Gökkuşağı Altında

Kimi der ki kadın
Uzun kış gecelerinde yatmak içindir.
Kimi der ki kadın
Yeşil bir harman yerinde
Dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir,
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Kimi der ki çocuk doğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım, başımdır.
Yavrum, annem, karım, kızkardeşim,
Hayat arkadaşımdır.

Nazım Hikmet Ran

Bireylerin ikili- üçlü ilişkilerinde, birbirleri üzerinde egemenlik istemi, yaşamı zorlaştırıyor. Evlilik bağıtı, kadının- erkeğin bedensel, düşünsel, düşlemsel özgürlük alanını daraltırken; etik (ahlak!) adı altında soyut baskı altına alınmasına nedensellik oluşturmakta.

Özdeş kısıtlılık, somut baskı erkek erkten yoksun erkli kadına akışkanlık sağlamaktadır.
Oysa çok eski dünya tarihi, erkek-kadın/kadın- erkek beraberliğinde beden ve düş kurmacası sonsuz özgürlük dolu görünmektedir. Bugünün toplumcu-toplumsal penceresinden o güne dönük bakışımız ilkel bir anlayış olarak değerlendirmektedir. Din olgusuyla sosyal yaşamı çeviren kurallar; içsel-bedensel yapıya geri dönüşü olanaksız çökme olgusunu yerleştirdi.

Sayrılığı son derece yüksek insan-bireyle iç içe yaşamaktayız. Bunu bilmenize karşın, aykırı tavır alan küçük azınlığa: ‘’Sapkın’’ nitelemesinde bulunan kişiler yönetsel siyasi gücünün yanında yer almaktalar.

İnsanlık, din-kapitalizm sömürüsüne tabi tutulduğundan, doğduğu gün itibariyle yaşadığı her alanda ve konuşlanımda tutsak edilmiştir.

Düşünce oluşturumu içinde, özellikle kadına yönsenen anlamlı, yapısal bağlamda ufak (çok az) çıkışlarla ayrık otları duvarı örneği örülmekte. Ama bu yeterli değil!

Laiklik kadın- erkek eşitliğini önermesi çok önemli siyasal bir yapıdır.

Bir kadının dudaklarında değildir aşk.
Bedeninde hiç değildir.
Aşk, kadının göz kapaklarındadır.
Kadın, göz kapaklarında saklar o adamı.
Ne kadar yanarsa yansın canı, ağlayamaz bazen.
Sımsıkı yumar gözlerini,
Adam hep orda kalır.
Kadın, asla bırakmaz adamı.
Kadın, asla vazgeçmez ondan.

Özdemir Asaf

Günümüzde kadın sorunu, kadının kendini koruyamaması ile sınırlı değil. Kadın üçüncü kişilerle yapacağı her ilişkide kocasından-sevgilisinden-cinselliğini sunduğu erkekten izin almak zorunda.

Erkek erkin kirlettiği yaşam ağının içinde soluk alıp veren kadın ikinci sınıf insan olarak adlandırılmaktadır.

Tüm olumsuzluklara, baskılara karşın ekonomik bağımsızlığını kazanmış kadınlar, bedensel ve düşlemsel bağlamda oluşturdukları alanda, üçüncü kişilerle ilişkilerinde kimseden buyruk almayacağını kısmen karşı tarafa sezdirmekte…

Bu konuda bizlere (özellikle de kadına) Türk Edebiyatı çok şey öğretti.

Leyla Erbil, Pınar Kür, Tezler Özlü, Tomris Uyar, Ayşe Kulin, Buket Uzuner…
Bu değerli kadın yazarlarımızın yapıtlarını koltukaltında tutmalıyız.

Ticari anlamda oluşturulan ilişkilerde de kişi özenli olmak zorundadır. Karşılıklı çıkar eşdeğer niteliğinde olmak zorunda. Taraflardan biri diğerini düşünsel anlamda bile olsa öğütülecek kişi olarak görmemeli.

Toplum, yaşam alanını kadına sınırsızca açmak zorundadır. Olumlu ya da olumsuz tümsel olarak düşüncelerini dillendirme olanağına iyi olmalıdır.

Kadın salt doğurganlık objesi olarak değerlendirilmemeli.

Barışık bir dünyada, daha güzel bir biçimde yaşayabilmemiz için eşit düzeyde olmak zorundayız.
Zedelenmiş beden karanlıktan aydınlığa çıkışın engelini beraberinde getirir.

Artık ‘’Asılacak Kadın’’ olmasın annelerimiz, kadınlarımız, sevgililerimiz.
Üçüncü şahısla başlayan-başlayacak ilişkiye (seviden tenselliğe uzanan gerekenime) kimsenin o kişiden başka müdahale hakkı olmamalı.

Var olan evrende yeni bir yaşam düzlemi için önce içimizdeki, boğumu koparıp atmamız zorunluluktur.
Gökkuşağı aydınlığı için el ele tutunmak istemini elden bırakmadan yürüyelim.

Bir kadını ortadan ikiye böl…
Yarısı annedir,
Yarısı çocuk,
Yarısı sevgilisi
Yarısı aşk…
Duyanlar bunu bilmez,
Görenler anlamaz bunu!
Yarısı rivayettir,
Yarısı gece.

Cemal Süreya

 

Photo by Louise Knight-Gibson on Unsplash

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun