İtiraf

Soğuk, ama insanın içine ferahlık dolduran bir gündü. Eline para yerine yanlışlıkla altın verilmiş bir araba sürücüsü gibi sevinçten çıldıracak gibiydim. Gülmek, ağlamak, haykırmak, dua etmek geliyordu içimden.
Kendimi yedi kat göğe çıkmış gibi mutlu hissediyordum.
Hep bunlar niye miydi?
Artık çalıştığım dairenin kasadarlığına terfi ettirilmiştim!
Sakın böyle sevinçli oluşumu yanlış anlamayın! Bundan sonra elimin altında külliyetli miktarda para bulunacağından değildi sevincim. Ve de sakın aklınıza kötü fikirler gelmesin! Ben ne görevini kötüye kullanacak, ne de hırsızlığa tenezzül edecek bir adamdım. Daha da ötesi, bunun tersini düşünenleri de o anda yerle bir etmeye hazırdım!
Evet, sevinçliydim, çünkü terfi etmiştim ve terfi ile beraber bir parça da zam yapılmıştı maaşıma. Sevinçli olmaya yeter neden değil mi?
Hayatımdan son derece memnun oluşumun bir başka nedeni daha vardı. Kasadarlığa yükselmekle birden dünya gözüme gül pembe görünmeğe başlamıştı.
Sanki bütün insanlar da birden değişiyor gibiydi.
Şerefsizim eğer yalan söylüyorsam! Herkes eskisinden çok daha iyi gözüküyordu! Çirkinler güzel, namussuzlar namuslu, kibirliler alçak gönüllü ve cimriler cömert oluvermişlerdi! Şimdiye kadar sanki kör gibi hemcinslerimin üstün kalitelerini görememiştim ve şu anda gözlerim açılmış ve herkesin ne kadar soylu varlıklar olduğunu görmüştüm! İnanılır gibi değildi! Kendi kendime “acayip” diye mırıldanıyordum. Ya bu insanlara birden bir şeyler oldu, ya da bana! Nasıl olmuş da ben, şimdiye kadar etrafımdaki güzellikleri, iyilikleri göremeyecek kadar aptal kalmıştım! Şu duruma bakın; herkes ne kadar cana yakın, ne kadar dost!
Terfi ettiğim gün, Z.N. Kazusov’un bile tavırları değişti. Bu adam, yönetim kurulu üyesidir. Kocaman, dev yapılı, kibirli, burnu havada bir tip. Öyle ufak tefek, sıradan memurları hesaba katacak, insan yerine koyup selam verecek adam değil! Ve işte bu adam, terfi haberimi duyduktan sonra yanıma geldi, gözlerime inanamamıştım, sevgi ve muhabbetle gülümseyerek tebrik etti ve sırtımı okşadı. “Böyle gurulu olmak için sen daha çok gençsin, oğlum. Affedilecek gibi değil!” diyerek de takıldı. “Niye bize hiç uğramıyorsun? Ayıp değil mi? Yabancı mı sayılırız? Hem senin gibi gençler sık sık bizim evde toplanırlar. Bizim ev her zaman misafire açık, neşe dolu bir yerdir. Kızlarım da durmadan seni soruyorlar. “Babacığım, niçin Gregory Kuzmiç’i bir gün bize davet etmiyorsun? Ne cana yakın bir delikanlı o!” Ama kızlarım bilmiyorlar ki, Kuzmiç’in yüzünü gören cennetlik oluyor! Ama ben, “peki, kızım”, “olur, kızım” diye yavrucakları avutuyorum. Gel artık buna bir son verelim, bu kadar naz yaptığın yeter, delikanlım! Bu sefer mutlaka beklerim.”
Hayret! Kulaklarıma inanamamıştım! Ne olmuştu bu adama? Aklını mı oynatmıştı yoksa? Şimdiye kadar, azametli vücudu, asık suratıyla yüzüme bile bakmaya tenezzül etmeden gelip geçen bu adamın bu hali neydi böyle?
Aynı gün eve döndüğümde de şaşkınlıktan dona kalmıştım. Annem akşam yemeğine, her zamanki gibi iki tür değil, tam dört çeşit yemek pişirmişti! Yemekten sonra her zaman kuru çay içerken, o akşam çayla beraber reçel ve francala ekmek yedik. Ertesi gün yine dört çeşit yemek, yine reçel ve misafir gelince de sütlü kakao içtik. Üçün gün yine aynı!
En sonunda dayanamadım.
“Anne” dedim, “sendeki bu değişiklik niye, Tanrı aşkına? Bu ani cömertliğin gerekçesi ne? Maaşıma zam yapıldı dediysem, iki kat birden arttı, demedim ya! Bu masraflara benim azıcık artmış maaşım nasıl yeter?” Annem şaşkın şaşkın yüzüme baktıktan sonra:
“Hıh! Paranla başka ne yapmayı düşünüyorsun, biriktirmeyi mi?” demişti! Tanrım, ne olmuştu bunlara? Nedenini bir tek Tanrı bilir! Çok geçemeden babam ısmarlama bir palto yaptırdı. Yeni bir şapka aldı. Kaplıcalara sıcak su tedavisine gitti. Ve o zamana kadar hiç adeti değilken, üzüm yemeğe başladı, hem de kışın ortasında!
Birkaç gün sonra da kardeşimden mektup aldım. Beraberken hiç geçinemezdik. Benden hiç mi hiç hoşlanmazdı. Sonunda bir görüş ayrılığı yüzünden esaslı bir tartışma yaşamıştık ve o da çekip gitmişti. Ona göre ben egoist, başkasının sırtından geçinen adi bir parazitten başka bir şey değildim. Kendimden başka hiç kimse için en ufak bir fedakarlığa katlanamayacak kadar bencildim. Ve tüm bunlar için de beni son derece aşağılık bulmuş, nefret duyarak evi terk edip gitmişti. Şimdi gönderdiği mektupta ise şöyle diyordu:
“Çok Sevgili Ağabeyime, Seni ne kadar sevdiğimi bilemezsin. Aramızda geçen tartışmadan beri çektiğim vicdan azabıyla şimdiye kadar nasıl bir cehennem hayatı yaşadığımı tahmin edemezsin. Ne olur, barışalım. Bir birimize ellerimizi uzatalım, geçmişi unutalım ve aramızdaki dostluğu yeniden kuralım. Yalvarırım sana, beni reddetme!
Cevabını bekler, hasretle kucaklarım.

Seni çok seven kardeşin,
Yevlampi”

Ah, benim sevgili kardeşim! Derhal cevap yazdım. Kendisini sevgiyle kucakladığımı, aramızın düzelmesinden son derece sevinç duyduğumu belirttim. Aradan bir hafta geçmemişti ki, kendisinden bir telgraf aldım:
“Teşekkürler. Sevinçliyim. Yedi yüz ruble gönder. Çok acele. Kucaklarım. Yevlampi.”

Evet o, sevdiğim kız bile değişmişti. Beni sevmediğini biliyordum. Bir keresinde kendisini ne kadar sevdiğimi söylemek cesaretini göstermiştim. O ise alaylı bir kahkaha atmış, beni arsızlıkla suçlamıştı. Fakat terfi ettiğimden bir hafta sonra karşılaşmamızda her şey baştan aşağı farklıydı. Önce biraz şaşkın gülümsemiş, sonra da, “Sendeki bu değişiklik nedir?” diye hayran bakışlarla beni seyretmişti. “Son zamanlarda nasıl birden yakışıklı oluverdin? Bu yakışıklılığın sırrı ne?” Ve bu sözlerden sonra da kendisini dansa götürmemi istemişti…
Ah, canım sevgilim! Bir ay içinde beni kaynana sahibi yaptı! Birden ne kadar yakışıklı oluvermiştim, artık siz tahmin edin! Düğün masrafları için para gerekince, kasadan üç yüz ruble borç aldım. Maaşımı alır almaz yerine koyabileceğime göre, almakta bir sakınca görmemiştim! Aynı zamanda, Kazusov için de yedi yüz ruble kasadan aldım. Borç istemişti. Onun gibi bir adamı ters yüz etmek imkânsızdı. Dairenin kodamanlarından biriydi. İstediği an benim gibileri işten atmaya yetkisi vardı.
Tutuklanmamdan bir hafta önceydi.İlla da bir parti ver, dediler. Hadi dedim, lânet olsun kör şeytana! Mademki biraz içki zıkkımlanmak, bir parça da tıkıştırmak istiyorlar, varsın dedikleri olsun! O akşam partiye kaç misafir geldi saymadım, ama evimizin sekiz odası da ağzına kadar genç, yaşlı tıklım tıklım dolmuştu. Her yer arı kovanı gibi kaynıyordu! Hem partiye öyleleri gelmişti ki, Kazusov gibi bir adam bile önlerinde iki kat oluyordu! Kazusov’un kızları da gelmişti. En büyükleri, bir içim su, göz kamaştıran giysiler giymiş, insanın başını döndürüyordu. Kızların giysilerini süsleyen çiçekleri ben almıştım. Bin rubleden fazla para harcamıştım. Fakat parti, tek kelimeyle şahane bir partiydi. Avizler pırıl pırıl parıldıyor, müzik hiç durmadan kulakları patlatırcasına çalıyor, bir taraftan da durmadan su gibi şampanya akıyordu. Uzun uzun nutuklar çekiliyor, sık sık şerefe kadehler kaldırılıyordu.
Hele bir ara, gazetecinin biri, benim için yazdığı övgü dolu yazıyı takdim etmişti. Başka birisi de benim şerefime bestelediği bir şarkıyı okudu. Yemekten sonra da sözü Kazusov almış, “Bizler Rusya’da Gregori Kuzmiç gibi değerli bir adamın değerini bilmiyoruz!” diye haykırmıştı. “Ayıplar olsun! Yazıklar olsun Rusya’ya”.

Böyle bağırıp çağıranlar, beni övüp göklere çıkaranlar, öpücüklere boğanlar; arkamdan da, burunlarının ucuyla beni bir birlerine göstererek “Bu kadar parayı nereden buluyor? Çalıyor, hiç kuşkusuz! Sahtekâr!” diyerek fiskos ediyorlar, iğrenç bir şekilde sırıtıyorlardı! Ancak bir yandan da tıkıştırmayı sürdürüyorlar, eğlenmeye bakıyorlardı. Aç kurtlar gibi yiyeceklere saldırıyorlar, şeker hastaları gibi nefes almadan tıkınıyorlardı.

Karım, kolunda altın bilezikler, parmaklarında elmas yüzükler, kulağında elmas küpeler, bir ara yanıma gelmiş;
“Harcadığın paraları kasadan çaldığını söylüyorlar! Bak, eğer doğruysa, şimdiden söylüyorum, adi bir hırsızla bir dakika bile beraber yaşayamam! Terk ederim!” demiş, ve beş bin rubleye aldığım gece elbisesinin eteklerini yerlere sürüye sürüye gidip misafirlerin arasına karışmıştı. Tanrı belasını versin hepsinin! Şeytan alsın topunu!

Parti gecesi Kazusov beş bin ruble daha istemişti. Yevlampi’ye de bir o kadar vermiştim. Bir taraftan parayı cebine indirirken, bir taraftan da namuslu kardeşim şöyle demişti:
“Eğer senin hakkındaki dedikodular doğruysa, bak ihtar ediyorum! Bir hırsızla kardeş olmayı kabul edemem! Reddederim seni kardeşlikten!”

Partiden sonra bir troyka kiralayıp hepsini kırlara götürdüm. Sabah saat altıya kadar içtik, eğlendik. Şarap ve kadından bıkacak kadar nasibini almış misafirlerim arabanın içinde pestilleri çıkmış gibi yayılıp kalmışlardı. Evlere gitme zamanı gelmiş, arabalar yola çıkmış ve bana şu şekilde veda etmişlerdi:
“Yarınki kasa teftişine hazır ol! Her şey için teşekkürler!”

Aziz efendiler ve hanımefendiler, sizin de tahmin ettiğiniz gibi sonunda yakalandım. Daha doğrusu, dün her bakımdan saygı değer, şerefli bir adamdım, bugün ise alçak bir sahtekâr, adi bir hırsız…
Şimdi isterseniz bağırım, küfür edin, sövüp sayın bana. Hırsızlığımı dünya ilan edin, lanetleyin, isterseniz sürgüne gönderin, aleyhimde makaleler yazın, taşlayın.
Ancak bir tek ricam var, ne olur; hepiniz değil, hepiniz değil!

Değerli Dostlar,

Yukarıdaki öyküyü dünyaca ünlü Rus yazar Anton Çehov yazdı. Ben, bundan tam 50 yıl önce, Anton Çehov’un hikâyelerini Türkçeye çevirdim. Kitabı, 1969 yılında İstanbul’da, Hareket Yayınları yayımladı.

Anton Çehov’un bu öyküsünü bana, günümüzün siyaset sahnesinde oynanalar anımsattı.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 7 Aralık 2019 günü, durup duruken, İstanbul Şehir Üniversitesi ile ilgili bir tartışma başlattı.
Kendi atadığı eski başbakan Ahmet Davutoğlu’nu dürüst olmamakla, yolsuzluk yapmakla, öksüz yetim hakkı yemekle suçladı!
AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan; AKP hükümetlerinde başbakan yardımcılığı, bakanlık yapmış Ali Babacan ve Mehmet Şimşek’i, Ahmet Davutoğlu ile birlikte, Halk Bank’ı dolandırmaya kalkışmakla suçladı!
Peki, Recep Tayyip Erdoğan tarafından seçilmiş bu kişiler, Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte alınlarını secdeye değdirmiş kişiler değil miydi?
Hani, alnı secdeye değenden zarar gelmezdi, ne oldu?

Değerli Dostlar,
Tanık olduğumuz bu suçlamalar ve itirafların ardından, yargılamanın da gelmesi gerekmez mi?

Yılmaz Dikbaş 9 Aralık 2019, Pazartesi 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun