Patojen Toplum: Korku ve Kaygı üzerine

İlk ayrılığın doğumun kendisiyle başladığını ve doğumla beraber söz banyosunun içine doğan bebeğin, doğumun bebek için aynı zamanda ilk travma hali olduğunu öne süren Freud’tan biliyoruz ki kaygı, tüm kaygıların ana kaynağı ve örneğidir. Peki, nedir bu kaygı? Korkuyla ilişkisi ne? Bu duyguların getirdiği patojen toplum halini nasıl oluştuğunu gözler önüne sürelim… Öncelikle bu iki duygunun tanımına bakarak arasındaki farkı irdelememiz elzem bir tutum olacaktır.

Genellikle birbirinin yerine kullanılan ve aynı anlamı çağrıştıran kavramlar olsa da bu iki kavram birbirinden farklıdır.

Korku kelimesi, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir. TDK’ye göre korku kelimesinin anlamı şu şekildedir:

-Bir tehlike veya tehlike düşüncesi karşısında duyulan kaygı, üzüntü

-Kötülük gelme ihtimali, tehlike, muhatara

-Gerçek veya beklenen bir tehlike ile yoğun bir acı karşısında uyanan ve coşku, beniz sararması, ağız kuruması, solunum ve kalp atışı hızlanması vb. Belirtileri olan veya daha karmaşık fizyolojik değişmelerle kendini gösteren duygu.

Kaygı kelimesi ise, dilimizde oldukça kullanılan kelimelerden birisidir. TDK’ye göre kaygı kelimesinin anlamı şu şekildedir:

-Üzüntü, endişe duyulan düşünce, gam(I), tasa

-Genellikle kötü bir şey olacakmış düşüncesiyle ortaya çıkan ve sebebi bilinmeyen gerginlik duygusu.

Bu iki duygunun tanımından çıkaracağımız şudur ki: Kaygı tanımında geçtiği gibi “bilinmeyen gerginlik duygusu” bize kaygıyla korkunun arasındaki ince çizgiyi verecektir. Evet, kaygı bilinmeyen yani nesnesi belirsiz bir duygudur. Korkunun nesnesi ise bellidir, kaygıda nesne belirsizdir. Çünkü korku duygusu yönelimseldir ve bu yönelim dış dünyada bir unsurla ilintili olarak, bir ya da birçok nesneye yönelik bir bağ taşımaktadır.

İbn-i Sina bir deney yapar. İki kuzuyu kafese koyar.

Kuzular; aynı yaşta, aynı kiloda ve aynı cinstedir. Yem olarak da iki kuzuya aynı oranda aynı yemden verilir. Kısaca tüm şartlar eşittir.

Ancak yan kafeste bir kurt vardır ve kurdu sadece kuzulardan bir tanesi görebilmektedir. Aylar sonra kurdu gören kuzu zayıf çelimsiz duruma düşerek hastalanıp ölür.

Kurt, kuzuya bir şey yapmamasına rağmen kuzu, yaşadığı stres ve korkudan dolayı ölmüş. Kurdu görmeyen diğer kuzu ise oldukça huzurlu, mutlu ve sağlıklı şekilde gelişimini sürdürmüş.

Bu deneyde İbn-i Sina, zihinsel etkinin sağlık ve bünye üzerindeki olumlu-olumsuz etkisini gözlemlemiştir ve korkunun kontrol edilmezse ne denli ürpertici olduğunu apaçık öne sürmüştür.

Kaygıya dönecek olursak; kaygı, “belirsiz ya da potansiyel olarak görülen tehlikeli uyarana” karşı verilen yanıt iken korku ise daha çok “somut bir tehlikeye” verilen yanıttır. Örneğin ayılardan kaygılanmayız, korkarız. Bilgi sınavlarından korkmayız, kaygılanırız. Kaygı dış dünyadan ayrı olarak soyut bağlamda zihni içeriden gelen bir darbeyle karşı karşıya kalır, ama tam olarak çerçeveleyip adını koymaz, koymak da istemez, hem bilir hem bilmez. Bu yüzden kaygının kontrolü de zordur.

Örneğin; “Yılan saldırısından korkulur” çünkü yılan karşınızdadır ve doğal bir dürtü olarak korkabilirsiniz. Bu normal karşılanmaktadır, lakin kaygının ise nesnesi belirsiz olduğundan yılan nesnesi karşınızda olmadığında yani sizin için henüz tehdit unsurları yokken bile “ya önüme yılan çıkarsa?” diye sahte bir tehdit yaratıp kaçınırsınız. Yılan saldırırsa gerçekten kaçarız. Kaygı nesnesine ise kaçınma davranışı gösterilir, mesela yolunu değiştirmek gibi…

Korkunun ve kaygının (iki duygunun) etki zamanı bile farklıdır. Şöyle ki; korku, tehlike karşısında kaynağı belli olan olayın ‘’şimdi, şu anki’’ kısmına verilen doğal ve de anlık tepkilerdir. Kaygı ise, kaynağı belirsiz olayın gelecekte oluşabilecek ‘’beklenen’’ kısmına verilen bir tepkidir. Korku kısa sürelidir. Şu ana odaklandığı için o anda gerçekleşir ve biter. Kaygı ise uzun sürelidir. Gelecekte olabilecek olası olaylara endişe duyulduğu için uzun sürmektedir.

Kaygı doğumla başlar ve ölümle biter. Hayat sahasına düşen insanın, ömrü boyunca yaşadığı bu varoluşsal kaygı bir bakıma varlığın kendi muhtemel yokluğunun farkında olması halidir. Kaygı varolmamaya dair varoluşsal farkındalıktır ve yokluk da varolmanın bir parçasıdır. Çünkü yokluk varsa varlık da vardır. Varolmak, içinde varolmamayı da barındırır. Korkunun bir nesnesi vardır; kaygının ise yoktur demiştik. Bu çerçevede kaygı, bilinmeyenin korkusudur ve nesne ortaya çıktığında korkuya dönüşecektir. Ancak, yokluğun özü hiçbir zaman bilinemeyeceği ve nesnesi ortaya çıkmayacağı için duyulan şey sadece kaygı olacaktır. Yani varoluşsal kaygı yok edilemez, çünkü varoluşun kendisiyle ilgilidir. Varoluşsal kaygının ontolojik bir niteliğinden ve (bu ontolojik sebepler yok edilemeyeceği için) varoluşsal kaygı yok edilemez, ancak varolma cesaretine dahil edilebilir.

Gelgelim yeniden kurmacılık ilkesini benimsediğimiz eğitim camiasında kaygı ve korkunun ne denli işlediğine.

“Oku ve cahil kalma, adam ol” gibi şiddet içeren nasihatler içinde okula düşen öğrencinin ilk olarak başaramama korku ve kaygısı başlamıştır. Korku bu durumda ne olabilir? İyi bir bölümü kazanamazsam hayatım ne olacak sorusu bir korkudur, nesnesi az çok bellidir. Bu korkunun çalışma sürecinde elbette avantajları olabilir. Çünkü korkuyla kendinizi güdülediğinizi düşünürsünüz, fakat bu sağlıklı bir özverim değildir.

Aile içinde ebeveynlerin kardeşler arasında sık sık abiniz zekidir, kardeşiniz çalışkandır, ortanca senden bir halt olmaz diyorsa ve aile bunlarla birlikte hele ki dar gelirliyse neler olabilir? Bu durumda hayat standartlarıyla ilgili cümlelerin ardına, gelecek kaygısı ailenin gelir durumuyla orantılı olarak hortlayacak ve bu yüzden aile içinde rekabetle de yüzleşilmesi vicdan azabı da yaratacak bir çatışma saklanır.

Sınav kötü gitmeye başladığı anda öğrencinin içindeki bu ebeveyn kardeşlerini, hayat hikayesini, ümitlerini ve hayal kırıklıklarını kafanın arkasından fısıldamaya başlar. Fakat gözden düşmek, yüzleşmesi bedel istediğinden, korku alanından kaygı alanına geçer ve öylelikle zihni ve bedensel tepkileri kontrol etmek zorlaşır.

Bir aile fotoğrafı çekebildiğinizi düşünün. Çok kısa bir süre sorun üzerine konuşunca bile ailedekilerin tutumu, öğrencinin o tutum karşısındaki tavrı ortaya çıkar. Sınav kaygısının röntgenini çektin bile. Bu ne kadar ortadaysa tedavisi o kadar zor olur. Sınav gibi yarıştırıldığımız bu hayatta, herkesin ulaşamadığı lüks tüketim ürünlerine sahip olduğunda geçici bir statü elde edersin. Ötekinin bakışı, takdiri, arzusu senin üzerindedir. Mesela aynı parayı kazansa da bir taksi şoförüyle ile bir akademisyenin statüsü bir olur mu? Toplumsal statü sembollerinin ötekinin gözünden kendine bakmak ve sevilme ihtiyacıyla ilgisi aşikardır. Çünkü onaylanma ihtiyacını taşımaktalar.

İnsan da bazen bu kadar haz seven bir canlı, bu özelliği kapitalist tüketim toplumda tezahür ediyor, üst model bir araba almak, üç çizgili ayakkabı giymek, Boğaziçi’nde okumak… Say sayabildiğin kadar, ötekinin gözünde kendini izlemek, bütün bir kozmetik sektörü bunu pompalamaz mı?

Burada doz farkları olsa da, bazen yitirilmiş olan kendine dair bir kabulken, bazen yitirilmiş olan düpedüz kendiliğin kendisidir. Travmatize olan bir çocukta ilişkisel olan kendiliğin paramparça olmasından daha doğal ne olabilir? Bu insan ömrü boyunca bir takım statü sembollerinin peşini kovalayacaktır. Burada hiyerarşik bir panaptikon doğmuş olur. Fakir, okumuş, doğulu, kadın, elit, vs…

Bunları alt veya üst sınıflar olarak tanımlar, kafasındaki bu sınıflamaya göre karşısındaki insanla sevgili olup olmamaya karar verir mesela. Bu sınıf sisteminde birine göre yukarda olduğunu farz ediyorsa, başkasından da aşağıda görür kendini. Sınıflar arasında inse de çıksa da hep aynı sistemde adeta ölüp ölüp dirilir.

Aile içinde başlayan yarıştırma ve hele ki kapitalist rejimde insanların birbiriyle yarıştırılması meşru bir fırsat eşitliğiyken bu yarıştırma hali toplumun kaygı seviyesini yükselecektir. Böylelikle kaygı toplumu oluşturulmuş olacaktır. Yarışma yerine dayanışma toplumunda elbette ki kaygı halinin daha az ve huzurun daha fazla olacağını söylemek yanlış bir çıkarım olmaz.

Bu benimsetilen iyi nesneler simülasyonunda, bütünlük tesis edilmediğinden ve insan zihni parça parça gördüğü şeyler arasında çatışma yaşadığından dolayı içindeki bu sembolik iktidarsızlığı statülerle bastırır. Bastırılan ise topluma semptom olarak geri dönecektir. Zira toplumsal yozlaşma, kaos veya çöküş dediğimiz olayların kökeni de bu değil midir? Zira insan anne karnında bütünlükten kopmuş, yarık başlamış ve insan bu parçalanma durumuyla kaygısını ömür boyu taşımaktadır. Ve bir takım nesnelerle yarığı kapatmaya çalışır. İnsan varoluşsal kaygılarla perişan haldedir.

İnsan ve dış uyaranlar karşısında yaşadığı bu nevroz haliyle yenileme dürtüsüyle üzeri kaplanır. Ya da köhneleşmiş bir halde bulur kendini. Konuşmayı öğrenen çocuğun ağlamayı bıraktığı; ağlamak, sembolik dünyaya bırakır kendini. Varoluş kaygısının bir nesnesi yoktur, nesnesi diğer her nesnenin inkârıdır. Ağlamayı inkar eden insan avuntularla statü örer kişilik mabedine. Ortada olmayan şeyin kaygısı bu şekilde davranış değişikliğine yol açar ve aşırı tekrarlanırsa patoloji doğar.

Mesela yalnızken eve kargo isteyememek gibi. Patojen toplum böyle oluşur.

Serdar Akman

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun