Muhafazakâr Anlayış

Muhafazakâr (Koruyan) Cumhuriyet tarihi boyunca seçimle iktidara gelen; kendilerini muhafazakâr olarak adlandıran İslamcı sosuna bulanmış partilerin tamamı toplumda ‘gerçekten’ korunması gereken değerleri korumak bir yana ortadan kaldırmak için her türlü arsızlığı eylemsel kılmışlardır.

Toprak Reformu ile topraksız köylüye dağıtılması gereken tarım arazileri, DP (kutsallaştırılan Menderes) iktidarında uygulamadan kaldırıldı. İstanbul’un yeniden imarı adı altında Osmanlı (Mimar Sinan’ın yaptığı) dönemi camiler, hamamlar, şadırvanlar dozerlerle yıkılıp yok edildi…

Türkiye’yi 1951 yılında Kore Savaşına soktu. Karşılığında da 1952 yılında da Nato’ya tam üye olduk.

Halk evleri kapatıldı. Köy enstitüleri öğretmen okullarına dönüştürüldü. Türkçe okunan ezan, Arapça okunmaya başlandı. İlk traktör ve bazı basma fabrikaları özelleştirildi. Üç yanı deniz olan ülkede taşımacılık, karayolu yapımıyla deniz kullanılmaz hale getirildi.

ABD emperyalizmi, o günlerden bugünlere sömürü ülkesi konumuna bizi (bu dini bütün muhafazakârlar) getirdi. Askeri yapımız emperyal güçlerin isteği doğrultusunda değiştirildi. ABD yapımı, silah ve araç gereç kullanımı başladı.

Kayseri ve Eskişehir’deki uçak ve silah üretim evleri kapatıldı!

Petrol üreten bir ülke değildik, ama sekiz ve oniki silindirli araçlar ülkemize ithal edilmişti.

1958 yılında dolar, 2 liradan 9 liraya çıkarılarak Cumhuriyet tarihinin en büyük devalüasyonu yapıldı.

Hükümet 600 milyon dış borcu ödeyemeyeceğini duyurdu! Yüce Türk Ulus’unun onlara emanet ettiği mali hazine, görgüsüzce zenginler yaratmak için savruldu…

1960 Yılına gelindiğinde ABD ile olan ikili ilişkiler bozulmuştu; aynı yükün Mayıs ayında da askeri darbe yapıldı.

11 Şubat 1961 yılında (DP’nin devamı niteliğinde) Adalet Partisi kuruldu. Sağ ve liberal bir parti olarak 1965 yılında seçimle iktidara geldi. Cumhuriyet tarihinde tarikatları kanatlarının altına alan ilk partidir aynı zamanda. (Süleymancılar olarak adlandırılan bu inanç oluşumunun artık mecliste milletvekilleri
vardı.)

Türkiye’de ulus, devlet artık; başka yöne doğru adım atıyordu. Ülkenin sosyalistleri, koministleri, sosyal demokratları, Kemalist, Atatürkçü aydınları ulus devletin değerlerine zarar gelmesin diye mücadele ederken; sağ muhafazakâr, liberalleri ülkeyi ABD’nin tekellerine teslim etti.

Demokrat Parti döneminde olduğu gibi siyasal geleceklerini başka ülkelerin iki dudağına bırakan yöneticiler, iktidarlarını sürdürebilmek için egemen devletlere taviz üstüne taviz vermeye başladı.

Türk Silahlı Kuvvetlerinden sonra Türk Milli Eğitimi de ABD’ ye teslim edilmişti!

Türk Milliyetçiliği söylencesi ile kurulan parti, İslamcılarla (Milli Nizam Partisi) kol kola Adalet Partisi’nin kollamasında sokaklarda Türk aydınlarına, öğrencilerine, işçilerine saldırılar başlattı

Ülkede kontrollü bir iç savaş vardı. Binlerce gencimiz öldürüldü.

Başbakan Süleyman Demirel: ‘’Bana milliyetçiler adam öldürüyor, dedirtemezsiniz’’ diyecek kadar
gözünü karartmıştı! Siyasal çalkantılar 1970 yılında askeri uyarı, 12 Eylül 1980 yılında da ABD destekli (İslamcı Yeşil Yol) darbesi yapıldı. Darbeyi yapan Generallerden Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu. Elinde Kur’an, kent kent dolaşıp mitingler yapıyordu…

‘’Asmayıp da besleyecek miyiz?’’ diyen Faşist İslamcı General Kenan Evren’in bu söylemi, Askeri Mahkemelerden idam kararlarının hızlı bir biçimde verilmesine yol açtı. (Cezaevlerinde işkence sonucu 171 kişi olmak üzere yaklaşık 300 kişi hayatını kaybetti. 50 kişi idam edildi. 650 bin kişi gözaltına alındı, 230.000 kişi askeri mahkemelerce yargılandı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.) 

1983 yılında (Generallerin müsaadesiyle genel seçime gidildi.) ANAVATAN partisi genel başkanı Turgut Özal:

Boğaziçi Köprüsü dahil, kamuya ait olan her şeyi satacağız…

Halk Parti’nin kurucusu Necdet Calp:

Böyle bir satışın yapılmasına asla müsaade etmeyeceğiz!

Söylemlerinin havada uçuştuğu TV programlarından sonra seçimlere gidildi.

‘’Kamuya ait ne varsa satacağım; devlet tüccar mı ki üretim ve satımla uğraşsın?‘’

diyen ve toplumda takunyalı muhafazakâr tarikat mensubu olarak tanınan Turgut Özal’ı; Yüce Türk Milleti büyük bir oy oranıyla Başbakanlık koltuğuna oturttu!

Ulusun mal varlığı açık arttırmada satılıyordu ‘özelleştirme’ adı altında. Ve ülke çağ atlıyordu. Turgut Özal’ın Kenan Evren’den ricasıyla Fethullah Gülen Hoca Efendi de affa uğramış, yöneticilerin koltuklarının altında besiye çekilmişti. İlkokul diploması bile kuşkulu olan Hoca Efendi Diyanet’in Kadrolu Vaizi!..

Dışsatım adı altında hayali ihracat aldı başını gitti. Birkaç kişiden oluşan Malatya kökenli bu iş adamları her gece Maksim Gazinosu’nun ön masalarında eğlenirken, ülke kökten bir yıkıma doğru ilerliyordu.

Çekini senedini ödeyemeyen esnafın iş yerlerine ülkücü mafya olarak tanımlanan kişiler çöküyordu.

Turgut Özal sayesinde ülkemiz 1930’lu yılların Amerika’sına benzemişti.

*Allah’ın ipine sarılalım.
*Benim memurum işini bilir.
*Orta direk
*Küçük Turgut’la oyna!

Gün be gün duyduğumuz söylemlerdi artık!…

Bu gürültünün arasında Emin Çölaşan’ın Turgut Nereye Koşuyor, adlı kitabı konuşurken; Amerikan kültürünü özümsemiş olan Başbakanımız, parti teşkilatlarına dağıtılması için binlerce kitap satın aldırıyor…

Ülkemin malvarlıkları yeni palazlanan kasaba tüccarlarına peşkeş çekiyordu…

Onca talanın ardından Turgut Özal Cumhurbaşkanı seçildi; Cumhuriyet tarihinde bir ilk yaşanmıştı, çubuklu pijama ve takunyasıyla bir kişi Atatürk’ün de yaşadığı köşke çıktı ve o koltuğa oturdu!

Güneydoğu’daki PKK’nın yaptığı eylemlere:

”Üç beş çapulcu onlar, ümüklerini sıkarız…”
”Eyalet sistemi tartışmalı…”
”Gerekirse Başkanlık sistemine geçilmeli…”

Türk halkı alışık olmadığı şeyleri duyuyordu.

Neo Liberal anlayışın alkışçıları, birçok gazetenin köşe yazarı, şarkıcılar, türkücüler, puro içenler, şampanya, viski severler, kaplıcalarda sazlı sözlü eğlenceler, sözün kısası: Saltanat kayıklarında has bahçenin gülleri kahkahalarla; değişen çağ atlayan Türkiye’yi kutluyorlardı!

Muhalefet: Çağ değil ip atlayan Türkiye, diye bağırıp duruyordu!

Bu gürültüye bir de Bekir Coşkun’un gazetedeki yazı dizisi PAPATYALAR sızdı! (Daha sonra papatyalar bir döneme Tanıklık, adıyla kitap olarak yayınlandı.)

Ülke toptan satışa çıkarılmıştı; bizler, 12 Eylül darbesinin enkazı altında kalmış, solcu kişiler olarak ya ceza evinde ya yurtdışında ya da istiridye örneği kendi kabuğumuzun içinde postal yalamadan inci üretimindeydik!

Ve inanılmaz bir yorgunluk. Turgut öyle hızlı koşuyordu ki; bir gün ajanslara ölüm haberi düştü. Şaka gibi karşılandı ölümü… Ama, gerçek olan ölümdü.

Ağlayanlar, sızlananlar bir de ölüme alkış tutanlar vardı.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’le onu kıyaslayanlar vardı!

Öyle bir cenaze merasimi yapılmalıydı ki!… Türkiye’de ne kadar tarikat, cemaat mensubu varsa otobüslerle, devletin temeline sinsice yerleştirilmiş olan hainler, tüm devlet erkanını İstanbul Vatan Caddesinde Adnan Menderes için yaptırılan anıt gömütlüğüne çağrılmışlardı. Ama, arzu edilen yığınsal kalabalık ve göz yaşı sağlanamamıştı.

Muhafazakâr/ Türk İslam Sentezci Milliyetçi/ Neo Liberal İslamcı tayfanın tek bir amacı var; Atatürk’e duyulan sevgi ve saygıyı yok etmek, laik demokratik, cumhuriyetçi, devrimci ulus devlet yapısının yerine İslamcı yapı taşıyla örülmüş, yurttaşların değil kulların bir arada yaşadığı bir devlet kurmak.

Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller; bu siyasi yöneticilerin hiçbiri ULUS DEVLET yapısından hoşnut değildi.

‘’Kürt Realitesini Tanıyacağız!’’

Süleyman Demirel Güneydoğu’da PKK terör örgütünün yıldırıcı eylemlerine karşılığı bu tanımlamayla verdi!

Ülkemizin Doğu ve Güneydoğu’sunda Kürtçü Faşistler devlet kurmayı amaçlıyordu artık! Radikal İslamcılarla birlikte gelişen saldırganlık, Mezar Evler adlı yeni bir senaryo yazılmaya başlandı.

Ardından Abdullah Çatlı ekibi sahnede yerini yeniden aldı! Ta ki Susurluk’taki araba kazasına kadar yurdumuzda çıkar katliamları yapıldı!

Devletin yapısı el değiştirmişti. Bir değerlendirmeye göre de: Derin abiler, çıkar çatışmalı gidişatı kamyonun altına alıp herkese çeki düzen verdi!

Ülkedeki siyasiler hakkında göğe eren söylentiler halk arasında: ‘’Baş tutan parmağını yalar!’’ düzeyine inmişti. Köyden, kasabadan kente göç eden yığınlardan fazla bir şey beklenilemezdi zaten.

Turgut Özal’la hızlandırılan bu tüketim dengesinin de bozulmasına neden oluşturdu.
Mesut Yılmaz, Tansu Çiller’i/ Tansu Çiller, Mesut Yılmaz’ın yolsuzluklarını örttü!

Her ikisi de birbirini akladı!

Analarının çıkınından çıkmıştı servetleri!

Muhafazakârlar, Neo Liberaller, cemaatler gelene de gelecek olana da alkış tutuyordu.

Bizler de sokağa iniyorduk, sesimiz o kadar cılızdı ki!…

Siyasilerde utanma, arlanma duygusu yoktu.

Allah’ı ağzından düşürmeyenler ulusun mal varlığını soyuyordu, camilerde namaz kılanların büyük çoğunluğu da bu hırsızlara oy veriyordu!

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun