Köy Enstitüleri Anmasında Yaptığım Konuşma / Çanakkale

“aşkla eğitilmelidir çocuklar / aşkla sevilmek güzelleştirir onları / aşkla korunur inandım buna / bir ülkenin bağımsızlığı”

Bu dizeler Köy Enstitüleri’nden yetişmiş, adı İda ile özdeş, kendisiyle dostluk yapmış olmaktan onur duyduğum Türkiye’nin önde gelen şairlerinden merhum Ahmet Uysal’a ait. Onun bu dizeleriyle selamlamak istedim sizleri…

Merhaba!

Uzaktan bir amcamız vardı. Aklım erdiğinde öğrendim onun köy enstitülerinden yetişen bir öğretmen olduğunu.

Yazları bir iki aylığına da olsa çoluk çocuğunu alır, köye gelirdi.

İlkokul birinci sınıftan 2.sınıfa geçtiğim seneydi; yine köye gelmiş, annem onlara hoş geldine giderken, yaramazlık yapmayacağıma dair söz verince beni de yanında götürmüştü.

Oturduğumuz odadaki masanın üzerinde gazeteler, kitaplar vardı. Gazetelerdeki resimler, yazılar fazla ilgimi çekmedi. Ama kenarda duran, yaza yaza kısalmış, üzerinde D.M.O harfleri bulunan bir kalem ilişti gözüme.

Anneme verdiğim sözü unutarak o kalemi aldım ve gazetelerden birinin kenarına bir şeyler çiziktirmeye başladım.

Annem görünce müdahale etmek istedi. Ancak hemen bir amca devreye girdi.

Yanıma geldi, sevecen bir şekilde saçlarımı okşadı ve olanca şefkatiyle; “Kusura bakma, lafa dalıp seni unuttuk.” dedi. Ardından da çantasından sarı yapraklı ince bir defter ve bir de ucu açık ama hiç kullanılmamış, güzel mi güzel bir kalem çıkararak önüme koydu. Elimdeki kalem için; “Bu okulun kalemidir, yani devlet malı yavrum! Onu okulla ilgili işlerde kullanıyorum.” diyerek benden aldı. Verdiği defterin ilk sayfasına bir kuş resmi, bir ağaç resmi yaptım. Denizi hiç görmediğim halde büyük harflerle tutup bir de deniz yazdım.

Ayrılacağımız sıra defteri, kalemi teslim etmek istedim kendisine. “Sende kalsın.” dedi. Yaz tatilinin başladığını kastederek, okul bitti, artık ödevim yok dedim. “Olsun” dedi. Peki bu kalemle ne yapayım, bu deftere ne yazayım, diye sorduğumda; “Aklına gelenleri, düşündüklerini, gördüklerini, hayal ettiklerini…” dedi. Yüzüne yayılan tatlı bir gülümseme eşlik etmişti bu söylediklerine. Eşelesem benim şairliğimin, yazarlığımın izleri ta o zamanlara kadar uzanır…

İlkokulu Köy Enstitüleri’nden yetişmiş bir öğretmende okudum. Bunun nasıl önemli bir şey olduğunu yaşamım ve öğretmenliğim boyunca hep hissettim. Diyeceğim Köy Enstitüleri’nden kalma ışıkta keşfetmeye başladım kendimi. Dünyayı o ışıkta anlayıp anlamlandırmaya çalıştım.

Daha öğretmen okulunda öğrenci iken, okulumuzu ziyarete gelen Cılavuz Köy Enstitüsü’nden yetişmiş Yazar Ümit Kaftancıoğlu ile edebiyat öğretmenimin özel girişimi ile tanıştırıldım. Bu, kişisel tarihimde müthiş bir olaydır.

Anadolu aydınlanmacılığında büyük yer tutan, edebiyatımızdaki yeri asla hiçlenmeyecek, Köy Enstitülerinden yetişmiş Mahmut Makal, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Adnan Binyazar, Behzat Ay, Emin Özdemir, Hatun Birsen Başaran, Pakize Türkoğlu, Yusuf Ziya Bahadınlı, Sami Gürel gibi yazarlarla bire bir tanışmasam da onların kitaplarını büyük ölçüde okuduğumu söyleyebilirim size.

Ünlü öykü yazarı Osman Şahin’le bir süre aynı ilde öğretmenlik yaptık. Bir öykü jürisinde birlikte yer aldık. Fakir Baykurt’un Efkar Tepesi adlı romanında doğduğum köyün adı da geçer. Kendisiyle tanışma anı ve yaptığımız sohbetin sıcaklığı yüreğimin her yerinde.

Keşke Köy Enstitüleri’nden yetişmiş, henüz hayatta olan aydınlanmacı Yazar Hasan Kıyafet’i, sözcükleri göğsünde uyuttuğundan söz eden Şair Osman Bolulu’yu, onuruna düzenlenen şiir yarışmasında Düş Lekeleri adlı kitabımla ödülünü aldığım, şiirleri İda eteklerinde boylanan Şair Mehmet Başaran’ı tanıdığım gibi; “Bizim sıcağımız Akdeniz sıcağı canım /Yunus Emre sıcağı / Pişirir ekmeğimizi yakmaz / Toprağımız / Halk toprağı kimseyi ekmeksiz bırakmaz” diyen ve aynı zamanda bir taşlama ustası da olan Şair Ali Yüce’yi de tanıyabilseydim. Kuşkusuz Köy Enstitülü şairler ve yazarlar bu kadarla sınırlı değil. Ben bir kaçının ismini anmakla yetindim sadece.

 

“Gündüzlerinde sömrülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” insanlık hayalimin kökleri, Köy Enstitülü öğretmenleri tanımamla ve oralardan yetişmiş yazar ve şairlerin yapıtlarını okumamla çok ilgili… Kuşlara çekinmeden uçabilecekleri bir gökyüzü ısmarlama arzum kaynağını onlardan alıyor… Ağaçlarla, börtü böcekle, sularla kardeş yaşamamın ve insanlığın oğlu olmamın sırları onlara kadar uzanıyor.

Köy Enstitüleri ile ilgili çok şey anlatılabilir kuşkusuz. Ama zaman dar. Ancak izniniz olursa, bilim insanlarının derslere girdiği, Ruhi Su ve Aşık Veysel’in müzik dersleri verdiği Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne yolu düşen ulu şairlerimizden Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun küçük bir anısına yer vermek isterim. Şöyle diyor Bedri Rahmi Eyüboğlu: 

“Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne gitmiştik. Okulun hayvanlarını barındıran ahırda bir çocuk gördüm. Gece nöbeti ona düşmüş, elinde kitap vardı, dalmıştı. Shakespeare okuyordu. Okuduğunu nasıl kavradığını, ertesi gün oynadıkları piyeste gördük.

Mozart, Vivaldi, Beethoven dinliyorlar; Gorki, Tolstoy, Zola okuyorlardı. Molieré’in “Kibarlık Budalası”nı, Sofokles’in “Kral Oedipus”unu, Gogol’un “Müfettiş”ini sahneliyorlardı.”

Söyleyeceğim şu olabilir: Adil, demokratik, çağdaş ve özgürlükçü bir ülke hayal eden yurtsever insanların önünde sağlıklı bir gelecek kurmak gibi ödev duruyor bugün. Kısa süren Köy Enstitüleri deneyimi ve oralarda yetişen değerlerimiz bu açıdan çok ama çok önemli birikimdir.

Köy Enstitüleri’ni kuran, emek veren , o okullarda okuyan, köylere ışık götüren ve bugünse Köy Enstitüleri’ni şehir enstitülerine sentezleyen herkese selam uçurmak istiyorum. Konuşmamı Köy Enstitüleri’nin mimarı Tonguç Baba için yazdığım şiirle bitireceğim:

Aklının ve yeteneklerinin sınırlarına doğru yola çıkardı onları / bir kibrit çöpünün yaydığı ışık / ortalığı aydınlatmaya yetmese de / gittiği yerlerde fark edeceklerdi çevrelerini saran karanlığı/ ve üstesinden geleceklerdi

Sakın hafife almayın / yarım kalan bir uyanışın öyküsü bu / ilk o keşfetti, çocukların elleriyle de düşünebildiklerini / ve tamamlanmadığına inandıklarını dünyanın

Başka türlü olabilirdi her şey / eşit, özgür, kardeşçe / bizimdi çünkü bu topraklar / bu topraklar bizimdi

Bozkırda açan bir çiçeğin güzelliğiyle şekilledi onları / insanı ve doğayı sevmenin hevesiyle /
her birinin kalbinde koca bir Mustafa Kemal vardı

Kitapların kokusu taşınmaya başlandı her köşesine yurdun / bir tür karınca işçiliği / bir şelale gibi akıyordu aydınlık her yana / kurmak çok yakındı yarını / fakat, fakat…

Bu yüzden seni / işte bu yüzden / içimde / adresine teslim edilmemiş bir mektup gibi taşıyorum Tonguç Baba / bir tohum gibi çoğaltıp / serpmek için yeryüzüne.

17 Nisan 2022
Hayrettin Geçkin

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun