak ve nasıl uyandıracaklar bizi bu kötü uykulardan, duyarsızlıklardan, görmezden gelinmelerden. Oysa, zaten onları tüketiyoruz bari biraz olsun yaşamlarında saygıyı hak ediyorlar, küçük alanlara sıkıştırılmaları yerine çiftliklerde ailece mutlu yaşasalar ne olur; hayvanların hakkı olan yerleşim yerlerini geri versek ve daha fazla betonlaşmanın en azından önünü kessek; sizce de daha yaşanılır bir dünyaya ulaşmaz mıyız? Haklarına el koyduklarımızın birazından vazgeçsek ve insanlığın yeni dili adalet olsa…

Güneş doğuyor, nerede horozların senfonisi? Bu yangınlardan uyandırsınlar bizi. Teknoloji, çalar saatler ile horozların bir eksikliğine çözüm buldu. Hatta çalar saat seslerinde horoz sesi de kayıtlı. Artık penceremizin camlarına da güzel doğadan fotoğrafları da yapıştırdık mı tamamdır havasına ulaştık… İnsan kaybediyor, üstelik başarılı oldukça yerküreye zarar veriyor. İnsan türünün ömrünü kısaltıyor.

– Günaydın kıymetli horoz, hakkını aramak için bugün bir yazı yazdım.

– Üüüüürüüürüüüü…

– Okunsam da okuyanların yapabileceği bir şey olduğunu sanmıyorum, ürümekten öteye gitmeyecek zaten bu yazı. Gel kucağıma, sarsam azıcık seni belki acımı hissedersin. Türüm seni doğandan alı koydu, yemini sana kendi uzattı; sonra dövüştürdü, iddialaşarak üzerinden para aldı. Senden kazanacak şekilde seni kullandı, işine gelmediğindeyse yaşamana izin vermedi, ben de yazımla onlara horozlandım.

– Üüüüürüüürüüüü…

Ülkemizde birçok hayvanın soyu tükenirken, birçok hayvanı da eziyet dolu yaşamlara mahkum ediyoruz;

Bu yazımda horozlardan bahsettim; kürk üretimi için fabrikalarda küçücük kafeslere hapsedilen tilkilerden bahsetmedim. Ve tilkilerin kürk için derileri canlıyken yüzülüyor. Onlara çizilen hayatlarına rağmen son nefeslerine kadar da insanoğlunun acımasızlıkları eksik olmuyor ve maalesef hiç birinin yaşamına saygı duyulmuyor. Zaten kürke benzer üretimler var. Kürk üretimleri neden yasaklanmaz anlamam mümkün değil. İneğin yavrusu alınıyor, sütü nasıl leziz olsun. Balıkları avlamayı zaten öğrenemedik, tarım ve orman bakanlığına nasıl deniz ürünleri bırakılır. Ormanlardaki hayvanlar ormanlarla yanıyor, ülkemizde hayvanlara teneffüs hakkı yok; hayvan üretiminden anladığımız da savunulamaz.

Sokak hayvanları şimdi hükümetin derdi. Betonlaştırılan ülkemde onlar için alan bırakmayan sistem, hayvanları hedef gösteriyor ve hedef tahtalarından düşürmüyorlar. Oysa, betonlaştırılan ülkemdeki bu sisteme emek verenlerin sokak hayvanlarını da beslemeleri gerekiyor. Olmadı mı o halde tüm belediyeler hayvanların açlığından insanlara saldırmaması için hayvanları beslemeleri ya da onları kısırlaştırmaları gerekiyor. Hayvanları zehirleyen belediyelerden, onları besleyen bir sitemde olmalarını arzu etmek; olmadı (kötünün iyisi olan) hayvanları kısırlaştırmalarını istemek çok mu iyimserlik.

Barınaklardan ise korkunç haberler okumak, bu yaşımda bile kaldırabileceğim türden değil. Örneğin Kahramanmaraş’tan izlediğim bir haberde sokak köpeklerini küçük bir alana kapatmış, hayvan yemi niyetine sokak kedilerini canlı bir şekilde oraya atıyorlar. Ne kedilerin böylesi bir ölümü ne de köpeklerin böylesi bir yemi yemek zorunda bırakılmasını kabul edememiştim. Kayseri’deki on köpek tarafından parçalanarak yenilen çocuğun katili betonlaştıran sistemin zengin, siyasi ve güçlü müteahhitleri. O köpeklerin rızkına el koyan sistem o çocuğun katilidir de. (Benzeri türden haberler çok yalnız iki haberi örnek amacıyla buraya not düştüm.)

Yanıyoruz;

Bu ülkede oylar yakıldı, bu ülkede insanlar yakıldı, bu ülkede kitaplar yakıldı, bu ülkede hayvanlar yakıldı, bu ülkede ormanlar yakıldı… Oysa bu ülkede en başta ağıtlar yakılmıştı. 

Tüm yakılanlara adalet de eklendi. Mevcut sistemde ve insan yüreğinde vicdanlar, merhametler yakıldı. Empatiden yoksun ve acımasız insan evladı arttıkça; benim gibi nice gerçekleri görüp, yeter diyenlerin acısı da bizleri yakmaya devam edecek.

Hepimiz yanıyoruz, oy vereni de oy vermeyeni de… Sürüdekiler çobanı takip ettiği için yanmayı hak ettiler diyoruz, kelebeğin haksız yanışını sorgulamıyoruz. Hakkımızı aramakta iyi değiliz.

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun