Karanlığı Durdurmak

Açıkçası nasıl bir yazı yazacağım konusunda kafam karışık. Çünkü, insan karşısında kafam karışık. “Türk halkının % 60’ı aptaldır” diyen Aziz Nesin’e mi inanacağım, yoksa “Türk Milleti zekidir” diyen Mustafa Kemal’e mi? Bu konuda da kafam karışık.

Halkına, ülkesine kötülük edenleri, yoksulluğun, işsizliğin ve şiddetin kıskacına düşürenleri, doğayı talan edenleri, insanların geleceğini çalanları, düşünceyi yasaklayanları saymasak yaşamım boyunca kimseyi küçümsemedim. Düşüncesinden ötürü aşağılamadım hiç kimseyi. Herkesin, her canlının biricikliğini esas aldım ve bunu savundum. Ama insana, insanlığa yakışmayan eylemlerinden ötürü eleştirip, ayıpladığım bir hayli kişi oldu. Bunu da içtenlikle, insan sıcaklığımla izah ettim dilim döndüğünce. İnsanın, insanlığın altına düşen, insanlığın altında seyreden düşünce, davranış ve tutumunu hiçbir zaman kimseye yakıştıramadım çünkü.

Bir cemaat yurdunda tecavüze uğrayan çocuk hakkında “bir defadan bir şey çıkmaz” diye açıklama yapan “mümin, Müslüman geniş ahlak sahibi” bir bakanın yöneticiliğini de, kadınlığını da insanlığın yüz karası saydım ve onunla birlikte insan olarak sayılmaktan ürktüm ve utandım doğrusu. Benzerleri ve türdeşleri için de geçerlidir bu duygum. Biliyorum ki o ve onun gibiler kötülük yayıcılarıdır, örgütlü kötülüğün parçalarıdırlar ve güçlerini örgütlü kötülükten almaktadırlar. Şahsen onlara, onların merhametine sığınmaktansa şeytana sığınırım. Bir şiddet karşıtı olarak da onlarla mücadele içindeyim.

Yurt ve dünya sorunlarına karşı ilgi duymayan, kendisini anlama ve bilme mecburiyetine tabi tutmayan bir insan insanlaşamamıştır. Bu düşüncemi inatla söylemeye devam edeceğim.

Konudan uzaklaşmadan şu gerçekliği bir kez daha ifade etmeliyim: Vakıflar, cemaat ve tarikatler ittifakı AKP’den önce de vakıflar, cemaatler ve tarikatler devletin kanatları altındaydı ve korunuyordu. İnsanı insandışılaştırma çabası güden bu yapılara İmam Hatip okullarıyla insan kaynağı transfer ediliyordu düzenli olarak. Düşünmeyen, duş kurmayan, sorup sorgulamayan kolay kontrol edilir bir toplum yaratma süreciydi bu. Bir 12 Eylül Projesi’ydi. AKP ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı da koşulmuştur bu sürecin inşasına. Diyanet İşleri Başkanlığı ise bu karanlık odakları meşrulaştırmayla görevlendirilmiştir. Amaç ülkenin yönünü çağdaş dünyadan koparıp, ülkeyi Ortadoğu bataklığına çevirmektir. Bir türlü demokratik yapıya kavuşturulamayan cumhuriyeti bile halka çok görmektir.

Gelinen noktada, toplum olan bitenlere alıştırılmış, tepkisizleştirilmiş ve iş “bir defadan bir şey olmaz” anlayışından “birkaç defadan da bir şey olmaz” noktasına vardırılmıştır. Denilebilir ki devlet ya da hükümet bürüntüsüyle halka kötülük yapanlarla onu kabul eden halk arasında utanç verici bir dayanışma geliştirilmiştir bu yolla. Örneğin, çocuklara tecavüz eden tarikat ve cemaatlerin araştırılmasına için meclise önerge verilmesi ve bu önergenin iktidar milletvekillerinin topyekün oylarıyla reddedilmesi, bu yapıya oy veren insanlarda garip bir sevince yol açmıştır. Düşündürücü değil mi bu? Halkın aynı kesimleri iktidarın hukuksuz uygulamalarından, adaletsiz tutumundan, hırsızlıklarından, yolsuzluklarından memnuniyet duymaktadır. Bu insanlar gidiyor “huzur” içinde o partiye ve onun pervasızca davranmasına payanda olan bir başka partiye oy kullanıyorlar. Dolar birkaç gün içinde 8 TL’den 18 TL’ye çıktığında üzülen, bir günde de 12 TL’ye indiğinde halay çeken bir kalabalığa dönüşebiliyorlar yeri geldiğinde o kesimin destekleyicileri. Kendi ceplerinden bir avuç haramiye büyük servet transferlerinin yapıldığının farkında bile olamıyorlar ne yazık ki. Aynı kalabalıktan linç çeteleri yapmaksa o kadar kolay ki artık. Çürüme tam da bu işte. İnsanın kendine kör olması bu.

Evet! Enes Kara bir tarikat yurdunun kurbanı oldu. Doktor olacaktı yaşasaydı. Babasının, oğlunun ölümü yüzünden cennetteki yerinin sağlamlaşmasını düşünmesi bu tuzağa düşen çok sayıda dinci, tarikatçı babanın da düşüncesi. Olaya salt bir gencin intiharı olarak bakılacak nasıl olsa. “Aman sende! Çocuğu ateistler yoldan çıkarmış” denecek. “Bir cinayetten ne olacak ki!” Devlet yurtlarını kapatıp, halkın çocuklarını tarikatların, cemaatlerin kucağına düşüren anlayış iktidarda kalmak için bu olayı bile fırsata çevirmeye çalışacak. Aldatma ve yalan söyleme konusunda şeytanı asla aratmayacaklar. Bu, onların cumhuriyetten intikam almak için seçtiği yoldur.

Toplumun geri kalanına söylenecek tek bir şey var: Bu uçurumdan ülkeyi geri çevirmek, cumhuriyeti geri kazanmak, gençlere gelecek yaratmak, çocukları taciz ve tecavüzden kurtarmak, ülkeyi ekonomisi güçlü bir ülke haline gelmek; özgürlükçü, demokratik, hukukun üstün olduğu bir ülkeyi yeniden inşa etmek onurlu, duyarlı, kişilikli; insanı, insanlığı ve ülkesini seven kişilerin işidir. Bu konuda ne kadar bilgiliyseler, ne kadar birikimliyseler, ne kadar vicdanlıysalar işin o kadarını gerçekleştireceklerdir kuşkusuz. Bu cümle bir çağrı niteliği de taşımaktadır ayrıca. Çünkü bir yolu olmalı, bir şeyler yapmalı. Toplumu içinden çıkılmaz yoksulluk cenderesinden, değerleri sağa sola peşkeş çekilmiş ülke olmaktan çekip almanın, bu zehir saçan karanlığı durdurmanın, bu aldatma makinesini işlemez hale getirmenin bir yolu olmalı. Kaldı ki bu karanlığı durdurmak mümkün!

Yazıyı Cervantes’in Don Kişot’undan bir bölümle bitirelim:

“Şeytan giderken Don Kişot bağırdı;
‘Bir dakika bekle!
Sana son bir soru daha soracağım’
‘Sor bakalım’, dedi alaycı bir sesle Şeytan.
‘Ormanda savaş naraları atanlar,
senin adamların mıydı?’
‘Elbette..
Benim adamlarım çoktur!’
‘İyi ama Allah Allah diye bağırıyorlardı?’
‘Ne sandın ya!.. Şeytan Şeytan diye mi bağıracaklardı? Bizim işimiz bu:
Aldatmak, daima aldatmak’..!”

Hayrettin Geçkin

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun