Football

FOOTBALL, 1 Kasım 2015

Bir kimsenin iç dünyası kimine iyi, kimine İblis’se ve beyni tek tabanca yontuksa, karşı tarafa saygı duymayan tiptense üstelik, cibiliyeti ne olursa olsun değersizdir o kişi gözümde.

İki genç hanım, kullanmakta olduğum ticari takside yolcum oluyorlar kendileri. Bakımlı mı bakımlı, tatlı mı tatlı, güzel mi güzel, şirin mi şirinler. Arka koltuğa kuruldular. Yola çıktık.
Hanımlardan biri, “Maç kaç kaç?” diye sordu.
“Bilemem. Maçtan haberim yok benim.”
“Takip etmiyor musunuz?”
“Futbol sevmediğimden ilgilenmiyorum hanımefendi.”
“Kadın olsan anlarım da bir erkeğin futbol sevmediğini ilk duyuyorum açıkçası,” deyince ben de,
“Futbolun cinsiyeti olmaz. Kadın da sevebilir erkek de. Siz kadınlardan oluşan futbol takımı ‘Şalvarlılar’ı duymadınız mı?”
Beni dinlemiyordu. Öteki şaşkınlık içinde öne atılarak dedi ki;
“Ama beyefendi bu millî takım?” Şeklinde hem bilgi, hem soru içeren bir cümle yöneltti.
“Olsun! Sevmedikten sonra milliyetine bakmam ben.”
Bir önceki,
“Bir dakka, bir dakka! Biz Yunanlılarla maç yapıyoruz ama.”
“Olabilir! Yunanlılarla maç bu! Savaş değil ya!…”

***

FOOTBALL, 2 Temmuz 1984

Kırda top oynanırdı. Kale direkleri taştandı sahalarımızın. Fileler, çizgiler yoktu. Seyirci bölümü mü? Tövbe tövbe! Koltuk, sandalye, yer, bölüm vesaire yoktu, yok işte. Herkes ayakta izlerdi. Soyunma salonu mu? Haşşa! Boş alan ve her şey açıktaydı. Futbol ayakkabısı mı, ne arardı bizde? Ayakkabılar kara lastikti. Formamız yoktu. Zaten çoğu bel üstü soyunur, yarı çıplak oynardı. Aynı elbiseyle gelir, oynar, aynı elbiseyle giderdik. Hatta, üzerimizdekiler aynı zamanda gece elbiselerimizdi bizim, aynı elbiselerle uyurduk.

Doğal bir sahamız vardı; çimsiz, halısız. Top oynamaktan, koşmaktan zemin betonlaşmıştı. Sahadan büyük taşlar uzaklaştırılmıştı, ama misket büyüklüğündekiler yer yer duruyorlardı, düştün mü canın fena yanardı. Kışa doğru, yağış gördüğü günlerde kayganlaşırdı, düşüp de bir tarafını kıranlar olurdu bazen. Bir bakmışsın kolu sarılı biri aramızda dolaşıyor mahzun mahzun.

Küçükler toplanır, top oynardık fırsat bulduğumuzda. Büyükler de oynardı aynı yerde, ama onlar orada olduğu zaman biz oynayamazdık.

Ömür billah topun arkasında koşmayı sevmezdim. Oynamayınca bir başıma kalırdım ama, bir başıma kalmayayım, sıkılmayayım diye arkadaşlarıma katılırdım. Kaleci olmamı isterlerdi çoğundan küçük ve iyi performans sergileyemediğimden. Cazgırlık yapar, olmazdım. Futbolu sevmezdim. Hele kalecilik hiç sevmediğim işti.

Gol atmayı kafaya koymuştum bir kere. Mutlaka atmalıydım! Atacaktım. Bunun için mücadele veriyordum.

Bir seferinde topu zapt etmiş, büyük bir özveriyle, çalımlarla ve büyük bir hışımla kaleye kadar gitmiş, gol atmayı başarmıştım.

Ben “goool, gol” diye sevinirken, rakip taraf da “gol gol” diye tezahürat yapıyordu eşzamanlı, ama bizimkiler fena kızmıştı bana, meğersem kendi kaleme golu atmışmışım da haberim yokmuş.

Saha bizdeyken her gelen büyük küçükle yer değiştirirdi. Sayıları artınca bir bakmışsın ki küçükler saf dışı bırakılmış, yerine büyükler geçivermiştir. İtiraz para etmiyordu. Kimi zaman iknayla, kimi zaman alayla ve kimi zaman da diş göstererek sahayı ele geçirirlerdi.

Ramazan adındaki Akranım, iyi top oynadığından büyükler onu da aralarında oynatırdı. İyi koşardı. İyi çalım atardı. Her karşılaşmada mutlaka gol atardı. Hele yaşıtlarıyla oynarken attığı goller bol olurdu.

İyi bir futbolcu olurdu sahipsiz olmasaydı. Kamyoncu oldu. Elazığ yolunda gece direksiyon başında uyuklarken kaza yaptı. Seyir halindeki meslektaşının kamyonuna arkadan çarptı. Henüz hayatın baharındaydı. Biri bebek olmak üzere iki minik yavrusu vardı. Öldü!

Yetenekliydi ama arkasızdı. Nice yeteneğiyle beraber ölen insanlarımız oldu, oluyor. Ramazan Saçan, Arda Turan gibi belki külhanbeyi olmazdı ama, onun gibi adını dünyaya duyuran bir futbolcu olabilirdi.

Ruhu şad olsun!

***

FOOTBALL,  3 / 9 Kasım 1988

GALATASARAY-NEUCHATEL XAMAX

Arkadaşlar vakit buldukça boş zamanlarında kıraathaneye giderlerdi. Bir araya gelir, grup kurar ve okey oynarlardı. Bazen de TV’de naklen veya banttan maçlar oynatılır, izlerlerdi. Onlara çok nadiren takılırdım. Çünkü maç sevmezdim. Kahvehaneye gitmeyi de boş işlerden sayardım.

O zamanlar din işleri sarmıştı beni. Başka alemlere kanat açmış, başka dalgalardaydım. Pek dinî şeyler bildiğim söylenemezdi. Sadece geleneksel ve kulaktan dolma dinî bilgilerdi bildiklerim. Örneğin Ramazan ayında, oruç tutmaya niyet ettiğim günlerden bir gün, sakız çiğnediğimi bilirim on iki-on üç yaşlarında. Büyüklerime danışmıştım sakız oruç bozar mı diye. Büyüklerimizin de ibadetleri sağlıklı sayılmazdı. Oralara girmeyeyim en iyisi.

Yeniliklere ve bilgiye her zaman ilgi duyardım. Hele İslam’a ayrı bir alaka ve heves beslerdim o zamanlar.

Ayriyeten memlekette çevre edindiğim, etkisi altında kaldığım insanlar olmuştu. Onlara ara sıra takılmış, henüz eyleme dökülmemiş kaba taslak İslami bilgiler edinmiştim.

Sadece dini konularda derine inmiş bir arkadaşımla Batman İstanbul arası mektuplaşarak bağımı sürdürüyordum. Bu da İslam’a motive olmamda yetersiz kalırdı.

Zaten aşırı çalıştırılarak ve yaban ellerde tüm ihtiyaçlarımı kendim karşılayarak, üstüne üstlük ibadetle meşgul olmak beni aşıyordu fazlasıyla. Toplumsal gerçekçilikle uyumsuz geldi bana sonradan.

“Allah gücünden fazlasını yüklemez” mantığıyla ibadeti, ilimle de donatılmış olmadığımız için, yarım yamalak yürütürdüm. Kötü ortamlardan uzak durmak için kendimi dizginlerdim. Kıraathaneye gitmek ile oyun oynamak kötü amellerden sayılırdı. Mümkün olduğunca dünya zevklerinden uzak durmaya çalışırdım.

Gurbetçiydim. Yalnızlığı iliklerime kadar yaşardım. Hasretle dolardım kimi günler ağlardım.

O dönemki mantıkla mümkün mertebe “pislikten kaçmaya” bakardım. Yalnız yaşamaya çalışırdım, ama bunu hep başardığım söylenemezdi. Yalnızdım. Yalnız kalmayı sevmezdim. İnancım uğruna “cahil insanlar” dan uzak durmak için kendimi şartlandırmam gerektiğine inanırdım.

Amiyane tabiriyle mücadelede şeytana yenildiğimde, bazen kafama estiği vakit mecazi anlamda keyif ehline takılırdım.

Yine kafama estiği, ehli keyfe takıldığım bir gündü. Günlerden Çarşamba idi.

Kurulmuş masanın etrafında (bedavacıları saymazsak) dört kişi toplanmış, ahireti unutmuş vaziyette okey oyununa dalmışız. Ben, Ramazan, Burhan ve Kemal.

Vakit akşama doğruydu.

Önce eşli oynadık. İhtilaf doğunca, eşli bozulmuş, herkes kendine oynamayı kararlaştırmıştık.

Kemal bir elinde, okeyi dışarı yapmış, açık arayla oyunu önden götürerek, çayları ödemekten çoktan yırtmıştı.

Benim de ikinciliği birine kaptırmaya niyetim yoktu. Çayların ödemesi kime kalacağı hususunda Ramazan ile Burhan arasında gelip gidiyordu.

Ben simit fırınında simit bağlama işinde çalışırdım. Sabah sıfır dörtte iş başı yapar, gündüz iki buçuk, üçte paydos ederdim. Arkadaşlar sıfır altıda iş başı yapar, on altı otuz/on yedide paydos ederlerdi. Saatlerimiz ve çalışma yerlerimiz uyuşmuyordu. Gerek fikir ayrılığından, gerekse zaman açısından akşam yemeği için toplaştığımız haricinde ayrı düşerdik. O gün hava kararmadan kıraathaneye gittik. Öyle dalmışım ki dünya yıkılsa umurumda olmazdı. Arkadaşların erken gitmelerinin nedeni futbol izlemek için yer kapmaktı.

1988-1989 sezonu, şampiyon kulüpler kupası, ikinci tur ikinci maçı on üç otuzda Ali Sami Yen stadyumunda oynanmıştı, Televizyon kanalı banttan verecekti, yirmiikikırkbeşte kahveci son uyarıyı yaptı.

Maç başlamak üzereydi. Önemli bir maçtı. Galatasaray İsviçre’de karşılaştığı Neuchâtel Xamax’a, deplasmanda üç sıfır yenilmişti. İstanbul’da rövanş maçında beş sıfır galibiyet almıştı. Yani sonuç belliydi aslında, ancak maçkolikler izlemeden duramazlardı.

Zaten çayların Burhan’a kaldığı aşikardı. Hasis bir yapısı vardı arkadaşın. Çaycının uyarısını bahane ederek oyunu bozdu.

“Tamam tamam çaylar benden, ben ödeyeceğim,” dedi sırıtarak.

Güya mertliğini sergiliyordu, oysa hep başkası çayını ödesin isterdi. İş yokuşa sürülünce, münakaşa tartışma yapar, sadece kendi çayını öder çıkardı.

En çok ben, aslında bir tek ben üzüldüm sevmediğim bir spor uğruna, bu hoşlandığım oyunun hazin sonuna.
Oyunlar bozuldu, masalar toplandı. Sandalyeler dizildi. Televizyonun karşısında yerlerimizi aldık. Maçla aram yoktu. Kalkmak istedim. Arkadaşlar izin vermedi. Maç başladı.

Sandalyeler doluydu. Sandalyelerin bittiği yerde, insanlar dizilmiş vaziyette, ayakta maç seyrediyorlardı.

Tekrar kalkmaya yeltendim. İki yanımdaki arkadaşlar kolumdan tutup, engellediler.

Televizyonda, kıraathanede gürültüler, bağrışmalar almış başını gidiyordu. Aman Allah’ım, durum resmen işkenceydi benim için.

Bakıyorum, bakıyorum beni sarmıyor bir türlü. Amerikalıların deyimiyle, “onbir aptal topun arkasında koşuyor” du.

Duramadım. Dayanılır gibi gelmedi bana. Ani bir hareketle kalkıp fırladım dışarı. Boşalttığım yere ayaktakiler hücum etti.

Dışarı çıktığımda rahatlık hissettim.

Maç geç saatte bitti. Üstelik naklendi. Galatasaray rövanşta beş sıfır galip olmuştu. Kadıköy Moda’daydım. Aman Allah’ım! Maçın etkisinde kalan holigan bazı Galatasaray taraftarları, kapalı bazı mağazaların ve park halindeki otomobillerin camını, çerçevesini indirdi; çünkü üzerlerinde Beşiktaş ya da Fenerbahçe sembollerini simgeleyen argümanlar bulundurdukları için.

Oldum olası şiddeti sevmedim, sevmem, sevemem, karşıyım da. Bu maç sonrası futbolu sevmememdeki haklılığımı bir kez daha kanıtlamış oldu.

 

Vahap Taş

Futbol Tutkusunun Ülkemize Bedeli

Kırmızı Beyaz

Bir Tek Maçımız Var…

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun