Rüya

Savaş çıktı çıkalı uykuya geçmekte zorlanıyorum. Okuduğum hiçbir kitap, izlediğim hiçbir film bana zevk vermiyor. Yazmaya çalıştığım öyküleri, şiirleri bitirir bitirmez yırtıp atıyorum. Dışarı çıkmak, biriyle söyleşmek, gelen telefonlara bakmak içimden gelmiyor. Kimi protesto ettiğimi soruyorum kendime, fakat geçerli bir yanıt alamıyorum. Dünyanın bir kıyısında eli kolu bağlı hissediyorum kendimi.

Uykudayken, “İnsan ve doğa kırımına hayır” diye bağırdığımı karım söylüyor.

Onca romanlar, öyküler, şiirler, sinemalar, tiyatrolar, heykeller, tablolar boşuna mıydı? İnsan öldürme dürtüsü, bilince egemen mi olacaktı bu çağda? Savaş çıkaranların, öldürme üzerinden kendini var edenlerin işi ne insanların arasında? İnsanlık; ne zaman savaşın insanlık dışılığını kavrama eşiğine yaklaşacak?

Karım bendeki çöküntüyü farkedip ; “Savaş burda değil, Ukrayna’da… Seni kimse cepheye götürecek değil bu yaşında!” diyerek, savaş karşısındaki duyarlılığımın bana vereceği zararı azaltmaya çalışıyor güya. Yemeden, içmeden kesilmemden endişeleniyor.



Ağaçlık ve gölgelik yer olmadığı için güneşin yakıcı etkisi hesaba katılarak bir yamacın dibinde boylu boyunca uzanan buğday tarlasının içine bırakıldı yaralılar. Kimisinin kolu kopmuş, kimisinin bacağı… Gözü kulağı olmayanlar, karnı delik deşik bağırsakları dışarı fırlamış olanlar… Ben de aralarındayım. Karşı tarafın askerleri durumu fark edince ateşe veriyorlar buğday tarlasını. Ben biraz daha iyi olduğum için kendimi tarlanın dışında bir yere atarak ızgara olmaktan kurtuluyorum son anda. Alevler içinde kalanların acı çığlıkları kulak zarlarımı ha yırttı ha yırtacak.

Epey uzaklaştığımı sanıyorum tehlike bölgesinden. Bir ses duyuyorum. Benimle beraber biri daha kaçıp kurtulmuş diye sevinerek yanına yaklaşıyorum. O sese doğru… Karşı tarafın askeri bile olsa, can candır. Bir taşın dibinde hareketsiz yatan bir asker, yüzünde gülümseme. Yalnız olmadığıma sevineceğim sırada fark ediyorum, yüzünün yarısının olmadığını. Cam bir gözle bakıyor bana. Sesleniyorum, ses vermiyor. Başımı kalbine doğru yaslamayı deniyorum. “Tık” yok! Yüzüne dokunuyorum. Yüzündeki soğukluk elime yapışıyor. Titreme başlıyor bende. Her yer ateş içinde ama üşüyorum. Açlık ve korku üşümeme eşlik ediyor. Uzun süre dayanamam buna. Ama yaşamak istiyorum. Yaşamak…

Nereye gittiğimi bilmeden günlerce yürüyorum. Uykum geldiği halde uyuyamadan, acıktığım halde bir şey yiyip içmeden… Nereme dokunsam bitten geçilmiyor. Kaşımak için hem zaman yok, hem de tırnaklarımda güç… Beraber atıldığımız tehlikeler ve yaşadığımız korku birleştirmişti bizi arkadaşlarla. Onları kaybetmek, onlardan ayrı düşmek korkumu büsbütün artırıyor. Yürüyorum.

Başkaları üstünden insanın kendisini düşünmesi olarak algıladığım acıma duygusu, organlarıma doğru yayılmaya başlıyor. Korkumun önüne geçme çabam boşuna. Taşımakta zorlandığım bacaklarıma ve kollarıma saplanmış onlarca metal parçaları ve başka uzuvlarımdan sinyal veren ağrılarla yürüyorum. Yürümem gerekiyor. Biliyorum ki bir kez oturdum mu bir daha kalkamam. Okumak için sıraya koyduğum kitaplar geliyor aklıma. Yarım kalmış şiirlerim, öykülerim…

Belki de bir şans benimki diye geçiriyorum içimden. Baksana hayattayım diyorum kendi kendime. Bir yandan da utanıyorum yüzlerce, binlerce askerin yok yere ölümü karşısında kendimi şanslı görmeyi. Ama bu yanımı öne çıkarmam gerekiyor. Yoksa her şeyin bitmesi an meselesi. Kendi sesimi duymadan ne kadar bağırdığımı ve bu süre içinde ne kadar yol aldığımı bilmiyorum. Yangınlar peşimden geliyor. Dağlar, ovalar, ırmaklar tutuşmuş vaziyette. Adımlarımı sıkılaştırmasam göğü sarmaya başlayan alevler gelip önümü kesecek.

Geçmişi unutursam her şeyi unuturum. Geçmiş dediğim birkaç gün öncesini… Bir hafta, on gün, bir ay… Belki biraz daha fazlası: Elimde tek bir silah vardı. Birkaç adet de nasıl çalışacağını bile bilmediğim el bombaları. Ben bunları birini öldürmek için kullanamam, bu bombaları birilerinin üzerine atamam dediğim için kurşuna dizilmekten kurtulduğuma sevinmekle sevinmemek arasında bir duyguyla yol alıyorum. Savaşın saçmalık olduğunu bildiğim halde ne zaman gelip gelip de kendimi savaşın içinde bulduğumu anımsamaya çalışıyorum. Bilincim bunlara ışık tutmada yetersiz kalıyor.

Bir savaş uçağı geçiyor üstümden. Bizimkilerin uçağı mı? Onlarınki mi? Bizimkiler ve onlar yok aslında. Bizimkiler ve onlar… Hayır, ben bu savaşta yokum. Hiçbir taraftan değilim. Ben yaşamı savunuyorum. Başkalarının yaşam hakkına saygı duymayanların insan görünümünde canavarlar olduğunu düşünüyorum yürürken. Beni dinleyecek kimseleri bulursam avazım çıktığı kadar bağıracağım bunları. Savaş uçağı birden bire kayboluyor.

Açlığımı, susuzluğumu, uykusuzluğumu önümdeki gölgesiz dağlara bırakabilir miyim? Yorgunluğum, bitkinliğim izin vermiyor adımlarımı sıkılaştırmaya. Havan mermilerinin düştüğü yerde bir oyuğun içinde saklandığım an geliyor gözümün önüne. Anlattığımdan çok şey yaşadığımı ayrımsayacak gibi oluyorum. Azcık uyusam mı? Ama hayır, bunun ne anlama geldiğini biliyorsun diyorum kendime. Dediklerimi duymuyorum.

Geniş bir araziden geçerek mağaraların olduğu bölgeye ne zaman geldiğimi bilmiyorum. Başka askerlerle buluşuyoruz burada. Açlığım, susuzluğum geçiyor askerleri görünce. İçlerinden biri bana; “sevgilime mektup yazdım, bir yolunu bulursam göndereceğim, hazırda bir şiirin varsa mektubun içine koymak isterim,” diyor. Kimse ölmesin/aşktan ölene kadar dizelerinin olduğu kağıdı cebimden çıkarıp bir çırpıda veriyorum askere. Önce okuyor, sonra da mektubun arasına koyuyor ve zarfı kapatıyor. Gözleri doluyor ve teşekkür etmek isterken birden yere düşüyor. Nabzını yokluyor biri… “Gitmiş” diyor. Ordakilerle sessiz bir tören yapıyoruz o askere. Hava birden bire çok soğuyor. Geceyi burada geçirecekmişiz. Benim de diğer askerlerin de giysileri su ve çamur içinde. Isınmak için dip dibe oturduğumuz askerlerden biri sigara sarıp uzatıyor bana. Sigarayı bir çekişte bitiyorum.

Bir serap düşüyor önüme ve bu kez yaralılarla dolu bir hastanenin bahçesine götürüyor beni. Aklımın orası karanlıkta. Kendime gelir gibi oluyorum. Ellerim ayaklarım buz kesmiş. Bir başımayım. Durmak yok oğlum. Durursan ne olacağını biliyorsun diyorum. Durursan ne olacağını biliyorsun!

Cesetlerle dolu bir çukurun içinden geçiyorum. Dayanılmaz bir koku. Bilincimde açılmalar oluyor o sıra. “Beni burada bırakmayın,” diyen birinin sesi… Ama geri dönmüyorum. Önce can, diyorum. Gözyaşlarım kurumuş. Acıya dayanamayan birinin sesi bir mermi gibi delip geçiyor bedenimi: “Bitirin işimi!” Kulaklarımı kapatıyorum.

Karanlık bastırıyor ve yeniden alevlenen açlığım, susuzluğum ve uykusuzluğumla birleşiyor. Ben bir ses duyuyorum o karanlıkta. Yaklaşıyorum, yaklaşıyorum. Mezarlık! Mezar taşları hiç konuşur mu? Konuşuyor işte. İnanın yalan değil, konuşuyor. Annem bu, annem! “Öldüren de ölür ölenle birlikte oğlum!”

Yirmi yaşlarındayım. Şiir halinde yürüyorum dağlara doğru. Hayır diyerek bu akışı bozuyor bir akrep kükrek sesiyle: “Arkadaşların öldü. Ceset dolu bir göletten su içerek hayatta kaldın sen. Düşünmeyi bırakıp yürümeye devam etsen daha iyi olacak.” Ağrılarım, açlığım, susuzluğum, uykusuzluğum… Karanlık daha bir derinleşiyor. Ve yürümeye devam ediyorum. Kaç gün kaç gecedir hem de… Bir su birikintisi çıkıyor karşıma. Eğilip içeyim derken kendimi görüyorum o birikintide. Bir kürdan gibi kalmış, giysileri parçalanmış, kan lekeleri içinde bir yarı beden. Bir yudum içmeden birikinti kaybolup gidiyor.

“Her iki tarafın askerlerinden savaşı bırakanlar az ileride bir meydanda toplanarak kucaklaşacaklar. Bu olay tekerleğin bulunmasından, yazının icadından, atomun parçalanmasından, bilgisayarların ve robotların devreye girmesinden daha büyük ses getirecek insanlık için. Bu törende senin konuşma yapman gerekiyor. Aksi takdirde büyük bir hüsrana uğrayacak dünya.” Yolumun üstündeki çalıların arasında saklanmış bir kadın söylüyor bunları… Bir damla su istesem diye geçiriyorum içimden. Birden kadın kayboluyor. Dizlerim tutmuyor, ayakta durmaya çalışıyorum. Ölmekle öldürmek arasındaki ikilemden kurtulduğuma seviniyorum meydanda toplanan askerlere yetişemeyeceğim korkusu yaşasam da. Bulutların üstüne doğru ilerliyorum kaplumbağa adımlarıyla. Ayakta duramasam meydana kadar sürünmeyi deneyeceğim. Bu benim için son şans. “Tanımadığım birini neden öldüreyim! Ben kimseyi öldüremem! Beni birini öldürmeye iten hiçbir neden yok.” Kendi derinimden geliyor bu sesler. Yorgunum, çok yorgunum, yürüyecek takatim yok. Canım dışarı çıkmasın diye boyuna yutkunuyorum. Töreni biraz geciktiremez misiniz diye bağırıyorum meydandakilere. Sesim karanlığa çarpıp yüzüme dökülüyor.

Azcık soluklanmak için durup arkama bakıyorum: Alev almış bir gökyüzü. Çektiği acılardan ötürü yaşlanmış bir askerin yüzü duruyor o alevlerin içinde. O yüzde bir annenin yüzü, bir babanın yüzü, bir sevgilinin yüzü, bir çocuğun yüzü. Ama bir tek yüz. O yüz ayna oluyor bana, kendimi görüyorum yeniden. Yürümeye devam. Oturursam kalkamam… Geceleyin çıkıp ölülerin erzak torbalarının birinde bulduğum bisküvinin tadı geliyor aklıma.

Her şey birbirine karışıyor. En son arkadaşlarımdan ayrıldığım yere geliyorum nasıl oluyorsa… Kim kaldı ki onlardan. İçlerinden biri, beni çok konuşuyorum diye sevmezdi ama; “Benden geçti. Sıra sende. Kaç kurtar kendini. Burda senin işin ne, dünyayı yalnız bırakma, şiirini yaz”… diyor. İniltileri sessizliğe teslim oluyor arkasından.

Hâlâ yürüyorum. Keşke bir şey düşünecek ve bir şey yapacak gücüm olsa diye içimden geçirirken bir kulübe çıkıyor karşıma, içinde ölgün bir ışık. Kulübeyle aramda yüz metre ya var ya yok… Ama kulübeye gidecek kadar gücüm yok. Çamura batmış postallarımı iki elimle çekip çıkarmak istiyorum, olmuyor… İnsan neresi diye bağırmayı deniyorum bu kez, sesim yok… Kulübedeki ışık sönüyor.

Kan ter içinde uyanıyorum.

Hayrettin Geçkin 

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun