Parkta

Tek başıma bir masaya geçip, yanıma aldığım edebiyat dergilerini okumanın ve garsonun seyrek de olsa bıraktığı çaylardan içmenin keyfini çıkarıyordum.

Bir adam! 60-65 yaşlarında: “Parkta boş masa yok. Acaba yanınızda oturmamın bir sakıncası olur mu?”  dedi ve oturmak için davrandı.

Hayır diyemezdim!

“İki aydan beri sabah 10’la akşam 18 saatleri arasında bu parka gelirim ama bugün evden çıkmakta geciktiğim için yer bulmakta sıkıntı yaşadım. İzin vermeseydiniz şuraya, şu çimlerin üzerine uzanacaktım” diye sürdürdü sözlerini.

Görünüşe bakılırsa burada oturma iznini siz bana bahşetmiş oluyorsunuz, diye karşılık verdim. Çünkü ben bu parka ilk defa geliyorum, üstelikte yabancı sayılırım.

Aramızda kaynaşma başlamış, sohbet koyulaşmıştı. “Eskiden kitap okumazdım. Şimdi şimdi gazete, kitap ne bulursam okuyorum,” deyince, işiniz zor dedim.

Neden dercesine yüzüme baktı.

Bu saatte okuma kültürü edinmek hiç de kolay değil. Çünkü her okuduğun şey sana doğru gelir, birbirine karşıt şeyler okuduğunda bile işin içinden çıkamaz ikisine de hak verirsin. Ayrıca bazı kitapları anlamak için belli bir okuma alt yapısı, belli okuma geçmişi de gerekiyor. Hele hele okuma eleştirel olmadı mı yazarın bir uzantısı durumuna gelir, adeta yazılanlara teslim olursun, dediğimde yüzü kızarır gibi oldu hafiften. Alnında ince ince ter boncukları oluştu.

İleri gitmiş ve haksızlık etmiştim bir ölçüde adamcağıza. Benimki biraz ukalalık diye geçirdim içimden. İyi ki çaylar yetişti imdadıma da adamı rahat ettirecek bir iki cümle hazırlayabildim kafamda.

Ama merak etme! Sen de magazinsel şeyler okursun. Gazetelerin çoğu herkes tarafından çok rahat okunabiliyor, eleştirel olmayı gerektirecek hiçbir şey yok. Eskiden kitapları yasaklarlardı, hatta kitap bulundurmak silahla bir tutulurdu, şimdi o da yok; şiir, öykü, deneme, roman diye bir sürü edebiyat dışı yayın soktular piyasaya. Herkes bunlardan alıp okuyabilir, bir şey anlamaya gerek yok…

Acaba ukalalığı daha da mı artırmıştım?

Öğretmen emeklisiyim, okumanın yanında yazıp çiziyorum da dedim, sorduğu bir iki soruya karşılık. Elimdeki dergilerden bir ikisine de ara sıra yazdığımı söyledim.

“Var mı onlardan birinde sizin yazınız?”

Çaylar yeniden geldiğinde dergideki “Günümüz İnsanı ve Hız” başlıklı yazımı okumuş adamın hayretle bakan gözlerine, sevgi dolu bakışlarla karşılık vermeye başlamıştım.

“Vay be!” dedi adam! Konuşma sırası ondaydı.

“1982’de Ankara Hacettepe Üniversitesi mezunuyum. O yıllar öğrenci olayları oluyor, öğrencilerin bir kısmı gözaltına alınıyor, bir kısmı tutuklanıyordu. Ben hep uzak durdum o işlerden. Son iki yılımda da evliydim. Eşim de aynı üniversitede öğrenciydi. Kitap dergi karıştırmazdık ikimiz de. Ankara’nın bütün pastaneleri ve eğlence yerleri bizim sayılırdı. Eşim eczacılıkta, ben de mühendis olarak güzel paralar kazandık. İki çocuğumuz var, ikisini de üniversite mezunu yaptık. İyi kötü iş güç sahibi de oldular. Ama övünebileceğimiz bir hayatımız yok aslını sorarsan. Şimdi düşünüyorum da öğrenciliğimiz sırasında da iş hayatında da boşa zaman öldürmüşüz. Ne doğru dürüst bir kitap okumak, ne tiyatro, ne sinema…”

Çocuklarınız üniversite mezunu, iş güç sahibi daha ne istiyorsunuz, üstelik ekonomik durumunuz da yerinde dememle birlikte; “Neye yarar, şu an sadece bizi kullanmaya çalışıyor ikisi de. Bizden ne koparırlarsa kâr… Oğlum 35, kızım 40 yaşında her ay onlara ciddi paralarla destek çıkıyoruz. Kişilikleri oturmadı. İkisi de kaypak. Sadece kendilerini düşünüyorlar. Bunlar benim fazlasıyla canımı sıkıyor. Anneleri ikisinin de evine ciddi sayılabilecek kütüphaneler kurdu. Her ikisi de raftan birer kitap alıp kapağını açmamışlar şu ana kadar inanır mısınız? İstanbul’dakinin günde 5 birası ve ev kirası bizden… Küçüğü bir başka âlem… Bir şey de diyemiyoruz. Elimizi çekecek olsak intiharla tehdit ediliyoruz.”

Adam bayağı dertliydi. Kalkmak için müsaade istemesem kim bilir daha neler anlatacaktı, neler…

Adama, zamanında öğrenci olaylarına karışmayarak eşinizle birlikte kendinize kaypak bir hayat seçmişsiniz diyemedim örneğin. Çocuklarınıza saçınızı süpürge etmekle onların ruh dünyalarını öldürmüşsünüz de diyemedim. Siz okumayınca çocuklarınıza hangi hakla “kitap okusunlar” diye evlerinde kütüphane kurdunuz şeklinde bir soru geçmedi değil kafamda ama soramadım. Çanakkale’de yaşadığı halde Kaz Dağları ile ilgili verilen mücadeleden haberin var mı diye sormak da hem gereksizdi, hem de işime gelmedi.

Paradan, maldan, mülkten başka bir şeyi olmayanların yoksulluklarını düşüne düşüne ve adama yaptığım ukalalıklara gülümseye gülümseye eve döndüm. Oysaki adam bana güvenmiş, dokununca da sırlarını açmıştı.

Hayrettin Geçkin

Okumanın Bilinci

 

Sevgi – Vefa – Mesuliyet

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun