Mahpus Kaça Kaça Biter

“Bu dünyadaki insanlar, mum ateşi önündeki üç kelebek gibidir;
ilki ateşe yaklaşmış ve demiş ki; ben aşkı biliyorum;
ikincisi ateşe yavaşça kanadıyla dokunmuş ve demiş ki;
aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim;
üçüncü kendini ateşin ortasına atarak;
yanarak kül olmuş.
Gerçek aşkı sadece o bilir..” (Bab’Aziz)

Yazının anlaşılırlığı için yukarıdaki şiir-öyküyü aklınızda tutmalısınız. İki romandan söz edeceğim size çünkü. Ateşin ortasında kalmış iki yazarın küllerin içindeyken yazdıkları iki romandan…

“Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemlidir” belirlemesi; şiir, öykü, deneme, roman ve / veya hangi yazın disiplini için olursa olsun temel bir belirlemedir. İşin olmasa olmazıdır. Yoksa edebiyat dışı bir ucubeye dönüşür ortaya çıkan metin. Son bir yılda okuduğum onca roman arasında, bu belirlemeyi ters yüz eden; anlatılan şeyi, nasıl anlatıldığının da önüne geçiren ve bu yönüyle ilginç kılan iki roman adı söyleyebilirim size: biri, Hüseyin Can Akyıldız’ın Fransızcadan dilimize çevirdiği, Sel Yayınları’ndan okura ulaşan Gabriel Chevallier’in “Korku” adlı romanı; bir diğeri ise Mehmet Kılıç’ın Dorlion Yayınlarından elimize ulaşan “Mahpus Kaça Kaç Biter” romanı.

Korku kitabı ile Mahpus Kaça Kaça Biter kitabının ortak özelliği; Okurun ezici çoğunluğunun içinde olmadığı, yaşamadığı, hiç bilemediği; önyargılar izin verse bile dışarıdan bir takım anlatımlarla veya birtakım akıl yürütmelerle anlaşılması ve / veya kavranması güç, hatta olanaksız olayları görünür kılması, görüntüye getirmesi… Bu kadar mı? Değil, kuşkusuz. Ya vicdanlarına yeniliyorlar, ya boyut katıyorlar ya da yeni bir vicdan sunuyorlar okura romanların ikisi de. Ve okur; “öteki gözümle gördüm gerçeği / şaşakaldı iki gözüm” deyiveriyor farkına varmadan.

Bu yazı esas olarak, “Korku” romanına kısa bir değininin ardından Mahpus Kaça Kaça Biter romanı hakkında kişisel etkilenimleri dile getirmeyi amaçlamaktadır. Yazının amacı söz konusu romanı özetlemek, eleştirmek veya bir tanıtım yazısı şeklinde ele almak değil.

Rusya-Ukrayna Savaşı’nın yeni çıktığı günlerde okuduğum “Korku” adlı romanın yazarı; I. Dünya Savaşı sırasında Almanlara karşı cephede savaşan; savaşın bütün akıldışılığını, gereksizliğini görüp ortaya çıkaran, vahşeti bütün boyutlarıyla ele alan ve tahlil eden, görünür kılan; savaşın doğaya, insan ruhuna, insan psikolojisine etkilerini kendi küllenmiş bedeni üstünden okura çok ama çok başarılı bir anlatımla yansıtan – yaşatan bir Fransız… Romanı bitirince, iyi ki bu adam savaştan sağ kurtulmayı başarmış dediğimi anımsıyorum. Kaç gün kendime gelemedim, kim bilir! Romanla ilgili, toplamımda önemli yer tutan Tolstoy’un Savaş ve Barış romanının ne kadar önünde veya ne kadar arkasında olduğuna ilişkin bir kıyaslamaya girecek değilim kuşkusuz. Ancak romanın, bugünkü savaş karşıtlığımın, doğa katliamlarına karşı duruşumun “Korku” romanı ile birlikte son şeklini aldığını, daha bir belirgin kıldığını söyleyebilirim. Ama bunun, romanının ağırlığını ve insanlık değeri açısından taşıdığı önemi ifade etmeye yetmeyeceğini de bilirim.

İlginçtir, hem “Korku” romanını hem “Mahpus Kaça Kaça Biter” romanını bitirdiğimde aralarında pek bir ilgi olmasa da Osman Akınhay çevirisiyle, Everest Yayınları’ndan Türk okurlara ulaşan Ernesto Che Guevara’nın Motosiklet Günlükleri’ni düşündüm bir süre. Che Guevara Tıp Fakültesini bitirip doktor olduğunda varlıklı sayılabilecek bir ailenin çocuğu olmamın da etkisiyle serseridir biraz. Arkadaşıyla motosiklet sırtında Latin Amerika’yı dolaşırlarken köylülerin nasıl topraksızlaştırıldığını, halkın nasıl yoksullaştırıldığını ayrımsar… Bu yolculuk Che Guevara’ya insanlığın kurtuluşuna dönük bir vicdan uzatır. Onu insanlığın oğlu yapar. Motosiklet Günlükleri’ni de bu iki romanın okura böyle bir vicdan uzatacağı yönünde bir çıkarımla düşünmüş olmalıyım. Neyse!

“Mahpus Kaça Kaç Biter” romanını, 12 Eylül işkencelerinden geçmemiş, insanlığın bu en ayıplı süreçlerinden birini yaşamamış, yine 12 Eylül koşullarında ve devamındaki süreçte cezaevlerindeki insanlık dışı uygulamalara maruz kalmamış biri yazabilir miydi? Yani ateşin ortasında kalmamış, küllenmemiş biri… Yani Mehmet Kılıç’tan başka biri demek istiyorum… Bunu çok düşündüm. Günlerce… Bir de tanışıp dost olduk Mehmet’le bu süreçte… Neler koptu içimde, neler devrildi, neler yeşerdi… Hangi acılar geldi buldu beni, nasıl yaraladı, nasıl ayağa kaldırdı, nasıl sağalttı yeniden. Biliyorum, anlatmam için hem sözcükler fazla, hem de yetersiz. Romanı bitirdiğimde “Korku” romanının yazarı Gabriel Chevallier için söylediğim şeylerin aynısını söyledim Mehmet Kılıç için de: İyi ki Mehmet Kılıç da insanlığın, en insanlık dışı uygulamalarından, insani hiçbir değerle uzak yakın ilişki kurulamayacak kabalıklarından, hiçbir vicdana sığmayacak ve kimse için reva görülemeyecek o işkencelerden sağ çıkmayı başarmış.

Bu yazıyı yazarken Prag’daki işkence aletlerinin sergilendiği müzeyi gezmeyi kabul etmediğim geldi aklıma. Bana rehberlik eden arkadaşıma: Bunu kaldıramam, insanlığın bu yöndeki zekasına tanık olmak istemiyorum diyerek geri çevirmiştim önerisini.

Düşünen, düş kuran, soran, sorgulayan, itiraz eden; adil, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir ülke hayali kuran gençlerine; “Büyüyüp on yedine geldiğinde idamlar alınacak sana” demekten öte bir şey sunamayan bir ülke burası. İnsanları dinle, milliyetçilikle ve sözle besleyerek geleceği elinden alınan bir ülke… Kadim devlet kültürümüzde susturma, sindirme, gerekirse yok etme hakim. Daha dün sayılır; sokağa çıkan kadınların başına gelenleri anımsayın. Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine yapılanları anımsayın. Eşit yurttaşlık hakkı isteyen Kürt gençlerin neyle suçlandığını anımsayın… Doğasına sahip çıkan yurttaşlara neyin reva görüldüğünü anımsayın… Daha bir sürü şeyi anımsayın. Daha bir sürü şeyi…

12 Martlar, 12 Eylüller, Roboskiler, Kahramanmaraşlar, Sivas, Suruç, Ankara Gar Katliamları gibi katliamlar niye yapıldı, yenileri neden tezgahlanıyor sanıyorsunuz! Deneyimli ve dikkatli okurlar açısından “Mahpus Kaça Kaça Biter” romanında bunların yanıtlarını da bulmak olası. Bugünleri görünce, bir ayağı topal cumhuriyetin bile insanlara çok görüldüğünü düşününce; adaletin, hukukun rafa kaldırıldığı hayatın her alanında kendini hissettirince; işkencelerden geçirilen, mahpuslarda çürütülen gençlerin bir bildiği varmış; onların bağımsızlık, eşitlik, özgürlük gibi sloganları hiç de boşuna değilmiş diye geçiriveriyorsunuz içinizden. Bir hüzne kaptırıyorsunuz kendinizi.

Mehmet Kılıç’ın yazdığı anı / romanı okurken sık sık Norveç’te yaşayan bir Türk’ün, Türkiye ile Norveç’i kıyaslaması takıldı aklıma. Şöyle diyordu:

“Burada nüfusun % 15’ini yazarlar, şairler, ressamlar, heykeltıraşlar, müzisyenler, bilim insanları, doktorlar, gazeteciler, hukukçular, öğretmenler, kitapseverler, kısaca aydın kesim oluşturur. Bu aydın kesim toplumsal hayatı belirler Norveç’te. Burasının her bakımdan dünyanın refahı yüksek ülkelerinden biri olmasının nedeni bu. Türkiye’de bunun tersi bir durum var. Oradaki aydın kesim sosyal hayatı belirlemekten uzaklaştırılmıştır. Deyim yerindeyse yalıtılmıştır. Ülke yönetimde bu insanların hiçbiri yoktur. Ülkeyi yönetenlerin haline bakarsanız anlarsınız zaten. Devlete çeteler, mafya, uyuşturucu baronları çöreklenmiştir… Böyle bir ülkede hukuk geçmez, adalet işlemez. Hatta muktedirler kendi yaptıkları yasaları bile tanımazlar. Baskıdan, şiddetten başka bir dil olmaz böyle bir yerde. Söylemek bile insanın ağrına gidiyor ama, Türkiye’de düşünen birinin başına gelmeyen herhangi bir şey kalmaz kolay kolay. Hele bir şeylere muhalif ol, görürsün başına gelecekleri… En azından “terörist” damgası yersin. Sonrası malum: Cezaevi, sürgün, işkence, ölüm… Yıllardır yakınlarının kemiklerine olsun ulaşmaya çalışan Cumartesi Anneleri’nin durumu, zindanlarda rehin tutulan siyasiler, onların içinde sağlıkları bozulan siyasilerin bırakın salıverilmesini doktora dahi çıkarılmayışı Türkiye’nin hazin fotoğrafıdır ne yazık ki…”

“Mahpus Kaça Kaça Biter” romanı bir kurgu olsaydı keşke diye geçirdim içimden çoğu kez. Ama bir kurgu olmadığını söyleyeyim peşinen. Mehmet Kılıç’la da konuştuk bunu. Belki bazı isimler değişik; o kadar. Romanın kahramanları olan tutsakların her biri ya doktor, ya mühendis, ya avukat, ya öğretmen olacaktı hayat başka türlü olsaydı. Ama onlar ülkeleri için bir şeyler yapmalıydı. Türkiye’nin en zeki çocuklarının ülkeleri için bir şeyler yapması gerekiyordu çünkü. 12 Eylül’le birlikte kuşatma altına alınan o insanlar ülkesinin çıkarlarını kendi çıkarlarının önüne koyan düşbazlardı.

Kitap, 12 Eylül sonrasında onların cezaevlerindeki yaşamlarını, cezaevi koşullarının iyileştirilmesi için verdikleri mücadeleyi, ortaya koydukları direnişleri; seslerini dışarıya duyurmanın son seçeneği olarak başlattıkları açlık grevlerini, cezaevi yönetimlerinin insaf ölçülerini aşan dayatmaları karşısında oradan kaçış planlarını, tünel kazmalarını, yaratıcılıklarını, inanılmaz sabırlarını, emeklerinin boşa çıkması halinde bile sönmeyen özgürlük düşlerini, Dostoyevski’nin “Hayat her yerdedir” sözünü doğrularcasına aralarında geliştirdikleri o muhteşem dayanışmayı, sarsılmaz güveni, dostluğu, fedakarlığı, yoldaşlığın tüm hallerini, olaylar sırasında aralarında yaptıkları esprileri konu alıyor. Sizi işkence sırasında öldürülen, sakat bırakılan devrimcilerle, gardiyanlar ve askerler tarafından tecavüze uğrayan kadın mahkûmlarla yüz yüze getiriyor. İdam edilen, gözaltında kaybedilen çok sayıda yurtsever hakkında bazı sorular sormayı geçiriyorsunuz içinizden ister istemez.

“C-Blok Müşahedesindeki tutsaklar, her türlü eşyayı yığarak barikatı sağlamlaştırdılar. Gaz bombası atılabileceği olasılığına karşı battaniyeleri, havluları ıslattılar. Islak havluları boyunlarına bağladılar. Havalandırmaya doluşan jandarmaların küfürnameleri ortalığı ayağa kaldırdı. ‘Allah Allah Allah’, ‘İbneler’, ‘Goministler’, ‘Bölücüler’, ‘Birazdan ananızı s…ceğiz’, ‘Geberteceğiz ulan hepinizi!’, ‘Gırtlağınızı keseceğiz ulan, adi müptezeller’, ‘Orospu çocukları!’ …” (S:200)

“Sivil ve askeri yöneticiler saldırı dönemlerinde cellat, anlama masasına oturduklarında papaz rolünü oynuyorlar’ dedi. Pencerenin camını açarak konuştu:

‘Albayım Viyana Seferi’ne mi çıktınız?’

Albay, kendisine seslenildiğini duymamış gibi, bu soruya sesli karşılık vermek istemedi. İkinci kat penceresindekilere emretti:

‘Size tam üç dakika düşünme süresi veriyorum’ …” (S:201)

“Üç dakikanız doluyor. O barikatı açmazsanız, operasyonun başlaması emrini vereceğim.”

“Bizi barikat kurmak zorunda bırakan sizsiniz. Bu barikat , saldırganlığınıza engel olabilmek amacıyla kuruldu.”

“Asker başla!” (S:202)

“Ötekilere bırak
Güneşi karşılamayı
Nasıl, nasıl ama nasıl isterdik
İsterdik biz de yaşamayı…” ( S:128)

Dört duvar ve demir kapılar arkasında kalan hayatlardan bir yankı belki de “Mahpus Kaça Kaça Biter” romanı. Sömürüye, soyguna karşı çığlıkları o hayatların… Bağımsız Türkiye isteyenlerin nasıl susturulmak istendiğine ilişkin dramatik öyküler… İşte size yanan birinin küllerinden ulaştırdığı ses. Sesler… Peşinen şunu söylemeliyim: Bildikleriyle yetinen, önyargılarıyla davranan biriyseniz bu romanı okumaya ihtiyacınız olmaz. Başkalarının acılarına seyirci kalma alışkanlığınız varsa okusanız da size dokunmaz. Ülkenin geldiği / getirildiği noktayla bir meseleniz yoksa da zaten okumaya “değmez” bu roman. Bu roman kendi doğal halini birkaç eşik birden atlamış olanlara göre biraz da. İnsan olmaya kendinden başlayanlara... Çünkü insan olmak doğuştan kazanılan bir edim değil.

Bu yazıyı kaleme alırken romandan sık sık alıntılar yapmayı düşünmüştüm aslında. Öyle olmadı. İyi ki de olmadı. Kalemimin arkasına düşünce de böyle bir şey çıktı. Küller içinden yayılan bir çığlığı yüreğimin rüzgarıyla yüreklerinize düşürme denemesi de diyebilirsiniz bu yazı için. Çok eksikli olmama rağmen en azından niyetim buydu.

Adı, Sabahattin Ali’nin şiirlerindeki bir dizeye öykünerek ortaya çıkan romanda bazı kısaltmalar dipnot düşüp açıklanmamış. Yer yer anlatım sıkıntıları yok değil. Bunları hiç mi hiç önemsemedim nedense. Görünür kıldığı, görüntüye getirdiği gerçeklikle yetindim. Ne anlatıldığı önemli bu romanda çünkü… Kimin anlattığı… Nasıl anlatıldığı konusunda da aman aman çok büyük sorunlar yok aslında. Öncelikle romanın bana sunduğu vicdana şükran borcum var. Kaldı ki yüzlerce, binlerce baskı yapıp okunmasını istediğim bu romanın bundan sonrası için sözünü ettiğim eksiklikleri giderilmeyecek cinsten değil.

“Haramilerin saltanatını yıkacağız / Bekle bizi İstanbul!”

Hayrettin Geçkin

Not: Mahpus Kaça Kaça Biter, Mehmet Kılıç, Anı/roman, Dorlion Yayınlar, 2. Baskı, 2020, 336 sayfa.

 

12 Eylül’ün Acı Tarihçesi Saymakla Bitmez…

Eylül Seksen

Komşu Duvarı – Vicdan Efe

 

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun