Çöp – Kentin Efsanesi / Gönül Çatalcalı

Zor iştir iyi yazar olmak, her yazdığınızda bir önce yazdığınızı aşmalı en azından asla gerisine düşmemelisiniz. Gönül Çatalcalı’yı ilk romanından bu yana izliyorum. Bütün romanlarını dikkatle okudum. Öykü kitaplarını bir yana bırakıyorum, elbette onların yeri başka ama bugünkü yazımın konusu yazarın romanları. Hiçbir romanı için bu diğerinden geridedir demem, diyemem ama kesinlikle her romanında kendisini aştığını da teslim etmek durumundayım. “İsimsiz”, “Eşiktekiler”, “Hamdüsena Sokağı Kadınları” ve son olarak “Çöp – Kentin Efsanesi”… Uzun zamandır üzerinde çalıştığını, kendini ne denli tedirgin hissettiğini biliyorum. Nedenini de anlıyorum, az önce yazdıklarımı o da biliyor. İleriye, hep daha ileriye, daha iyiye gitmek için çabalamak ve çok çalışmak zorunda.

Sonuç mu? Kesinlikle başarmış. Romanı az önce bitirdim, yüreğimle, gönlümle, aklımla, fikrimle teslim ediyorum, yine bir basamak yukarıya çıkmayı başarmış.

Gelelim “Çöp” romanına… Kapak ve isim ne denli şaşırtıcı gelse de bir o kadar merak uyandırıyor. İyi bir romanın olmazsa olmaz ögesi merak daha kapaktan okuru çarpıyor. İlk otuz kırk sayfada farklı ortamlarla farklı kahramanlarla karşılaşınca aklıma 2006 yılında Oskar adayı olan “Babil” filmi geldi. Bu filmde dünyanın farklı ülkelerinde başlayan olaylar sonda birleşiyordu. Herhalde bu romanda da böyle olacak diyerek okumaya devam ettim.

Birbirine taban tabana zıt iki hatta kendi içinde daha fazla kesimin yaşamına tanık olarak ve kahramanları tanıyarak sürüp giden romanda giderek ortak noktalar bir bir ve ustaca ortaya çıkıyor. Sayfaları çevirdikçe de herkes birbirine yaklaşmaya, tanışmaya bazen de içi içe geçmeye başlıyor. Bu da okuyucu açısından kitabı elinden bırakması zor hale getiriyor.

Her şeyden önce romanın girişinde “Bu yapıtı kirli dünyalarda temiz kalabilenlere adıyorum” denmesi romanda bireyin öncelenmiş olmasının habercisi. İlginç ve güzel olanı zıt kesimlerin yaşamlarının ve kahramanlarının çok iyi analiz edilmiş olması. Bir yazar için övünülmesi gereken bir konu. Okur zengini okurken zengin, yoksulu okurken yoksul gibi düşünebiliyor. Yetmiyor bir de neredeyse Türkleşmek üzere olan bir İngiliz kahramanımız oluyor ve diğer kahramanların arasında öylesine naif bir şekilde yerleşiyor ki hiç yadırganmadığı gibi olmasa eksik kalırdı dedirtiyor.

Romanda başkarakter aramaya çalışmak da zor. Neredeyse her bölümün kahramanı romana yön veriyormuş gibi algılanabiliyor. Başka bir bölüme geçiyorsunuz o bölümün kahramanı için de aynı şeyi duyumsamak mümkün. Roman bittiğinde dahi bütün kahramanların bir arada olması bu düşünceyi doğrular nitelikte. Sanki yazar kimseyi en öne atmak istememiş, her birine ayrı ayrı roller biçmiş gibi.

Betimlemeler, karakter çözümlemeleri çoğu zaman müthiş denecek denli güzel. Çöp toplayıcıları için bir kahramana söylettiği “Ait olamadıkları kadar içinde oldukları kent” sözü sayfalarca anlatıma bedel. Kahramanların duygularını aktardıkları bölümler çoğu zaman dönüp yeniden okuma isteği uyandırıyor. O an o kahramanın yerinde olmak, o mutluluğa ortak olmak, bir an sayfaların içine girip büyülü bir ortama girivermek… Ne güzel olurdu.

Zengin ailenin varlıklı oğlunun aslında ne çok bilinmeyenin içinde kaldığını görmesi, babasını ve annesin tanıdığından ya da hayal ettiğinden ne denli başka olduğunu görmesi ve sonucunda yıllardır yaşam felsefesi olarak kabul ettiği gerçekleri sorgulamaya başlaması romanın birçok kırılma noktasından biri. Bu noktada Darüşşafaka kurumunun tanıtılması ayrıca değer katıyor.

Gönül Çatalcalı romanları benim çok sevdiğim geleneksel anlatım türünde. Yani, serim, düğüm, çözüm bölümleri olan, neden sonuç ilişkilerinin yanıtları olan klasik roman türü. Elbette başka türleri de sevenler olabilir ama benim sevdiğim tür bu olduğu için daha büyük bir keyifle okuyorum.

Her şeye karşın romanın sonu oldukça ucu açık bırakılmış. Bence her sorunun yanıtının verilmemiş olması daha iyi. Okur roman bittikten sonra kendisi de yazara ortak olup kendi istediği sonu kafasının içinde yazabilir. Herkesin son sahnesi de farklı olabilir böylece. Kim bilir belki de yazar net bir sonuçla bağlasaydı birçok okur farklı görüş belirtebilirdi. Son sahneye gelene değin kimsenin akışa söyleyeceği bir şey olmaz da “Böyle de biter mi canım?” denmesi olasılığına karşı en iyi çözüm bence bu. Ayrıca romanın başında kendini hissettiren merak ögesini sonuna da taşımış olmak bir başarı.

Gönül Çatalcalı arkadaşımı yürekten kutluyor, bir sonraki çalışmasında daha çok çalışacağını bilerek kolaylıklar diliyorum.

2 thoughts on “Çöp – Kentin Efsanesi / Gönül Çatalcalı

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun