İnsandır Önemli Olan

İnsanın önemli olmadığı durumlarda, kötülük örgütlenir ancak. İnsan hak ve özgürlükleri askıya alınır. Yeri din ve ırkçı milliyetçilikle doldurulur. Soygunun, talanın, yalanın bunlarla örtülür üstü. Sanat ve sanatçı susturulur, düşünceye yasak getirilir, baskı kurulur bir şeyleri sorgulayan kimselere…

“Söz konusu vatansa gerisi teferruattır.” Vatan için can feda!” “Önce vatan!” “Bir oğlum şehit düştü, bir oğlum daha var; o da bu vatana feda olsun”, gibi ölümü kutsayan, feda olmayı yücelten sözler çok duyarız ülkemizde. Adeta vatan sevgisi yarıştırılıp durur insanlar arasında. Bu yarıştırma işinin geri kalmış ve/veya geri bıraktırılmış ülkelerde egemenlerce pompalanan bir tür ideoloji olduğu da bilinen bir şey.

Halkının büyük çoğunluğunun bu ve benzeri duygulara alıştırıldığı, bu duygularla daha kolay kontrol edildiği ülkelerin her yönüyle dışa bağımlı olduğu gerçeği ürpertmez mi insanı? Bu ülkelerde işbaşına getirilen iktidarların uluslararası tekellerin ve onlarla işbirliği halindeki bir avuç işbirlikçinin emrinde olması şaşırtmaz mı? İktidarların içine yuvalan gerici odaklar, buna göre şekillenen eğitim ve daha bir sürü şey, su başlarını tutan çeteler sorgulanmaz mı hiç?

Gerçeğin ne kadarına katlanabilirim diye kendinize soru yöneltmeniz, kırılmış bir dal gibi kalmanız neyi değiştirir ki öyle olsa bile? Geri kalkmış ve/veya geri bıraktırılmış ülkelerde din üstünden, ırkçı milliyetçilik üstünden neler gizlenir, nelerin üstü örtülür kim bilir? Pek çok şey gün yüzüne çıksa da bilmediklerimiz daha fazladır kuşkusuz. Buz dağının çoğu suyun altında çünkü.

Bir yurtsevere, bir devrimciye ağır gelir bunlar.

Bilir ki insanın önemli olmadığı durumlarda, kötülük örgütlenir ancak. İnsan hak ve özgürlükleri askıya alınır. Yeri din ve ırkçı milliyetçilikle doldurulur. Soygunun, talanın, yalanın bunlarla örtülür üstü. Sanat ve sanatçı susturulur, düşünceye yasak getirilir, baskı kurulur bir şeyleri sorgulayan kimselere… Korku yayılır. Ne acı ki düşüncesini açıklamaktan korkan insan giderek düşünmekten de korkmaya başlar böyle durumlarda. Kendini güvende hissetmedi mi yaşamın tadı da kaçar açıkçası.

Bu uygulamalar sonucu toplumun büyük bir bölümü olup bitenden ya habersiz kalır ya da haberdar olsa bile rahatsız olmaz. Çünkü yöntem tutmuş, istenen gerçekleşmiştir. Bir kuyunun dibindeki kurbağalar gökyüzünü kuyunun ağzından ibaret sanırlar gerçekliği kuşatmıştır ortalığı. Ahlak çöküntüsü hakimdir artık. Ormanlar ateşe verilse, kıyılar yağmalansa, dereler talan edilse çoğunun kılı kıpırdamaz. Hani önce vatandı? Vatan ormandır, deredir, kıyılardır diye söylenmeniz para etmez. Hatta durumu pekiştirmek için koca koca profesörler, doktorlar, uzmanlar kanal kanal gezip kuyunun ağzı genişlemesin, halkın görüş alanı değişmesin diye uğraşır, çene yorarlar. Bir de ciddi pozlar takınırlar ki sormayın gitsin. Ülkenin iyi durumda olduğu, çağ atladığı açıklanır da açıklanır yetkili ağızlardan. Halk yalanla beslenir anlayacağınız. Narkoz yemiş hastaya dönüşür toplum.

Halkın içinden bazıları da işi kurnazlığa vurur. Gemisini yürütmenin, arabasını dağdan aşırmanın peşindedir. Bilindiği gibi eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal; “benim memurum işini bilir” diyerek genişletmiştir bu yolu. Böyleleri, ama çoğunluk olan böyleleri evi varsa evine, bahçesi varsa bahçesine karşı sorumlu sayar kendisini yalnızca. Etliye sütlüye karışmaz, karışmak istemez. Suya sabuna dokunmadan temiz ve huzurlu kalacağını düşünür. Çöplerini evinin dışındaki bir yere atar, kıyıları elinden geldiğince kirletir. Kendisinin de içinde yer aldığı şeyler olumsuz sonuçlanırsa kendi dışındakileri suçlar. Ağaçların kesilmesinden, derelerin kurutulmasından, dağların delik deşik edilmesinden, hayat pahalılığından, soygundan, talandan zerre kadar kendi sessizliğine, kendi tutumuna pay çıkarmaz. Ülke için utanç olan 6-7 Eylül Olayları’ndan, Katliamlardan, kasıtlı orman yangınlarından vs… ”Bunlar biraz da benim eserim” demez örneğin.

Yerleştirilmiş ve kanıksatılmış düşünce-kültür budur artık. Bilinmez ki insanın önemli olmadığı, insanın doğayla bir sevgili yakınlığı kurmadığı, kuramadığı ortamlar giderek cehenneme dönüşmüştür. Bilinmez ki yaşatmak yerine öldürmeyi öğütleyen bir anlayış içinde vatanı da savunulmaz. Bilinmez ki insan olmadan, insanın önceliği olmadan vatan sevgisi git gide bodur kalır. Vatan sevgisi özgürlüğüne düşkün, birey olmaya özlem duyan, çağdaş değerlerle buluşmak isteyen insanlar arasında yeşerir oysa ki. Kurtuluş Savaşı bunun en güzel örneği değil mi?

TV’de Malazgirt Savaşı’nın yıldönümü programlarını izlerken geçmişti aklımdan bunlar. 30 Ağustos Zafer’i ile ilgili Diyanet hutbesinde kurucu önderin adının alınmadığını duyduğumda… Ve barışı savunmanın savaşı savunmaktan daha tehlikeli olduğunu düşündüğümde 1 Eylül Dünya Barış Günü…

Bu yazıyı A.Kadir Paksoy’un Doruk Yayınları’ndan çıkan iki cilt halindeki toplu şiirleri arasında dikkatimi çeken, yukarıda anlattıklarıma da denk düşen bir şiirine yer vererek bitirmek istiyorum. Şairin ironi yaptığını, daha çok da olması gereken gerçekliği dile getirdiğini düşündüğüm şiirinin adı Kadir Bey Tarihi… Kızı için yazmış. Şiirin protest yanını keşfedin lütfen. Çünkü insandır önemli olan…

“Ne Malazgirt zaferi Alparslan’ın
Ne İskender’in İssos seferi
Fatih’in İstanbul’u fethi de kaç para
Aslolan Kadir Bey Tarihi’dir
Bunu unutma.

Yirmi dokuz temmuz bin dokuz yüz doksan Cuma
Malatya’da bir kayısı ağacı altında
Zeynep Su Paksoy, benim kızım
İlk kez toprağa bastı çıplak ayakla.

Gürr! diye bir kuş sürüsü kalktı
Kahkahalarla saçtı yapraklarını kaysılar
Kımıl kımıl kımıldadı toprak
Tarih kitapları yazsa kaç para yazmasa kaç para
Kadir Bey Tarihi’ni bulutlar yazdı
Göğün atlas karnına.”

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun