Herkese Gittim, Bir Kendime Gelemedim…

Kendimle oturup şöyle adam akıllı konuşmayalı sanırım bir 35 yıl oldu. Eğer kendimle en başında konuşabilseydim, kendimi dinleseydim, kendime sorabilseydim eğer kendime sen ne yapıyorsun, ne yapmak istiyorsun diye.

Kendimle konuşabilseydim 35 yıl önce içime oturan o ağrılarım, sızılarım, yüklerim olmayacaktı. Ruhumda sızı eksik olacaktı. En azından çok daha az olacaktı.

Demek ki neymiş insan kendiyle konuşabilmeliymiş. Hem de hiç geç kalmadan. Hep deriz ya bu kafayla şu yaşta olsaydım diye…

***

Bir ailenin içinde başlayan yaşam mücadelemizi çoğunlukla onların yaşam biçimlerini benzeştirerek, önemli bir kısmını kopyalayıp edilgen bir yapıya dönüştürerek yaşadık hepimiz genellikle. Ergenliğimizden çıkıp hayata atıldığımızda ise ailedeki hayatla dışarıda ki hayatın (sorumluluklar, zorunluluklar, görevler vb.) öyle olmadığını gördük.

Büyüdüğümüz ortamda gördüklerimiz bize ileride göreceklerimiz hakkında fikir verse de ileride, bunun böyle olmadığını anladığımız da genellikle yanlış yerde ve zamanda dünyaya geldiğimizi düşünürüz. Mahallede ömür boyu ayrılmayacağımıza yeminler ettiğimiz, kan kardeşler olduğumuz arkadaşlar olur. Sonra onları bir daha göremeyeceğimizi kim bilir kaç yaşında öğreniriz. Kimisinin öldüğünü bilinmeyen bir numaradan gelen telefonla öğreniriz. Taş gibi ağlarız, içimiz kuruyarak. İki gün geçmeden daha önemli acılar bizi beklediği için onları unuturuz. Sonra büyüdüğümüz aileden ayrılık vakti gelir. Kimimiz evleniriz, kimimiz hep erteleriz bu konuyu ama aileden ayrılırız artık. Yaş 25 olmuş ve geçmiştir.

***

Çocukluk aşklarımıza benzetiriz çalıştığımız yerdeki arkadaşlarımızı. Onlara bir başka iyi davranırız. Sonra insanları tanımaya onlardan darbeler yemeye başlarız. Buna en pahalı şey tecrübedir der geçeriz. Yıkılmadım ayaktayım sözü hep dayanağımız hep bizi aldatan olmuştur. Küçücük bedenimize hayatın yüklediği yüklerin birini indirir birini kaldırırız farkında olmadan. Kim ne isterse veririz. Hayır demeyi 50’sinde öğreniriz. Sevmeyi ise 40’ında. Hor görülmeyi çocukken öğrendiğimiz için ona çok yabancı olmayız. Reddedilmeyi evlenince öğreniriz. Talimat almayı işe girince. Kovulmayı kapıda öğreniriz, ağlamayı kaybettiğimizde…

***

Hep ömrümüz öğrenmekle geçmiş aslında ama baktığınız da da hiçbir şey bilmiyor gibi yaşamışız. Her gülen yüze aldanmışız, her gülüşe kanmışız, dostuz diyene kucak açmışız. Herkese güvenmişiz ama kendimize güvenememişiz. Güvendiklerimiz çoğu zaman yanıltmıştır, kandırmıştır bizi. Herkesle yola gidebiliriz sanmışız ama yokuş çıkamayacağımızı hesaplamamışız. Çok kere aşık olmuşuz, ama sevilip sevilmediğimizden bir türlü emin olamamışız.

***

Evden ayrılınca birçok yol çıkmış karşımıza biz ilk yola girmişiz, çıkmaz olduğunu düşünmeden. Düşünmeyi öğrenmeden yaşamayı öğrenmeye başlamışız. Bu yüzden de başkalarının istediği gibi, yönlendirdiği gibi düşünmüşüz bilmeden. Çok çeşitli kereler kandırılmışız dinle, dille, parayla, mevkii ile vb. Neden kandırılıyorum diye düşünmemişiz. Sadece bir daha zor kandırırlar diye kendimize efelenmişizdir, ama aynı şekilde belki iki, üç kez daha kandırılmışızdır. 50’sinde öğrenmişizdir aldatılamamayı.

***

Evlendiğimiz de hiçbir özelliğini tam bilmediğimiz biriyle aynı çatı altında kalmaya başlamışız. Aynı sofrayı, aynı yatağı paylaşmışız. Evden çıktığımız da evde kalanın ya da onun da gittiği yerde bize yanlış yapmadığını düşünmüş, düşünmek istemişizdir… Evliliği mutluluk kaynağı zannederken kendimizi 50 km’lik açık bir cezaevine hapsettiğimizi görememişiz. Kavgalar etmişizdir, küsmüş, barışmışızdır ama asla; birbirimizden tam olarak emin olamamışızdır. Çocuklarımız olmuştur. Ne güzel canlı, bağıran, ağlayan, kakırdayan güzel oyuncaklarımız var gibi sevmişizdir onları. Aslında hayat bizi de onlarla beraber büyütmüş de farkına varamamışız. Onlar büyüdükçe bizler küçülmüşüz, onların hizmetçisi, uşağı durumuna kendimizi soktuğumuzu çok geç fark ettiğimizi anlayınca yaşımızın ilerlediğini fark edememişiz. Torun sahibi olduğumuzda ise filmin başa sarıldığını fark etmeden yeni oyuncağına kavuşmuş çocuk gibi sevinmişizdir… Evlattan tatlı gelmiş torun. Ama torunun sahibi evladın onu senden koparınca çatıya çıkıp nedeeeen diye bağırmak istediğimizi kimselere söyleyememişiz.

***

Bütün bunları göğüsleyebilmek için birer meslek edinmemiz gerektiği çıraklık okuluna gerek kalmadan hayat tarafından öğretilmiş bize. Kimimiz avukat, doktor, hakim, savcı, gazeteci, amele, aşçı, mühendis, boyacı vb olmuşuz hepimiz mesleğimizin ilk dönemlerinde acemilikler çekerken doğruyla yanlışın olmadığını, kazanan ve kaybeden olduğunu anlamamamız için hayat herşeyi yapmış. Biz bunu anladığımızda ise yaşımızın onlarla kavga edecek yaşı geride bırakmış olması.

***

Bu kadar kısa ömürde sadece bir şey istemişiz hayattan, gerçekten sevilmek. Öyle binlerce kişiye gerek yok bir kişi tarafından. Omzuna başını koyduğunda başının senden gittiğini hissettirecek, güven dolu; onun yanındayken gökyüzünde yıldızlarla yarış yaparcasına mutluluk koşusu içinde olan bir sevgi aramışız hep. Ancak insanlardaki şehvet-şöhret ve servet hastalığı bu gerçek sevgiyi bulmamızı hep engellemiş.

***

Hep sorunun tıkandığı nokta şu olmuştur. Yaşamak istediğin hayatla, yaşamak zorunda olduğun hayat arasında sıkışıp kalmak olmuştur. Sen gökyüzüne baktığında gökkuşağı gibi renkler görmeyi hayal edersin ama gözlerini aşağı indirdiğinde siyah beyaz bir gerçeklikle kalakalırsın. İşte insanları yoran mesele bu. Size bir kıssa anlatayım.

“Bir gün Azrail adamın karşısına çıktı ve dedi:
– Bugün, senin son günün.
Adam dedi: – Ama ben hazır değilim.
Azrail dedi:
– Bugünkü listemde, senin ismin ilk sıradadır.
Adam dedi:
Peki o zaman… gitmeden önce, gel oturalım beraber bir kahve içelim.
Azrail dedi:
– Tabi ki.
Adam, Azrail’e kahve ikram etti. Ve onun kahvesine birkaç uyku hapı attı…
Azrail kahveyi içti ve derin bir uykuya daldı…
Adam, ölüm listesini aldı ve ismini ilk sıradan silip listenin sonuna koydu.
Azrail uyandıktan sonra şöyle dedi:
– Sen, bugün bana çok şefkatli davrandın. Şefkatinin karşılığında işime listenin sonundan başlayacağım.”

***

“Papağan, kargadan güzel yaratılmıştır. Üstelik konuşabilmektedir. Kulağa çok güzel geliyor değil mi? Ama karga aslında çok daha şanslıdır. Çünkü bugün papağan kafeste, karga ise özgür…”

Burada yorumu size bırakıyorum. Kaderciyseniz bu kıssayı farklı yorumlarsınız, materyalist iseniz başka yorumlarsınız. Evet herkes için çabalarsınız, herkesi dostum sanırsınız, ama olmadığını anlayınca dedelerimizin şu meşhur sözü gelir aklımıza;

“-Oğlum çağırılmadığın yere gitme
-Oğlum sorulmayan şeyi söyleme
-Oğlum istenmeyen şeyi verme”

Bu üç sözün hep tersini yapmışızdır çoğumuz hayatta. Dürüst birini gördüğümüzde ona tapınacak kadar gıpta ettiğimiz riyakar bir hayat yaşıyoruz. Hubris sendromu hastası insanlar tarafından idare ediliyoruz. Dunning Kruger sendromlu insanlarla iş yapıyoruz. İnsanlarla yüz yüze konuşuyoruz, ama hangi yüzüne konuştuğumuzu bilmiyoruz. Empatiyi bilmiyoruz, sevmeyi bilmiyoruz. Makyevelist, – Hedonist bir toplum yapısı içinde yaşıyoruz o yüzden herkese gidiyoruz da bi kendimize gelemiyoruz.

***

Konuşun kendinizle gençler, geç olmadan önce kendinize gelin. Hiç kimsenin hayatı, çıkarı, özeli tüzeli hiçbir şeyi senin hayatından daha önemli değildir. Kötü olun, kötülük yapın, yardımsever olmayın demiyorum kesinlikle, bencil bir yapıyı tarif ettiğimi düşünmeyin. Sadece kendini kimse için heba etmeyin. Herkesle mesafenizi koruyun. Kimseye sıfatına bakmaksızın değerinden fazla değer vermeyin…

Hoşça kalın ve kendinizde kalın.

Gazeteci/Yazar/Danışman

Dursun UZUN

Eleştiri ve yorumlarınızı dursunuzun33@hotmail.com adresine veya http://gündemarşivi.coma yazabilirsiniz. Çok uzatmamak ve önce Whatsapptan kendinizi tanıtmak kaydıyla;

0533 265 75 63 nolu telefondan da görüşlerinizi aktarabilirsiniz…

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun