Mustafa Kemal’in Sürgün Sonrası ve Balkanlar

Mustafa Kemal’in 11 Şubat 1905 tarihinde sürgün olarak gönderildiği Şam’daki 5. Ordu’nun Süvari Alayı’ndaki fırtınalı geçen stajı, nihayet 13 Ekim 1907’de son bularak Selanik’teki 3. Ordu Kurmay Heyetine tayini gerçekleşti.

Selanik’e gelmekle mutlu olmuştu. Ancak Balkanlar’da kaynayan bir kazan vardı. İmparatorluk içindeki milletlerinden; Yunan’ı, Sırp’ı, Arnavut’u, Bulgar’ı, Roman’ı, hepsi birer isyan arifesindeydi.

Osmanlı İmparatorluğu bugünlere bir yılda, on yılda gelmedi. Çok daha gerilere, 1800 yıllara gidip, yaşanan tarihi olayları incelemeden, bugünleri anlamakta zorluk çeker, eksik ve yanlış değerlendirmeler ile yanılgılara düşeriz. Neler yaşandı kısaca bir göz atalım:

1804’te Osmanlıya, ilk Sırplar isyan etti. İsyanları sekiz yıl sürdü. 1812’de Bükreş Antlaşması’yla Sırplara kendi kendilerini idare etme hakkını verdik. Sırplar da kazandıkları bu imtiyazlar ile 1878 yılında bağımsızlıklarını ilan ettiler.

1810 yılında “Büyük Yunanistan” hayaliyle Mora ve Rum ayaklanması (*) başladı. Rumlar, kurdukları “Filika Eterya” örgütüyle Türkleri katlettiler. Bu isyan da 19 yıl sürdü. 1829’da Edirne Antlaşması’yla Yunanistan istiklaline kavuştu. Aynı tarihte Romanya’ya (Eflak-Buğdan’a) da imtiyazlar tanındı.

Sıra Bulgarlara gelmişti. Ruslar, zaten 1764’ten beri Ortodoksları koruyorum diyerek sürekli bölgede tahrikler içindeydi. 1850’den itibaren de “Panislavizm” bayrağı altında Türk düşmanlığını doruk noktasına çıkardı. 1866’da İslav Birliği’nin birinci kongresi, bir yıl sonra 1867’de de ikinci kongresi yapıldı. Bu kongreler sonucunda özerk bir Bulgar Kilisesi’nin oluşumunu tandık. Ve böylelikle de 1877-1878 (93 Harbi) Rus Harbi neticesinde şimdiki Bulgaristan’ın kuzeyinde “Bulgar Prensliği” adı altında Bulgar istiklali kurulmuş oldu. 20 Ocak 1878 de Ruslar Edirne’ye girdi. II. Abdülhamit müzakere için tayin ettiği Rauf Paşa’ya şöyle dedi: “Her ne teklif ederlerse kabul edin!”. Bu anlaşmanın ardından II. Abdülhamit, sarayından dışarı adım atamayacak kadar korku ve endişeye kapıldı. Artık tek bir düşüncesi vardı o da saltanatını kaybetmemek ve gününü gün etmek. Karasızlıklar içinde, basiretsiz ve korkak bir padişahın yönetimi altında sahipsiz kalan Türk milletinin akıbeti, yok oluşa doğru yol alması daha da hızlandı.

1881 yılı geldiğinde Bosna Hersek isyanlar içinde çalkalanıp dururken, Romanya istiklalini ilan etti. Karadağ müstakil oldu.

Sonuç olarak Osmanlı İmparatorluğu bu süreç içinde 5,5 milyon insanını ve 210.000 kilometre kare verimli topraklarını kaybetti. Türk milleti, Balkanlarda tarihinin en büyük acısını yaşadı, özellikle Rumeli’nde soykırıma uğrayarak katliamlara maruz kaldı. Ve yere göğe sığdırılamayan Han Hazretleri dedikleri II. Abdülhamit devri; kısaca imparatorluğun, çökerek çözülüşünün, tarihinin en büyük insan ve toprak kaybının, acı hikayesinden başka bir şey değildir.

Çok detaylara girmeden Osmanlının genel bir yapısına bakalım. 1299 yılında Bilecik-Söğüt’te bir Oğuz Beyliği iken büyük bir imparatorluğa dönüşen bu Türk devleti, varlığını 1500’lü yıllara kadar Türk devlet geleneğine göre büyüdü. Ancak fethettikleri ülkelerden devşirdikleri çocuk yaşta kız ve oğlan çocuklar üzerinde yapılan Türk gelenek ve göreneklerine uymayan tuhaf ve farklı uygulamalar, Türk yapısının değişmesinde önemli bir faktörler oldu. Hareme alınan küçük kız çocuklar, önce cariye, sonrasında bu cariyeler içinde padişaha ilk erkek evlat doğuranlar ise sultan yapıldı. Enderun okullarında eğitilen oğlan çocuklar arasından kabiliyetli ve zeki olanlar, imparatorluğun önemli mevkilerine yönetici kadrolarına yerleştirildi. Geriye kalanlar köle olarak satıldı, bazıları hadım edilerek Harem hizmetlerine verildi. İçlerinden bazılarının dilleri kesildi, onlara da haremin karanlık odlarında istenmeyen tehlike arz eden şehzadeler boğduruldu. Kimilerini de padişahlara cariye sunması için sarayda  “Harem Ağası” yapıldı, bu iğrenç işin neticesinde büyük söz sahibi oldu. Türk olmayan padişah analarına gelince, onlar da geçmişlerinin intikamını almak için, padişah olacak şehzadeleri, Türk düşmanı olarak yetiştirmekten bir an bile geri durmadılar. Böylelikle İmparatorluğun asli kurucuları olan Türkler dışlandı, hor görüldü. İşte Türk imparatorluğundan koparak, bir hanedanlık imparatorluğuna geçişi böyle başladı.  Arapça, Farsça ve Türkçe ’den derme bir dil yaratıldı, adına da “Osmanlıca” denildi. Türk halkı ise Osmanlıca değil hep Türkçe konuştu, düzenine, adaletine isyan etti; “Şalvarı şaltak Osmanlı, Eğeri kaltak Osmanlı, Ekende yok biçende yok, Yiyende ortak Osmanlı” dedi. Dinde Kur’an unutuldu, saray şeriatı adı altında hurafelere dayalı bir din anlayışı getirildi. Tüm bu gelişmeler yaşanırken hanedanlık, imparatorluğun mirasını yemeye devam etti. Gereksiz savaşlar, maliyeti yüksek seferler, sarayın eğlence ve sefahat harcamaları, çöküşü getiren asıl nedenler oldu. Ve nihayetinde XIX. yüzyıla gelindiğinde parçalanma süreci başladı. Böylelikle Tarih, Osmanlının XIX yüzyılını, Balkanlarda başlayan bu parçalanma süreci olarak kalın harflerle kaydetti. Kurtçuklar koca çınar ağacına girmişti bir kere!..

Bu yıllarda dünya siyasetinde ‘Şark (Doğu) Meselesi’ hakimdi. Yani konu Türkiye idi. ‘Nasıl yıkılacak, yıkılırken kimler ne pay alacak’ meselesiydi. Balkanların koruyucusu olarak geçinen ve Demir Çar olarak anılan Rus Çarı I. Nikola (1825-1855), 9 Ocak 1850’de Petersburg Sarayında verilen baloda İngiliz Sefiri Sir Hamilton Seymor’a söylediği sözler şöyleydi: “Türkiye buhranlı bir devrededir. İşte kollarımızın üstünde hasta, ziyadesiyle hasta bir adam bulunuyor. Bu hasta adam, kolumuzdan kurtulacak olursa, bizim için büyük felaket olur.”

Bu sözlerin arkasından Türkiye için “Hasta Adam” tanımlaması siyasi bir ifade olarak dünya kamuoyuna yerleşti. Türk milletini aşağılayan bu ifade Genç Türkler hareketini doğurmuş ve milliyetçilik vatanperverlik duyguların gelişmesine neden olmuştur. İşte Mustafa Kemal’in sürgün nitelikli staj sonrası tayin olduğu 3. Ordu Kurmay Heyeti; Osmanlının Balkanlarında yöresel ayaklanmalarla kaynayan sımsıcak böyle bir siyasetin içinde yer alıyordu. Selanik’e geldiğinde, ne yazık ki Şam’dan kaçak olarak gelip kurduğu “Vatan ve Hürriyet Cemiyeti” artık faaliyette değildi. Selanik teşkilatının kurucu arkadaşları İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdiklerini gördü. Mustafa Kemal için artık Vatan ve Hürriyet Cemiyeti üzerinde bir çalışma yapmasına gerek kalmamıştı. O da sonunda arkadaşlarının ısrarlı tavsiyeleriyle 29 Ekim 1907’de cemiyetin gerektirdiği usullerce yemin ettirildi ve 21 Mayıs 1889 tarihinde Askeri Tıbbiyeliler tarafından kurulan “İttihat ve Terakki Cemiyeti”ne (*) katıldı.

Cemiyet, 22 Eylül 1909 tarihinde Selanik’te bir gizli kongre daha düzenledi. Bu kongrede Mustafa Kemal, Trablus delegeydi. Söz aldığı konuşmasında partiyi tenkit etti. Cemiyet içindeki subayların olmaması gerektiğini, siyasetle uğraşanların ise askerlik görevini derhal bırakması gerektiğini şu ifadelerle dile getirdi:

“…Ordumuzun içinde bulunan cemiyet arkadaşlarımız, politikada devam etmek istiyorlarsa, ordudan çıkmalı ve cemiyetimizin halk içindeki teşkilâtı arasına girmelidirler. Bu suretle gün bile kaybına meydan vermeyerek, ordumuz politikadan uzaklaşmalıdır. Ve ordu içinde kalacak dostlarımız da artık politika ile meşgul olmamalı ve bütün gayretlerini ordumuzun kuvvetlenmesine çevirmelidirler. Cemiyetimiz de bir an önce, teşkilâtımızı halkın içinde genişleterek milletimize dayanan siyasî bir parti haline gelmelidir.”

Öngörülerini, endişelerini ve önerilerini net bir şekilde gurup üyelerinin dikkatine sunan Mustafa Kemal’i, fikirlerine Kazım Bey (Karabekir) dışında katılan kimse olmadı. Hatta içlerinden bazıları, kendisini cemiyet için sakıncalı biri olarak gördü. Nitekim günler sonra, Selanik’in arka sokak aralarında, cemiyetin fedaileri tarafından geceler boyu gizli takibe alındı ve hatta suikast girişimlerinde bulunuldu. (Bu suikast girişimlerinden de zekası ve becerisi sayesinde kurtulmuştur.)

Mustafa Kemal, cemiyete üye olmasına rağmen bu kongre neticesinde anladı ki; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gidişatı bir anlam ifade etmiyor, geleceği de parlak değil. Kendisini cemiyetten ve faaliyetlerinden geri çekti, uzaktan takip etmekle yetindi, ta ki Eylül 1919 yapılan Sivas Kongresi’nde ettiği yemine kadar:

“Saadet ve selâmeti vatan ve milletten başka hiçbir maksadı şahsi takip etmeyeceğime, İttihat ve Terakki Cemiyeti”nin ihyasına çalışmayacağıma, mevcut siyasi fırkalardan hiçbirinin emeli siyasîyesine hâdim olmayacağıma vallahi, billâhi…”

Böylelikle, İstiklal Savaşının başlangıcında, Mustafa Kemal’in, İttihat ve Terakki Cemiyetiyle olan ilişkisi bu yeminle sonsuza kadar son oldu.

Yüce Türk ulusuna saygıyla…

Mehmet R Aşar

Not: Yazılarımın tamamını okumak için bloğuma buradan ulaşabilirsiniz ve bana ulaşmak isterseniz, mail adresim ise mr_asar@asar.com 

Dipnotlarım:

(*) Bu günlerde ‘Dost bir müttefik’ diyerek, Türk milletinden “Ukraine in Türkiye” adı altında  Twitter hesabıyla (https://twitter.com/UKRinTR/status/1498701000508678146) para yardımları toplamaktan imtina etmeyen Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Oleksandroviç Zelenski’nin, Yunan Parlamentosu’daki konuşmasında, hem Mora İsyanı’nı haklı buldu hem de Türk halkını katletmeye doymayan “Filika Eterya” örgütünü övdü. Buradan alacağımız dersler vardır. Bu derslerle kendimize yön vermenin yolunu mutlak surette bulmalıyız. Bu da tarihi okumak, araştırmak ve gerçekleri görmekle mümkün olacaktır.

(**) “İttihat ve Terakki Cemiyeti”, 21 Mayıs 1889 tarihinde Askeri Tıbbiyenin bahçesinde ilk önce İbrahim Temo, İskak Sükuti, Çerkez Mehmet Reşit, Abdullah Cevdet adındaki dört tıbbiyeli talebe bir araya geldi; sonrasında bu guruba Cevdet Osman Hüseyinzade Ali Bey, Konyalı Hikmet Emin Bey, Cevdet Osman, Kerim Sebatî, Mekkeli Sabri Bey, Giritli Şefik, Şerafettin Mağmumi ve Selanikli Nazım Beylerin de katılımıyla kuruldu. Cemiyetin, Paris’te, Mısır’da ve İsviçre’de şubeleri açıldı. Kısa zamanda yayıldı, memleketin her bir yanına yayınları dağıtıldı. Daha sonra bu yönetim kadrosuna, Posta memuru Talat Efendi, Cemal Bey ve Enver Bey katılım sağlayacaktır.

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun