Sakız Çiğneme Dersi…

90’lı yıllardı; ülkenin en iyi üniversitelerinden mezun olmuş, ekonomi ve iş alanında çok iyi noktalara gelmiş bir çift; tek çocuklarının iyi bir lise eğitimi görmesini istediklerini ancak bu konuda yönlendirmeye ihtiyaç duyduklarını ve bu nedenle benden yardım istediklerini belirtmişlerdi.

Çiftin çocukları Lise Giriş Sınavlarında, dönemin gözde okullarından birine yerleşmiş, katkılarımdan ötürü de aile ile aramızda iyi ilişkiler gelişmişti. Her karşılaşmamızda eğitimden, ülke sorunlarından, edebiyat ve sanattan konuşurduk. Bu arada çocuklarının da okulu iyi götürdüğünün, derslerinde başarılı olduğunun haberin alırdım.

KENDİ KUYULARINDAN BAKACAK KADAR DERİN

Bir gün çift bana uğrayarak çocuklarının eve kapandığından, okula gitmek istemediğinden söz açıp “yine desteğinize ihtiyacımız var” dediler. Psikolojik yardım aldırın şeklindeki önerime karşılıksa “çocuğumuzun sizden etkilendiğini, sizi unutamadığını biliyoruz, anladığımız kadarıyla da sadece sizinle konuşmayı kabul ediyor, sizden destek istememizin nedeni de bu!”

İş başa düşmüştü. Eski öğrencimle uzun süre konuya girmeden havadan sudan konuştuktan sonra, içinde bulunduğumuz öğretim yılı bitti bitecek, liseyi bitirmek içinse şunun şurasında bir yılın kalıyor şeklinde bir cümle kurarak hem konuyu değiştirdim, hem de sözü kendisine doğru yuvarladım.

Öğrencim; “öğretmenlerinin kendisini heyecanlandıramadığını, kimseye yaşam sevinci katamadıklarını, inandırıcı olmaktan uzak olduklarını, içlerinde doğru dürüst kitap okuyan, sinemaya giden, tiyatro seyreden, resimden, müzikten hoşlanan birisinin bulunmadığını…” söylerken gözleri dolu dolu olmuştu. Belirsiz bir hayal kırıklığı yaşıyordu düpedüz. Biraz yutkunduktan sonra “onlar sadece sıkıcı gerçekleri öğretebilirler bize, hayatı değil” dedi.  Başımı öne eğip çayımı yudumlarken, hüznümü fark etti ve tekrar sürdürdü konuşmasını: “Aslında öğretmenlerimin hepsi derin, dünyaya kendi kuyularından bakacak kadar.” Eğri oturup doğru söylemek gerekirse öğrencimin söyledikleri karşısında şaşkındım. Kolay bir şey değildi ona yol gösterici olmak.

BİR ÜLKENİN EĞİTİMİNİ BOZARSANIZ

Bu söylediğin şeyler sıradan şeyler değil. Sıradan insanın saptayacağı, gözleyebileceği şeyler değil… İtirazdan ziyade bunlar bir şeylerin önermesi açıkçası. Eğitimin yeniden yapılandırılması için yaşamsal zorunluluklar içermekte bu ileri sürdüklerin… Hele hele okulu bırakınca çözülecek şeyler hiç değil dedim ses tonumu biraz düşürerek. Biraz da nasıl çözülmeli şeklinde bir soru katarcasına sözlerime. O anda Köy Enstitülerine ilişkin duyduklarım, okuduklarım bir yel gibi geçti zihnimden. Yetiştiğim öğretmen okullarının kapatılması… Ve bir kitapta altını çizdiğim, beynime mıh gibi çakılan o söz: “Bir ülkenin eğitimini bozarsanız, yıkmaya gerek kalmaz.”

Ders çalıştığımız zamanlar ara ara küçük öyküler anlatıp kısa şiirler okumamdan hoşlandığını unutmamıştım eski öğrencimin. Gözlerine daha derin bakarak şiirsel bir söyleyişle, öyle bir yol bulmalı ki (çiğ kaldı kozasında ipek) diyerek yakınmayalım. Böyle diyerek sözü yine ona doğru yuvarlamış oldum. İçindeki güneşin uyanmaya başladığını görüyordum.

Onlar “salla başı al maaşı” türünden bir görev yapsalar da sen kendini ve aileni düşün, derslerine çalış, okulunu bitirmene bak diyeceğimi sandı. Öyle bir şey demedim. Ama öğrencim sözü oraya çekti:

HER ŞEYİ ÇİVİ ZANNEDENLER

Annem babam da onlardan farklı düşünmüyor ki diyerek söze girdi: “Diyelim okulda ‘Sakız Çiğneme Dersi’ diye bir ders olsa, ailem bu dersin öğretmeniyle konuşmaya gidip durumumu sormak istese, böyle bir ders olur mu diye itiraz etmez; ‘benim çocuğum dersinizden kaç almış’ diye sorar ancak; öğretmenin ağzından onları tatmin edecek bir not aldığımı duyarlarsa da mutlu olup eve dönerler. Şunu açık açık söyleyeyim ki benim okuduğum okulda eğitimin içeriği asla insanlaşma üstüne değil. Burada insan her hangi bir konuda uzmanlaşamaz da ayrıca, sadece bozulur.

Dershanelerin  ‘Emreden mi olmak istiyorsun, emredilen mi?’ sloganıyla birbirlerine üstün gelme yarışının çarklarından bu okullara sıçratılan öğrencileri insanlaşmak beklemiyor ne yazık ki… Bu öğrencilerin pek çoğu buradan üniversiteyi kazanıp mezun olduktan sonra kendilerine, başkalarına ve hayata yabancılaşmış olacaklar. Kendilerine yatırım yapmaktan, kendilerine alkış toplamaktan başka ülküleri de olmayacak. Bir yerlere gelemezler demiyorum, gelirler elbet; avukat, mühendis, doktor, iş adamı ve saire olurlar, çok da para kazanırlar kazanmasına ama insanlaşamazlar. Dahası paranın, malın mülkün uzantısı durumuna düşmekten kurtulamazlar. Çünkü sistem başka türlü olmalarına izin vermez.

Aralarından çıkacak yöneticiler, politikacıları bir düşünün! Ellerine geçirdikleri olanağı çekiç sanıp her şeyi çivi zannederler. Sustururlar, korkuturlar, tehdit ederler. Savaş çıkarmaktan başka bir şey akıllarına gelmez inanın. Ortalığı kan gölüne çevirmeden de asla rahat etmezler. Ses çıkaranın vay haline… Halk da kuzu kuzu itaat eder bunlara, başlarına gelenleri kader sayar. Böylece acı çeker insanlar; kimi nedeninin bilerek, kimi de bilmeden…”

KADİM BİR DEVLET GELENEĞİ…

Kayyım rektör atanmasına karşı Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin direnişinin, onların demokratik tepkilerinin kırılmak ve bu olay üstünden bütün bir ülkenin susturulmak istenmesini düşünürken öğrencimin “izin vermezler!” sözünün birden bire aklıma düşmesi… Günlük yaşamımızı siyasetin zehirlemesi ve giderek siyaset üstünden ülke insanının kirletilmesi, narkoz yemiş hastalara dönüştürülmesi, adeta kendisinden istifa ettirilme noktasına düşürülmesi insanların teker teker… Böyle bir yerde seçim olsa neyi seçeceksiniz ki? Kel başa şimşir tarak! Acıklı bir durum sahiden! Ama bu yeni bir durum da değil, kadim bir devlet geleneği…

İNSAN BİTMEZ

Doğan Cüceloğlu bir makalesinde Amerika’da eğitim almamış biriyle yan yana bulunmaktan, örneğin aynı otelde kalmaktan çekindiğinden, korktuğundan söz eder. Orda eğitim kişiyi insanlaştırmak üzerinedir demeye getirir sözü. Bizdekinin tam tersi!

Sevinilecek şeyse; her olumsuzun, bir olumlu yanının olması… Bütün bunlara rağmen bizdeki eğitim süreçlerinin sonucunda da iyi, nitelikli, kendisine yabancı düşmeyen, standartlara uymayan, halkına ve doğaya kötülük düşünmeyen insanların çıkabilmesi. Her şeye rağmen boyun eğmeyen, düşünen, düş kuran, kötülüğün karşısında mücadeleden çekinmeyen insanların varlığı… Doktoru, mühendisi, avukatı, öğretmeni, işçisi, köylüsü… Gün gelecek haramiler saltanatı dayanamayacak bu gücün önünde.

Çünkü insan bitmez! Çünkü bu böyle gitmez!

Umudumuzu, şiirimizin önemli temsilcilerinden Atila Er’in aşağıdaki güzel şiiriyle çoğaltmaya ne dersiniz?

ANNEMLE DERTLEŞTİM DÜN AKŞAM

pirincin taşını ayıklıyor annem

gözlerinde on numara mercek

yüzünde dünden kalma bir tebessüm

kim bilir hangi zaman diliminde yaşlandı

(annem

ben doğmadan önce

metin ol benim güzel annem

bütün sınır zebanileri öldü

elbet bir gün buzlar da eriyecek yoksul

(sofralarında

dinecek fırtına

daha güçlü doğacak güneş

yeniden açacak güller, karanfiller, hatmiler

hep bir ağızdan şarkılar söyleyecek yine

(gençler

utkusunu ilan edecek umut

üzülme artık sen güzel annem

düşlerimizin haklı gururudur aydınlık”

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun