“Balatlı Despina Thiya ve Yetimleri” – “Tamama – Pontus’un Yitik Kızı”

İki kısacık ama çok değerli roman…

Bazı kitaplar vardır, tarihin en değerli tanıklarıdır. Elbette bu tanıklıkların gerçekçi olması, yanıltıcı olacak denli yanlı olmaması çok önemlidir. Aslında okurken gerçekçi ya da yanlı olup olmadığı yazarın biçeminden, olayların akışından anlaşılabilir. Son zamanlarda bu tür birkaç roman okudum. Bunların ikisinden söz etmek istiyorum.

İlki “Balatlı Despina Thiya ve Yetimleri” eski İstanbullu, tam bir Osmanlı kadınının gerçek yaşam öyküsü… Gelini Sofiya (Zekiye Kalancı) tarafından kaleme alınmış. Kendi deyişiyle yazmaya Türkçesi yetmemiş, yakınlarından yardım alarak yazmış. Okuduğunda gülümseten yazım hataları var ama öylesine içten bir anlatıma sahip ki baştan sona büyük bir keyifle okudum. İnsanların tamamı öylesine sahici ki sanki yanı başımda, kapı komşum gibiler.

Belki biraz da eski İstanbullu olmanın etkisiyle sokaklarda yaşıyormuşçasına okudum. Osmanlı’nın son yıllarının İstanbul’u ile Cumhuriyet’in İstanbul’una geçiş yıllarını hep merak ederim. Sanki bir sihirli değnek dokunmuş da her şey birden bire değişmiş gibi düşünürüm. Oysa hiç de öyle değildir. Roman zaten tam da böyle anlatıyor. Aslında cumhuriyet öncesi pek anlatılmıyor, sadece kahramanımız Thiya 1911 doğumludur ve görenekleriyle, gelenekleriyle bir Osmanlı’dır.

Cumhuriyet’e geçiş çabucak oluverir, aslında kim bilir yazılacak, okunacak daha neler vardır. Yıllar da çok çabuk geçer. Dillere destan 6-7 Eylül olayları da romanda birkaç satırla geçiştirilir. Belki sadece bu ailenin başına bir şey gelmediğinden belki de yazar böylesi önemli bir konuda yazmayı istemediğinden, ben anlayamadım.

Birbirlerine hem çok bağlı hem de zaman zaman üflesen dağılacakmış gibi duran aileyi bir arada tutmayı başaran Despina Teyze (Despina Thiya) yaşamını sığdırdığı küçücük evinde üç de yetim büyütür. Ailenin yaşamını izlerken kent ve ülke yaşamından kesitleri izleriz. Ailenin erkeklerinin birer birer askere gitmeleri ve hep aynı yerde askerlik yapmaları o zamanın kuralları hakkında bizi bilgilendirir.

Romanın sonundaki fotoğraflar romanlarda her zaman rastlanmayacak eklerdir ancak böyle bir romanda zenginlik kattığı da bir gerçek…

Her ne kadar kendini yazar olarak kabul etmese de Zekiye Kalancı’ya (gelin Sofia) edebiyatımızın yanında yakın tarihimize kattıkları için teşekkürler…

Diğer roman “Tamama – Pontus’un Yitik Kızı” Sevgili dost Sedat Kaya’nın kulağını çınlatarak söze başlamak gerek. Onun önerisiyle tanışmış, birkaç yıl önce okumuştum. İlk romanla benzeştiği için söz etmek istiyorum. 1992’de Abdi İpekçi Ödülü’nü almış. Yeşim Ustaoğlu’nun Bulutları Beklerken filmi bu kitaptan yola çıkılarak çekilmiş.

1900’lü yılların başında Espiye’de yaşayan Rumların yaşamından kesitler sunuyor. Sürgüne gönderilirler, “Hemen yakına, kısa zamanda döneceksiniz…” diye… Ne yakına giderler ne de dönerler. Bitmez tükenmez bir yolculuk başlar yedi yaşındaki Tamama için.

***

Ancak yollar bitmek bilmez, yağmur olur, sel olur. Elli kilometrelik yol iki yüz kilometre olur. Yollarda ölenler olur. Bir de bilmezler ki artık arkalarında dönebilecekleri evleri yoktur. Çoktan kapıları kırılıp yağmalanmışlardır bile. Ama onlar hâlâ yakın zamanda dönebilecekleri evlerinin hayaliyle yürürler, yürürler…

Köylerinde yaşanan olayları aklıselim Türkleri de isyan ettirir, onlar da kurşunlanırlar. Ne çare ki olması gerekenler olmuş, gitmesi gerekenler gitmiştir. Gidenler daha uzağa gittikçe umutları da yiter, Tamama da yalnız kalır, iyi kalpli bir subay sahiplenir onu, evladı yerine koyar. Yıllar içinde Tamama ailenin çocuklarının, torunlarının iyi kalpli “cici anne”si olur. Aslında böyle bitse her şeye karşın hoş bile denebilirdi ama ölümüyle birlikte gerçekler tekrar yürekleri yakmaya devam eder.

Tamama’yı da bir başka Giresunlu Rum, Yorgo Andreadis “Pontus’un Yitik Kızı Tamama” adıyla romanlaştırır. Önce 1993’de Abdi İpekçi Edebiyat Ödülünü alır, ardından yazarın yurda girişi yasaklanır. İstenmeyen adam ilan edilir, atalarının yaşadığı topraklara geri dönemez. Oysa bir Karadeniz hayranıdır… Öldüğünde Trabzon’a gömülmek ister ama kendisine yanıt bile verilmez.

Sözün özü: Bu iki roman yazılarak tarihsel ve edebiyatın işlevi olarak bence muhteşem bir görev yerine getirmişlerdir. Son derece içten ifadelerle okuyucusuna sunulmuşlardır ve sadece yüzer sayfadır… İstense en az üç yüzer sayfalık çok rahat okunacak romanlar olabilir, iyi tanıtımları yapılsa satış listelerinde tepelere çıkabilirlerdi. Muhteşem eserler olmayabilirler ama kesin olan bir şey var ki iki roman da dönemlerinin en canlı tanıkları olma görevlerini yerine getiriyorlar..

Bu kitapları yazarken aklıma yine başka romanlar düştü. Çok kitaptan söz edip de kafa karıştırmak istemiyorum ama ikisinden daha çok kısa söz etmek isterim. İlki bugünlerde okuduğum Hristo Brızistov’un “Bir Çocuğun İstanbul Hatıraları 1901-1913” romanı ve yıllardır bende unutulmaz izler bırakan Maria Yordanidu’nun, “Loksandra – İstanbul Düşü” romanı…

Elbette buna benzer daha çok kitap var ancak hepsinin bir yazıya sığması mümkün değil. Şimdilik bu kadar diyelim. Edebiyat deryasında alınacak o denli çok yol var ki, ömür biter bu yol azalmaz bile…

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun