Hazreti Marsuvani

Osmanlı zamanında memleketin birinde bir tekke varmış. Kurucu (pir) şeyhinin mezarının hemen dibindeki bu tekkeye ülkenin her yerinden akın akın müritler gelir, oluk oluk para akarmış. Tarikatin huysuz mu huysuz, ama bir o kadar da nefesi kuvvetli bir şeyhi varmış. Talebeleri, müritleri o kadar çokmuş ki adamcağız, uçmasa bile müritleri uçuracak.

Bu şeyhin bir müridi varmış, 20 yaşında tekkeye giren. Zavallıcık 20 sene dergaha hizmet etmiş, okumuş, üflemiş, beş vakit namaza bir on vakit de kendi eklemiş; ama fos… Bir türlü erememiş adam. İşte o zaman şeyhi adama “Defol, git!” demek zorunda kalmış. “Defol, senden ne köy olur ne kasaba, var git memleketine, bizi meşgul etme artık!”

Adam ağlamaklı bir şekilde “Ya şeyh hazretleri, benim memleketim yaya olarak bir haftadan uzun. Bu fena zamanda ben nasıl giderim bu kadar yolu? Bari himmet edin, bir katır veya eşek versinler bana!” demiş.

Şeyh, adamlarına dönmüş, “Ahırda bir Marsuvan var, verin ona binsin gitsin!” demiş. Adamcağız ahıra inince bir de ne görsün? Marsuvan dedikleri bir koca eşek, öldü ölecek. Yaşlı, uyuz bir merkep. Şeyhine kızmış tabi adam, kendisine böyle ölmek üzere olan uyuz bir eşeği layık gördüğü için, ama ses etmemiş. Binmiş Marsuvan’a dıgıdık dıgıdık iki gün boyunca yol tepmişler, iki gün boyunca adam mı eşeğe binmiş, eşek mi adama belli değil. Ama hiç olmazsa ıssız dağ başlarında can yoldaşı olmuşlar eşekle, derken dördüncü gün gelip çatmış, zavallı eşek dayanamamış adamın suratına “zoorrt” diye bir yellendikten sonra nalları dikmiş.

Zavallı derviş eskisi eşeği kurda kuşa yem etmeyi içine sindirememiş. Bir çukur eşip gömmüş zavallı hayvancağızı. Üstüne de yığmış taşı toprağı, başlamış gözyaşı dökmeye. Belki de hayatında ilk kez bir ölünün ardından ağlıyormuş adam. Ağlarken de “aah Marsuvan, vaah Marsuvan” diye dövünüyormuş.

İşte tam o anda oradan geçmekte olan çok zengin bir ticaret kervanı adamı görmüş. kervancıbaşı “Çağırın şu zavallıyı, soralım bakalım neden ağlar bu dağ başındaki taze mezarın üstünde?” Adamı yaka paça çıkarmışlar kervancıbaşının yanına. Adam büyük bir korkuya kapılmış tabi. Kervancıbaşı durumu sorunca da üfürüvermiş yalanı: “Ey kervancı ağalar, Allah’ın izniyle yolları gözetleyen, himmetiyle kervanları koruyan şeyhim marsuvani hazretleri sabah ruhunu teslim eyledi, bir garip gibi bu mezarda yatıyor. Bana nefes etti ölürken, şimdi bu dağ başında yatar, ona ağlarım.”

Kervancılar tabi üzülmüşler, ama çok geçmeden aralarında para toplayıp adamın avucuna saymışlar. E ne de olsa kervanları himmetiyle nefesiyle koruyan mübarek burada yatıyor. Demişler ki: “sen bu parayla buraya bir türbe, dergah, tekke, külliye yaptır. Biz dönüşte bir bu kadar para hem de mürit yollarız sana!”

Adamcağız uyanmış birden, tarikat marikat ayaklarının ne olduğunu anlamış olacak ki başlamış faaliyete. Paralarla bir güzel donatmış o dağ başlarını. Kervancılar da gittikleri her yerde öyle bir ballandırmışlar ki Marsuvani Hazretlerini, onun nefes verdiği mübarek şakirdini… İki yıl içinde zavallı eşeğin mezarında neredeyse bir tarikat imparatorluğu kurulmuş. Yüzlerce mürit, binlerce insan dergah ve çevresine doluşmuş, ünü ülke sınırlarının da dışına taşmış Marsuvani Hazretlerinin. Her ülkeden tarikat ermişleri, pir, şeyh hacca giderken gelip Marsuvani Hazretlerinin mezarına yüz sürer, onun halifesi olan bizim derviş eskisinin elini eteğini öper öyle geçermiş oradan.

Bizim derviş eskisinin ilk şeyhi (hani kovmuştu ya adamımızı…) de müritleriyle beraber hac yolculuğuna çıkmış. Müritleri “şeyhim, uğrayalım şu mübarek Marsuvani dergahına, bir yüz sürelim izninizle” deyince çok bozulmuş, ama ne çare, biliyormuş ki Marsuvani Hazretleri mürit sayısı, ünü ve gücü baz alındığında kendisini hayli hayli geçermiş.

Neyse müritleriyle beraber varmışlar türbeye yüz sürmüşler, sonra da şeyhin huzuruna kabul edilmişler… Bizim şeyh bir bakmış ki kapısından kovduğu it-afedersiniz- şeyh olmuş postta oturuyor. Donakalmış. Tabi eski mürit hemen fırlamış, yeni gelenin eline ayağına sarıllmış, “Halvet!” deyu buyurduktan sonra ikisi baş başa kalmış.

Eski şeyh, şeyh Marsuvani Hazretlerinin halifesini takdir dolu bir gülümsemeyle kucaklamış, “Evlat, senden şeyh meyh olmazdı, sen müritliği bile beceremedin, şu işin iç yüzünü bana anlat hele!” eski mürit boynunu bükmüş, “Şeyhim, senin dergahından çıktıktan sonra böyle oldu böyle oldu…” diye başından geçenleri anlatmış.

O anlattıkça eski şeyh katıla katıla gülmeye başlamış. Gözünden yaşlar döküle döküle, karnını tuta tuta gülüyormuş. Eski mürit, üzülmüş tabi kırgın bir sesle “Şeyhim, neden gülüyorsunuz, bir eşeğin mezarından dolayı şeyh oluşuma mı?” diye sormuş.

Eski şeyh yeni müridinin omzuna dostça bir şaplak atmış:
“Yok evlat yok! Ben ona gülmüyorum. Hani bizim tekkede de bir mezar vardı ya tarikatimizin kurucusu olan şeyh efendinin….”

“Eeee?” demiş “Marsuvani Hazretlerinin Halifesi.”

“İşte o mezarda da bu mübarek Marsuvani Hazretlerinin dedesi yatıyor, ben ona gülüyorum… Sen de benim sırrı mı kimseye söyleme” deyip müridinin sırtına şaplağı indirmiş.

Alıntı yaptığım bu hikayeyi okuyup, Aziz Nesin gelmez mi akla?

“Kıçımla verdim size reverans, bağışlayınız beni ekselans!… Çünkü bir Hz. Dangalak zorla geçmişse başa, kıçıyla selam vermek düşer, her onurlu yurttaşa.” dedi ve

“Utanmaz ve arlanmaz ve tabiatı fevkalade madrabaz ve zekası son derece kıt ve akıldan sakat ve fakat kurnaz mı kurnaz ve lafları dilli düdük ve kendisi hödük oğlu hödük.” dedi. Tüm dediklerini yazmaya vaktim yetmez. Okuyun, okutun ki düşünsün, akıllansın millet. Aziz Nesin, bu ülkede yetişmiş gelmiş geçmiş en büyük toplum sanatçılarından.

Sesli Okumak İsteyenler için:

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun