İnsan Bir Gemi – Murat Cem Miman

İnsanlar anne babalarının, büyükannelerinin, dedelerinin nasıl, nerede yaşadıklarını hep merak eder. Çoğu zaman istekle dinlemeye, öğrenmeye çalışır. Hele çocuklukta tam bir masal tadındadır bu anlatılanlar. Hangimiz büyüklerimizin dizine yatıp, onların çocukluklarını dinleyerek, hayaller kurarak uykuya dalmadık ki… Büyüdükçe tadı azaldı mı? Birçoğumuz için tam tersi oldu, daha da meraklandık, sorduk, soruşturduk, araştırdık.

İşte Murat Cem Miman birçoğumuzun isteğine yanıt vermek istemiş, büyülü bir dünyanın kapılarını aralamış, “İnsan Bir Gemi”yi yazmış. Sadece mazisini arayanlar için değil, yaşadığı kentin geçmişini de arayanları da unutmamış. Halil Rıfat Paşa’dan çıkmış yola, sokak sokak dolaşmış. İlla oralarda çocukluğu geçmiş olanları değil, İzmir’in herhangi bir semtinde, herhangi bir sokağında yaşamış olanları da derinden düşündürecek, geçmişe taşıyacak, hayalini kurduracak denli canlı yazmış. Halil Rıfat Paşa’nın sokakları olmuş İzmir sokaklarının temsilcisi, simgesi… Ne de güzel olmuş.

Hep söyleriz ya, “Nerede o eski komşuluklar, arkadaşlıklar?” diye. İşte bu romanda karşımıza çıkıveriyor, yanı başımızda bizimle birlikte can buluyor hepsi. Şimdilerde aklımıza bile getiremeyeceğimiz yalın, sade bir yaşam içinde gelişen sevgi dolu bağlılıkları ancak yaşı elli – altmışın üzerinde olanlar anımsayabilecekler. Daha genç olanlar ise belki de dudak kıvırıp geçecekler, ama olsun, en azından böyle günlerin varlığını duyumsama olasılığı bile değer.

Romanda vurgulanan sadece sokaklar ve komşuluklar mı, en önemli konulardan biri de toplumsal kültürümüze en az otuz – kırk yıl damgasını vurmuş olan yazlık, kışlık sinemalar… Yine yaş konusu gündeme gelecek ama ne yapalım, okuyunca duygularım depreşti. Oturduğumuzda gecenin sonu gelene kadar çoğumuzu rahatsız eden tahta sandalyelere karşın unutamadığımız güzellikteki filmleri tekrar tekrar izlemez miydik? Yenisi geldiğinde koşa koşa gitmez miydik? Henüz çılgınca kalabalıklaşmamış kentlerimizdeki serin yaz akşamlarında sırtımızda hırkalarımız, montlarımızla kimi geceler eve titreyerek dönmez miydik? Siyah beyaz büyülü dünyanın dünya güzeli ve yakışıklı oyuncuları hayallerimizi süslemez miydi?

Ne güzel anlatmışsın Murat Cem Miman, bizi nasıl da geçmiş günlere götürmüşsün… Konu sinemalar olunca Kemeraltı da Basmane de sahnenin içinde yer alıyor. Hâlâ var olan tatlıcılar, lokantalar, sokaklar okuyucuyu konunun içine alıveriyor. Birçok bina yıkılıp yenileri yapılsa da arada duran tek tük eski yapılar sokakların belleğini bugün de canlı tutmaya çalışıyor.

Söylemeyi unutmayalım, roman kahramanları arasında ırk ayrımı diye bir şey yok. Türk’ü, Musevi’si hepsi bir arada yaşıyor. Aynı sokakta, aynı evde, aynı ailede. Gelenekler birbirine karışmış, yaşamlar içi içe geçmiş. Kimse kimsenin ne olduğuna, nereli olduğuna bakmıyor, sadece insan olduğuna bakıyor. Elbette mutluluklar da iç içe… Ama ne oluyorsa oluyor, ellili yılların sancılarını hep birlikte yaşıyoruz, siyaset denen ucube işin işine giriyor, kutuplaşmaların acılarını uzak yıllardan bakınca daha ibretle izliyoruz. Belki de “Biz bunları gerçekten yaşadık mı?” bile diyesimiz geliyor. Araya kırgınlık girmiyor belki, ama toplum yara alıyor mu, ne çare alıyor… Ve o yaralar depreşiyor, derinleşiyor, bugünün kültür yalnızlığının yolunu açıyor. Bu elbette bambaşka ve özel bir tartışma konusu ama işte o başlangıçlar, “Keşke olmasaydı”lar insanın aklına geliveriyor, ne diyelim…

Ve en canımızı acıtan konulardan biri; bir zamanlar İzmir’den İstanbul’a gemiyle gidilirdi. Limandan yolcular uğurlanır, güvertede kamarada keyifle yolculuklar yapılırdı. Şimdilerde ülkemizde yolcu gemisi var mı? Ben olduğunu bilmiyorum, bilen varsa söylesin. Üç yanımız deniz, gemi yolculukları sadece romanlarda kaldıysa yazık bize…

Denizin serin esintisini yüzümüzde duyumsayarak yapılan yolculuk sonrasında ellili yılların İstanbul’u ve gazino yaşamına değinmek de güzel sahnelerden biri. O yılların olmazsa olmazı Zeki Müren ve sahnesi… Yemekler yenmiş, masalar toplanmış, “Sanat Güneşi” sahneye çıkacak. O çıktığında asla çatal bıçak sesi olamaz, garsonlar ortalıkta dolaşamaz, şarkılar huşu içinde dinlenir. Alın size bir geçmiş yıllar özlemi daha…

Romanın ana karakterleri olan “pursantaj memuru” İbrahim ve Sare romanı baştan sona sürükleyip götürüyor, çevresindeki aileleri, komşuları, akrabaları ile birlikte. Okur da onlarla birlikte bu büyük ailenin bir parçası gibi duyumsuyor kendini. Onlarla birlikte seviniyor, onlarla birlikte hüzünleniyor.

Diğer tiplemeler de çok yakışmış, dönemini anlatan, simgeleyen önemli kişiler var. Birinden özellikle söz etmek istiyorum: Davut Bakıralanı… Zaman zaman romana nefes aldırıyor, geleceğe çok inanan, bilgili, araştırmacı, hayalci ama asla uçuk değil. O yıllarda insana şaşırtıcı gelse de bu gün okuyucuyu çok farklı olarak gülümsetiyor, okuyunca daha iyi anlaşılacak.

Kalemine sağlık Murat Cem Miman… 

M Osman Akbaşak

 Not: Yazılarımın tamamını okumak için bloğuma buradan ulaşabilirsiniz.

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun