Yürekte Yanan Ateşin Alevi

Elle tutulmaz, gözle görülmez bir duygunun ifadesini anlatmak için bırakın kelimeleri, koca bir dil yetersiz kalıyorsa, dert dipsiz bir kuyunun zemininden yükselen volkan gibi yakıyordur etrafı. Tabiatın acımasız nefesi olan rüzgâr üfledikçe yanan bir lav ateşi düşmüş demektir yüreğe; soğutmak için dökülen su bile benzin görevi görür.
Devredilemez, satılamaz, atılamaz bir mirastır dertler; sahibinden başkasına sığınamaz.

Sanki durdurulamaz tren zinciri gibi ardına taktığı vagonlarda ya acı taşır ya aşk taşır ya da kaygı…  Akşamın sabaha varması imkânsız gecelerinin neferi de kendisidir, güneşin kayalara çarpan ateşi de… Ah yürek! Acıların feryatlarının dağ yamacından alev yağmuru gibi üzerine düşmesinden mutlu olacak kadar aşağılık ve ateş sever bir kalbin, kendi parçasına düşman hıyanetini de taşır içinde, karanlık inlerde kaybolan, Yerebatan tünelinde şarlayan taşkın sellerin azgın sesini de… Sahipsiz evin anahtarsız kapısıdır yürek; bir ölünün son kalan yadigârı, bir çocuğun gözündeki mutlu yaşlardır.

İnsana ağır gelen kendi parçası, asırların kavgasını taşır içinde. Bu bir beladır! İnkârı mümkün olmayan bir günahtır. Doğuştan bulaşır ama ölünce yok olmaz bir vebadır. Reçetesi bazen mağara duvarında, bazen de gizli mahzendedir. Çöllerde çöl bulutlarında kaybolan da var, deldiği dağın selinde suya kapılan da var. Yılanlar gibi sonsuzca sarılmasını bilen de var, uzaktan öpüşen de…  Muhteşem bir hastalıktır bu! Gül bahçesinde gezdirir, kuşkanadında uçurur. Şarap kazanını kafasına dikerek sarhoş olup kendinden geçen de var, içmeden sarhoş olup deliren de var.
Sonu bilinmez bir yolun duraksız yoludur bu!

Her insanım diyen herkesin herkese iştahla sunduğu nadir organdır bu! “İster gir içinde yaşa yüreğimin, ister bak karşıdan duy nefretimi,” denir. Vermesi bedava, alması bedava, yaşaması ölüm gibi olan tek varlığımızdır bu! Fakat bu varlık hazladır! Verilmeyen her şeyin sahibi olduğunu sanır. İnsanın içine atılan tüm bombalar önce bu organa düşer. İçindeki bombanın her insanda patlaması farklı olur.

Senede bir defa, koşar adım istekli, acımasız ve vahşi duygularla, on bir gün erken gelen, milyonlarca canlının toplu imhası olan, o galaksi hâkiminin küçük isteği, minnacık dileği olan kurban! Yedi kat göğü inleten o feryatları, dinmez acıları içime atıyorken, hainin yaktığı milyonlarca ağacın arşa yükselen nidalarını ağlayarak dinliyorken, cüzdanlı topluluk içinde cüzdansız çocukların açlıktan ölüm acılarını hissediyorken, bu ben, bu alçak ben, bir de üstüne yürek sahibi oluyorum; haninin önde gideniyim!

Kalafattan bakmayı bilmeyen hain insan soyu, toz olacağına kıvırarak inanıyor, ruh kalacağını iddia ediyor. Bre ahmak! Zevkin, egon ve kaprislerin uğruna işlediğin cinayetlerin sayısı yeni bir insan türü yaşatacak kadar fazladır. Bilesin ki, toprak altından sana gelen lanetler, toprak üstünde seni lağım çukuruna atmaktadır. Ben büyük konuşarak, büyük kâhin edasıyla diyorum ki: İçindeki eksik parça bende fazlalıktır, fakat sana veremem, çöpe atarım. Ey insanlık, anlıyorsan beni imana gelme, insana gel! Ben o zaman ayağına köle olurum.

İnanıyorum ki; toplu isyan örgütlenmesi önce kurbanlıklarda başlayacaktır. Köstebek gibi inden ine sesler dalgalanacak! Sonra şu muhteşem olaylar yaşanacak: Köstebekler yeraltından yukarı doğru zıplayacak, kuşlar ok gibi aşağı inecek ve “Kesme beni, öldürme beni, avlama beni, vurma beni…” diyen o kardeşlerimiz, sırtlarına çocukları, ellerine kadınları, önlerine açları ve elbette geçmişin ve geleceğin efendisinin ruhunu alarak durmadan yürüyecektir. Yürüyecekler, koşacaklar, gidecekler, hiç durmadan günlerce gidecekler ve onları gittikleri yerde esir ve köle kardeşlerimiz karşılayacaktır… Fakat bu kalabalık hiçbir vakit kafasını yukarı kaldırıp da, Firavun’dan insaf ve vicdan dilenmeyecektir. Sonrası malum: Yeni bir dünya kurulacak ve işte ben o günden sonra hiç ölmeyeceğim!

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun