“Trafik toplumun karakterini yansıtır.”

Harika ama benim için güzellik anlam ifade etmeyen bir pazar günüdür bugün. Gökyüzünün koyu maviliğine renk katan beyaz gelinlikli bulutlar kümelenmiş, dans eden bir edayla ilerliyorlar zamanın içinde. Güvercinler çatılarda keyif çatıyor. Hayat onlar için güllük gülistanlık olmalı, diğer kuşlar için de öyle. Yeter ki yem ve suları olsun ve birileri kıskanıp vurmaya yeltenmesin!
Bu güzellikteki dünya benim için tersine döndü gibi geliyor bana, dün yaşadığım hadiseden dolayı. Üzerinden tamı tamına yirmi saat geçmiş olmasına rağmen hâlâ kendime gelmiş değilim. Olayın şokundan dolayı, o dakikadan beri, bir lokma ekmek dahi yemiş, bir damla su bile içmiş değilim. Midemi bulandıran bu hadisenin etkisini, yarattığı stresi daha ne kadar taşıyacağımı ve ne zaman atacağımı bilemiyorum.
Haydi başlayalım da siz de ibretlik olayı öğrenmiş olun.

“Dışarı çıkalım mı canım?”

“Keyfim de dışarı çıkasım da yok.”

Kızım geldi annesinden sonra, başını omzuma yasladı, yanağımdan öptü.
“Nasıl gidiyor?

Alnından öptüm ve “Beni yalnız bırakır mısın bebişkom? Çıktığında da arkandan kapıyı kapatır mısın lütfen?”

Bana ‘nasılsın’ diye sorsanız, diyeceğim o ki şu anda taşıdığım hezeyan dolu duyguların berbatlığı içindeyim. Bana ‘neredesin’ diye sorsanız, diyeceğim o ki, en acımasız dünya eziyethanesinde, acının envaiçeşitlerine tabi tutulmuş mekanın orta yerindeyim. Cehennemin, cehennemin taa yedi kat dibinin en derinliklerindeyim.

Alın elinize kalemi lütfen ve yüzlerine bir bakın beşerin, cebi bolların, gamsızların ve yalandan nutuk atanların haricinde, mutlu insan portresi çizebilir misiniz? Kısa süren mutluluklar dışında herkes mutsuz değil midir Allah aşkına?

Halkın yüzde ellisi ötekileştirildi. Karpuz gibi ikiye bölündük. Sen ben diye ayırdılar bizleri. Mutsuzlar ve geleceğe yönelik umutsuzlar kervanı yeşertildi. Pesimist duygular taşıyor, çatacak yer arıyor artık insanlar. Diğer yüzde ellisi ötekilere karşı aşırı tepkili, kin ve nefret denizinde yüzüyor. İlerliyorlar mutsuzluklar içerisinde. Stres yüklü, onlar da çatacak yer arıyor farkında olmadan. Kopmuş, kendinden geçmiş resmen insanlar. İnsan, yoldaş, kardaş, gönüldaş gibi hallerin ötesine gidince, duygusuz, huzursuz, mutsuz olduğunu fark ediyor o zaman. Kopmuş mahluk, duygularını dizginleyemez olmuş. Çatan çatana vaziyetler yaşanıyor artık her gün, her vakit, her yerde.

Her nerede olursanız olun, bilin ki, yaşam gezegeninin tam merkezindesiniz. Her şey orada çerçeveleniyor. Mutluluk da orada, mutsuzluk da. Ve o merkezde yönetiliyor, yönetiyor olduğunu sandığınız hayatınız. Yani siz de benim gibi kendiniz değilsiniz artık.

Yaşam bana göre değil, ama beni hep ona bağlayan nedenler gelişti. Bazı şeyleri içimizde yaşıyoruz istemesek de dışa vurmamaya çalışarak. Bazı şeyleri görmek istemesek de yanı başımızda bitiverirler maalesef.

Her gün cinayet haberlerini duyuyor, karısını kesen, çocuğunu doğrayanların haberini alıyoruz, yan bakanı kurşunlayanları, omuz çarptı diye vuranları ve ailesini toplu öldürenleri.

Torbacı Özbek, torbacı Kazak’ı boğazından kesiyor. Asker şenliklerinde aynı gruptan birbirlerini öldüresiye dövüyorlar.

İpini koparan gelmiş bu şehre, çeşitli tip, boy ve çapta, iyisi kötüsü, insan pazarlayanı, kendini pazarlayanı, iti kopuğu, yoksulu işsizi, iç hatlardan ve dış hatlardan, otobüslerle, trenlerle, uçaklarla, otomobillerle ve yaya olarak, kaçak göçek, yerli yabancı, gelen gelene, dolmuş doluşturmuş, taşırmışlar İstanbul şehrini.

Kendi memleketlerinde huzur bulsalardı gelirler miydi? Gelmezlerdi elbet! Gelse gelse gezmeye, görmeye gelirlerdi. Gelenler de olurdu herhalde, ancak ruhu değiştirecek kadar olmazdı sanırım.
Siyasi politikanın kurbanıdır ve/veya ekmek kavgası içindir çoğu ve de kan davası olanlar vardır gelenlerin içinde, ama işin özüne bakıldığında sistemlerin kokuşmuşluğunun ürünüdür bütün bunlar.

Çare vardır, ancak çare üretilmek istenmemektedir. Kaos olsun, insanlar dalsın ki, saman altında bütün sular yürüsün/yürütülsün diyedir ülküleri. Bundandır kokuşmuşluklar, hengameler, kalabalıklar.

Belki de en büyük olma takıntısının parçalarından biridir bu. Yani İstanbul güzelliğiyle değil, taşı toprağıyla değil, insanıyla, nüfusa dayalı olarak büyük görünsün diyedir. En büyük köprü, en büyük havalimanı, en büyük viyadük, en büyük kanal, en büyük camii, en büyük… En büyüklerin sahibi olsunlar diyedir bütün niyetleri.

Huzursuzluk yayıldı her bölgeye, her memlekete, her haneye ve herkese.

Esas İstanbullu artık doğduğu, büyüdüğü topraklarını terk ediyor, gücü yetenler kaçıyor, belki amaç budur, bilemiyorum, gayri ihtiyari mi, zannetmiyorum, bilinçli demografik yapı değiştiriliyor belki de.

Aklı başında, uslu, huzur ve sükunetten yana olanlar gidiyor, terk ediyor bu şehri; yerine bambaşka kültürlüler, bambaşka kafalılar gelip yerleşiyor.

Almanya’yı, İngiltere yada Fransa’yı örnek alarak her şeyi adam akıllı rayına koyabiliriz, ama Almanya’yı ve demokraside, insan hakları ve adalette ilerlemiş ülkeleri değil, Uganda’yı, Cibuti’yi örnek alıyoruz galiba. Biz Avrupa’nın bize uyan yasalarını alıyor, insan haklarından dem vuran yasalarını ise es geçiyoruz.

Şehrin ve dolayısıyla ülkenin geleceğine yönelik bir plan ve projelerinin olmadığını oldu bittilerden anlıyoruz. Bizi buralara doldurarak huzurumuzu bozdular, yerlilerin de huzuru kalmadı bizim yüzümüzden.

Yol var mı, yok mu düşünmeden kör noktaya dalanlar, angus gibi yollarda drift çekenler, sırtlanlar gibi sağa sola koşarcasına makas atanlar, çakallar sürüsü gibi tehlikeli sürüşle yarış yapanlar, kentin kalabalığına düşmüş buffalo gibi saldırgan davrananlar, deli dana gibi trafiği birbirine katanlarla dolup taşmışız. Sürüsüyle insan bozuntusuyla dolu bir şehir haline gelmiş İstanbul şehri ya da ülkesi. Kaldırımda günahsızları ezenler.

 

Hoşlanmıyorum artık sizden, tiksiniyor ve iğreniyorum

Yıllardır aramızın bozuk olduğu şu kaderi bana reva görenden de uzağım, çocukların öldürülmesine, kısacası zulmün olabildiğince artmasına sessiz kalmasına da anlam veremiyorum artık.

Haftalık bir günlük iznimde can atıyorum dışarı çıkmaya, ama bugün hiç çıkmak ve insanların yüzlerini görmek istemiyorum. Dışarısı mahlukatla doludur çünkü.

İnsan olamayan insanlarla dolup taştı bu şehir. Çok tehlikeliler, çook! Öyle tehlikeliler ki ne yaklaşabilir, ne bakabilir ne de yanaşabilirsiniz. Fazlasıyla tehlikeli.

Sebepsiz tepkiler, eften püften kavgalar, gereksiz selektörler, boş yere kornalar, gözünün üstünde kaş vardır bahaneleri… Çok tehlikeliler, çok.

Anlayışsız insanlarla doludur bu şehir, acımasız ve gaddarlar, çok tehlikeliler. Duygularımın tavan yapmasının müsebbibi oldular. Kâbus gibiler. Hayat felsefemi tarumar etti gulyabaniler. Sağlıklı olunamıyor artık. Anın ve şirin muhabbetin içine ediyorlar. Güzel ve olumlu düşünmene izin verilmiyor, müsaade edilmiyor. Yok artık dedirtiyor gelişmeler.

Ne zaman keyfim güzel, neşem yerinde ve moralim iyi olsa, işte o zaman buna aksi sedalar yükseliyor. Sebepsiz canavarlar türüyor ve gelip beni buluyorlar. Sanki gizli bir güç, derin, karşıt bir seda ve kuvvetli bir dış mihrak devreye girmiş de moralimi bozup duruyor o esna. Öyle garip ve anlaşılmaz bir hâl ki, sağ ve sol omuzlarımdaki meleklerin misyonu değişmiş gibi gücümün yetmediği bir imtihandan geçmem için rol oynayıp duruyorlar adeta.

Moralimi bozan, canımı sıkan, stres küpü yapan, beni ben olmaktan çıkaran, olumsuz tepkiler verdiren, bana bunları yazdıran hadiseyi anlatayım ki daha iyi anlaşılayım:

Kırk sekiz yıllık yaşamımda ‘başıma gelmedik hâl kalmadı’ diyordum ama dün başıma geleni görünce, dolayısıyla bu da mı vardı dedirtecek aşağıda anlatacağım nahoş hadiseyi yaşayınca, ‘başıma gelmedik hâl kalmışmış meğer’ dedim kendime.

Bakalım daha neler göreceğiz! Neler yaşayacağız kara bulutlu bu şehirde. Bu şehirde yaşıyorsak, daha çok şey göreceğiz demek oluyor. Yani bedelini ödeyeceğiz İstanbul’da yaşamanın, diyetini ödeyeceğiz ekmek kazanmanın, taksicilik yapmanın.

Keyifli bir gündü sürüp giden ta anlatacağım mevzuyla karşılana dek!

Karısı mı, sevgilisi mi yoksa dostu mu bilmediğim bodur bir kadını arka koltuğa oturtup gitti güdük adam. Sürdüm.

Belli bir mesafe sonra kadından ses çıkmayınca sordum:

“Ne tarafa gideceğiz hanımefendi?” diye.

“Sen git, ben tarif ederim” dedi.

En hoşlanmadığım müşteri tiplerindendir tarifle kendisini götürtenler. Sağdan soldan demeleriyle gidiyoruz kanının. Yanlış sokturuyor sokaklara. Düzeltiyorum. Haksız tepkiler veriyor. Üstüne üstlük azarlıyor çekik gözlü dengesiz.

“Burdan burdaaan” diyor sözcük uzatarak.

Bir süre sonra tekrar, “Hanımefendi yeri söyleyin ki sizi hatasız götüreyim gideceğiniz yere” dedim.

Kızarak ve kabaca, “Tarif edeceeem dedim ya!” dedi.

“Benle neden kızarak ve bağırarak konuşuyorsun?”

“Üfff yürü be, senle mi uğraşacağım.”

“Yeri söyler misiniz lütfen? Ben de sizinle uğraşmayayım!”

“Sen yürü yaaa!” deyip kendini bana doğru çekti.

Azarlayarak ve bağırarak konuşmasını sürdürdü.

“Bakınız! Karşınızda çocuk yok. Dengeli olun lütfen. Beni azarlamaya hakkınız yok sizin.”

“Siz hep böylesiniz. Nefret ediyorum ben taksicilerden.”

“Nefret ediyorsan binme o zaman taksilere.”

“İğrençsiniz.”

“İğrenç senin adındır.”

“Benle muhatap olma,” deyip eşini aradı.

“Aşkım, bindirdiğin taksinin plakasını aldın mı? Durmadan rahatsız ediyor.”

“Allah Allah, çattık ha.”

“Sus, sus. Muhatabım değilsin sen.”

Adama hiç alakasız şeyler anlatıp durdu.

Araya girerek, “Hanımefendi eşinizi verir misiniz? Onunla bi de ben konuşayım” dediysem de dinlemedi. Kapattı. Maksadım kadının tersliğini anlatmaktı. Aksine bir sorunun olmadığını söyleyecektim. Ardından tekrar arayıp, bu sefer de,

“İleri geri konuşuyor, bak bak, beni taciz ediyor” dedi.

Örtülü bir kadındı. Otuz beş otuz altı yaşlarında. Eşarbı önden, şapka siperliğini andırır şekilde duruyordu. Eşarp altı, geniş alnının üstünde beyaz bir kuşak bağlamıştı. Yüzü makyaj tarlasıydı. Teni sanki beyaz olmak için çırpınıp ama kurtulamadığı siyaha çalan bir esmerlik içindeydi. Kalın kaşları temizlenip, düzeltilmemiş olsaydı, eminim ki ‘Recep İvedik’ karakterinin dişi olanından başkası değildi bu hanım.

“Hayda. Ne tacizi, ne biçim konuşuyorsun öyle?”

Bu arada kocasına bulunduğumuz yerin koordinatlarını verdi.

“Sağa çek.”

Dörtlüyü yakıp sağa aldım arabayı. Onunla fazla ters düşmek istemedim belki insanlığımı anlar, görür, belki ikna ederim diye. Bekledim. Kapıyı açtı. Ayaklarından birini dışarı uzattı. Döndüm.

“Benim size herhangi bir yanlışım olmadı hanımefendi. Size hakaret falan da etmedim.”

“Benim muhatabım değilsin, eşim geliyor.”

“İyi de taciz maciz neyin nesi?”

“Taciz de ettiniz, sarkıntılık da.”

“İner misin arabadan,” demem nafile.

İnip arabadan sürükleyerek atasım geldi ama, o zaman da “tecavüz ediyor, etti” diyeceğinden korktum. Çünkü buraya vardıran oraya da vardıracaktı. ‘Vınglayıp kaçayım’ dedim, o zaman düşer, ölür veya yaralanırsa daha beter olur diye yeltenmedim.

İnmedi. Gitsem daha beter, kalsam aynı. Çaresizce bekledim. Bu arada arabada mı dursam iyi, yoksa insem mi, diye sordum kendi kendime ve kalmanın daha doğru olacağına karar vererek beklemeyi sürdürdüm. Kocası belki laftan anlar diye düşündüm ama maalesef kadından daha beter çıktı. Gelince dışarı kafayı uzattım.

“Sakin ol. Önce bir dinle, konuşalım,” dediysem de para etmedi. Gelir gelmez Kürtçe şivesiyle Türkçe küfürler savurarak saldırdı tapir yüzlü herif.

Savundum kendimi ama hadise büyümesin diye ciddi anlamda karşılık vermek istemedim. Başımı yana doğru çektim. Allah’tan yumruk atmasını beceremiyordu. Koluma ve elime gelen yumrukları savuşturmak için ben de koluna ve eline bir iki yumruk indirdim.

İkinci kanaldan girdim belki sakinleşir diye. Anlamaz kazma herifin tekiydi. Tam o esnada, yanımızdan kırmızı mavi ışıkları yanan polis arabaları geçti peş peşe.

“Poliiis, bakar mısınız?” diye seslendim.

Bağırmamdan sonra koştu o da durdurmak için polisleri. Poliste ahmaklığına itibar etmedi ki durmadı. Konvoyun arkasından otomobilli yunuslar geçiyordu.

Tekrar, “bakar mısınız” dedim avazım çıkana kadar yunuslara.

Durdular. Benden önce yetişti polise. Yanımıza geldiler.

“Eşime sarkıntılık etti bu, şikayetçiyim ondan,” dedi.

Bayana gelince: Kadınlara genel itibariyle bayan demem. Hoşlanmam bu kelimeden, ama buna diyeceğim onun için, çünkü hoşlanmadım ben bu kadından. Bayan diğer yandan ağza alınmadık küfürler ediyordu durmadan. Haklılığını böyle ispatlamaya çalışıyordu galiba.

Polis susturdu ikisini de. Dinledi önce onları. Bir tecavüzle suçlamadıkları kaldı. Hâlâ tacizle, sarkıntılıkla suçluyorlardı. Ben de büyük bir sükunet içinde ama esefle dinliyordum anlattıklarını.

Sonra polis bana dönerek,

“Sen anlat,” dedi.

Onlar hala bağırış, çağırış içindeydiler.

“Eğer ağızlarını kapatırlarsa anlatacağım,” dedim ve sürdürdüm.

“Kadın bir kere arkada oturuyordu, sarkıntılık temas hali değil mi? Ben direksiyondaydım, nasıl sarkıntılık edebilirim ki! Bunlar birer yalancı ve iftiracıdırlar,” deyip her şeyi özetle, aklıselim bir şekilde anlattım.

Polis bana inandı, onlara değil. Ama beni üzen şey mağdur olmama rağmen polisin bana özür diletmesiydi. Onlar da güya polisin hatırına şikayetlerinden vaz geçtiler.

Adam plakamı çekti ve “Senle sonra görüşürüz,” dedi.

Onlar ilerleyip kayboldular. Polisler de hızlı bir şekilde Ford Connect araçlarına binerek uzaklaştılar. Gördüğüm kadarıyla polisin uğraşacak vakti yoktu çünkü konvoyun bir parçasıydı onlar da. Belki de önceki ekipten anons almışlardı olayla ilgilenmeleri için; bilemiyorum tabii. Haksız olduklarını anladı, ama cazgırlıklarını susturmak için ancak özürle sonlandıracağını anlayaraktan kısa kestiler.

K*** yaşattığı psikolojiyle, gözümün önünde üstünden bin kişi geçse, kılımı kımıldatmayacak ruh haline sahiptim o an. Kadına yönelik şiddete, tecavüze ve cinayetlere karşı olan bana bu yapılır mı hiç? Şuh, aşüfte, madrabaz, mendebur ve kara cahil karı kafamı allak bulak, duygularımı alt üst etti.

İşte böyle!

Keşke inzivaya çekilip, üç gün üç gece susma orucu tutma fırsatına sahip olabilseydim. Şu koşmaca, kovalamaca dünyada maalesef buna da hak ve fırsat verilmiyor.

Ne güzel sormuş şair “mutluluğun resmini çizebilir misin?” diye. Ben çizemedim. Ya siz?
Moralim iyi, neşem yerinde iken, mutlaka bir hadise veya bir kişi bulur beni ve moralimi bozar, neşemin içine eder bırakır şekil a’da görüldüğü gibi.

Kadın niçin böyle bir şey yapsın, diye düşündüm durdum. Acaba adamla sorunlu olduğu, beni onunla karşı karşıya getirmek için mi yaptı bütün bunları. Belki herife benim ellerimle ders verdirmek istemişti. Öyleyse eğer, adam niçin böyle bir oyuna gelsin? Ahmak olduğu için herhalde. Yada acaba, maddi kazanç sağlamak için ikisinin kurduğu bir tezgah mıydı bütün bu yaptıkları?
Hayatta her şey mümkün. İnsanoğlu kadar alçak varlık yoktur yeryüzünde. Bu tahminim doğruysa, şansıma, hadisenin geçtiği yerden, tesadüfen polisin geçmesi oyunlarının bozulmasına neden oldu. Onların polise koşturması bahaneydi. Çünkü polisi ben çağırdım. Onlar sıyrılmak için bu yolu denedi. Ve kaçmada, kurtulmada başarılı oldular. Ama her ne kadar onlar maksatlarına ulaşamadılarsa da, her halükarda zarar gören ben oldum.

Dünden beri ahım tutar mı bilemiyorum, ama elli/bin kez beddua ettim o alçaklara.

Hâlâ da hadisenin şokundayım ve hâlâ midem bulanıyor.

Ama insanlıktan umudumu yitirmeyeceğim! Kürk halkı için bu olaydaki adama benzer istisnalar yüzünden; sorunları çözmek için gösterdiğim mücadeleye devam edeceğim, çünkü ülkemizin içinde barışa ulaşmalıyız. Aynı şekilde; bu olaydaki kadın için de umudumu kesmeyip kadın hakları için verdiğim mücadeleye devam edeceğim. Ha bu karı kocaya gelirsek; onların yeri belli, önünde sonunda adaletin karşısında haklarına verilecek cezaya kavuşacaklarına inanıyorum. Bana yapılan olayın misli ile çevrelerine neler yapmışlardır ki sağlıklı olmadıklarından bu olayımın onların ne ilki ne de sonu olacaktır. 

Bana gelirsek, bir iftira ile kirlenmedi fikirlerim ve hep doğru davranışlarda bulunmaya devam edeceğim. Elbette çok üzüldüm, fakat kimseye kötülüğüm olmadığı için de huzurluyum…

2019, Kasım

 

Vahap Taş

İstanbul’dan Eskiler…

“İstanbul’la Oynuyorum”

Son Soru

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun