Çağrılan Şaşkın Yakup Konuşuyor!

Yakup’lar çağrılmazlar, çağrılmıştım.
Ne konuşacaktım ki sahi ben, hem hep kendi kendime konuşurdum.

Aklım mı başımdan çıkıyordu, başım mı aklımdan bilemiyordum.
Bir şeyler bir şeylerden geçiyordu, bir şeylere çok yakın bir şeylere çok uzaktım.
Bir şeylere mesafemi ölçmeliydim, bir yerlerden kendimi arıyordum.
Bir yerlerden kendime gelemiyordum.
Kendimi arıyordum, toplumda ve kafamda.
Bir ortak payda bulmalıydım!..
Bulamıyordum, bilemiyordum, anlam veremiyordum çok şeye, birçok şeyde topluma.
Bunlar, Yakup sorunlarıdır işte ve bu sorunlara çözümler çözümler çözmenin mecburiyetiydi.
Mahkum olmuş, kıstırılmış, kapana sıkışmış bir hayat serüvenindeydim.
Kaçamıyordum, toprak bile henüz istemiyordu beni.
Ama, biri Yakup demişti!..
Demişti işte akıllı bir kurbağa, kurbağadan çok uzak Yakup’a çok yakın.

Edip Cansever’in, Çağrılmayan Yakup şiirini çok sevmiş, dostlarıma da sevdirtmiştim. Vaktiyle şiir üzerinde analizler yapıp, onlarla tartışmıştım. Sonuç olarak, büyük üstad Edip’in açtığı yolda gösterdiği hedefe durmadan zıplıyoruz. Yakup olduk üstelik, ama kurbağa misali.. zıp zıp zıp… 🙂

Gündem Arşivi’nin, Gönüllü Emek Veren Yazarları ve Destekçileriyle, bizden olan ve sıcak suyu sevmeyen kurbağalarıyız. Diğer kurbağalara üzülüyor, onlar haşlanmasın istiyoruz. Amacımız, bir Yakup yalnızlığı olmasın, daha güzel atmosferde yaşayalım arzusudur. 

Biz kurbağalar, o kadar çok sıçramalar yaptık ki üç senedir, çokça emekler verdik topluma. Son bir yılda kurbağaları popüleştirmiş, onlara kafa yorulmasına sebep olmuştuk. Günümüzde sanatçıdan, bilgesine, ünlüsünden ünsüzüne, herkes bir yıldan fazla sayemizde, hem kurbağa metaforunu kullanıyor, hem edebiyatçılar Çağrılmayan Yakup şiirini irdeliyor, hem de demokratik çoğunluk için kurbağaları tanımaya çalışıyoruz. Herkes bakmaya başladı, yapış yapış kurbağalardan gözlerini alamıyorlardı. Herkes Yakup’laşmıştı, bunu size klavyadeki kurbağa tespit ederek yazdı.

Biz kurbağalar birlikte bir yıl daha tamamladık, ödül istiyorlar benden. Kim daha çok zıplamış diye. Bunu ölçmek mümkün müydü?.. El ele verip bir elimizle de yazdık, aydınlattık ve aydınlatacağız; bizden olmayan kurbağaları. Evet, ben dedim kurbağalara bakalım diye. Nitekim, aydınlatmayı benim için yapmadılar; kendileri istiyordu akılsızların arasında yaşamamayı, korkuyorlardı bu cehalet ortamından.

Dilek adında mübaşir kılıklı kurbağa zorladı bu yazıya beni, ben hem nereden bilebilirdim ki hem ben neydim ki?!.

Şu yazıyı yazmış, hiç acımadan: Çılgın Proje
Okuyunca görüyorsunuz değil mi? Ben size demedim mi, çok acımasızdı kurbağa.

Öteki aç gözlü kurbağalar durur mu, istediler ödül; gözlüklüsünden çok yazana, gördüğünden çok susana…

Hem ben neydim ki demokrasi, tek kişiyle mümkün müydü ki! Seçsinler dedim, en çok yorulan en çok sıçrayanı. Yakup’tum pabuç bırakmamalıydım üstelik!

Ben Yakup kurbağa; Yakup’tan çok uzak, kurbağaya çok yakındım. Bir gidip bir geliyordum üstelik, kendime aptallaşarak.

Sonra, farkettim. Mübaşir kılıklı kurbağa Dilek, meğer daha çok bizim gibi kurbağaların artması adına çılgın bir proje sunmuştu.

Melek, Melek mi dedim; Dilek Dileğim olmalıydı! Bazen karıştıyorum ya, bazen karıştırıyorum. Bilmiyorum, bilmiyorum, hiçbir şey bilmiyorum, inanın.

Dilek kurbağa olmuştu Yakup, çağrılmıyordu artık! Bu Yakup yalnızlığıdır işte. Kendisine seslenilsin istiyor. Çağrılmayan Edip’ten biliyorum. Hemen hemen öyleydi…

Kurbağalara bakmaktan gelemiyordum çoğu zaman, bir yerlerden kendime, ne irdelediğini bazı zaman unutan. O zamanlarda Dilek Kurbağa çok yardım etmişti. Nasıl ona ödül veremezdim, ama diğer kurbağalar; onlar da çok emek vermişlerdi. Sonra, dedim ki bunlar Yakup olmanın zorluklarıdır.

Yakup kurbağa, Yakup kurbağaya ödül verebilir miydi; verseydi ne verebilirdi dedim kendime. Bunu kendine Yakup sanan bir İlkay dedi. 

Herkes kendini Yakup sanıyordu, İlkay bile. Az bildiğimle ben de bir gün sıcak suda haşlanacak mıydım? Bilmiyorum inanın. Bu korku işte, hemen kurbağalığımı hatırlattı. Birileri de bana Yakup gibi bakıyor muydu? Yoksa, ben paronayak bir Yakup muydum?

Tarihe baktım, dünya savaşlarını sıraya koymuşlardı; bir iki son değildi ki…

Hep vardı savaşlar, haşlanan kurbağalar ve haşlanmak istemeyen akıllı kurbağalar arasında. Bunu şimdi ben söyledim. Uyandırın haşlanmaya yakın kurbağaları uyuşmasınlar daha fazla sıcak suda. Az mı kurbağa ölüyor çağımızda, günümüzde bile asker kurbağaları yöneten siyasetçi Yakuplar, toplara tutturup öldürtmüyorlar mı?

Size bir şey diyeyim mi, savaşlar son bulmayacak. Suçlar son bulmayacak. Çünkü dünyayı yöneten kendini akıllı zanneden Yakup’lar, asıl Yakup’tan çok uzak, kurbağaları Kermit gibi kukla olarak oynatıyor. 

Dualar alıyor bu Yakup’lar, ama nerde yargılamalar…

İyi niyetli düşünenin üstünde düşünebilen ender kurbağalar; yalnız Yakup olsaydı (ki bana göre yalnız onlar, Yakup olmalı ve dünyayı yönetmelilerdi), birileri birilerine aynalardan yansıyarak çoğalmasaydı ya da başka deyimle küçük kurbağalar büyük Yakup gölgesi oluşturmasaydı; dünya bambaşka olur ve savaşlara imkan olmazdı. Tanrı’nın ayak izi de yok, aramayın. Tanrı eksiliği yaşadıklarımız, misal o olsaydı; bu kadar şeytan minaresi artamazdı. Kötü ve aslı olmayan Yakup izlerini asırlardır, hem de binlerce asırlardır; takip ettik. Sahi ben nereye geldim, tarihteki kurbağalardan benden olan kurbağalara geri gelmeliydim. Tarihteki kurbağalar kitabımı kapadım. Ulaştım, şimdiki zamana.

Aç gözlü kurbağalar, benden ödül istiyor. En kutsal hediyemi, en yüce hürmetimle birlikte saf sevgimi vermiştim. Doymadılar! Etim neydi, hem benim budum ne, onlara XXXL gölgesi vermiş olmalıydım ki onlar, Yakup sanmışlardı beni, ben de mi çok küçük bir kurbağayım yoksa?!. Bilmiyorum inanın, huyumuzdur dev aynasında kendimize bakmak. 

Oskar gibi kategorilere ayırmam gerek hepsini, hepsini aralarında yarış yaptırmam, (olmaz ki başka kategorilere de sıçrar bu akıllı kurbağalar) yaptıramam! Bu Yakup’luğuma tehlike olur dedim kendime, Yakup zaten çok yorgundu, bunu herkes biliyordu, diye düşündüm sonra. Tüm ahali kurbağa ona bakıyordu üstelik, diye de düşünmeye devam etti. 

Yok dedi akıllı kurbağa, bu kötülüğü yapıp 2020’ye girersem, dostlarım aynı çatıda kalmaz dedi, bunu bana ben söyledi. Haklıydı üstelik. Dostlarını kendinden çok seven sevgi yumağıydı o. Hem kurbağa hem yürek. Yeşil yürek…

Kurbağalara iyi bakmak gerek, ne demişti Edip; Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Yapacak çok şey için sıcak suyu sevmeyen, akıllı kurbağalar bulamamış vaktiyle Edip’im. 

Yakup ışığında, onu çağırıyor ve onu dinliyoruz, konuş Edip; kurbağalar arasında nasıl yalnız kaldın, neler çektin de bu şiiri hangi çilelerden yazdın? Kurbağalar, sahi neden mühimdi? Üstad Yakup, seni dinlerken ben de kurbağalara bakma nöbetini alayım. Biz Yakup Kurbağarlardık, peki onlar hangi sıfattaki kurbağalardı; hangi sınıflara sığardı bu kurbağalar?!. Bilmiyorum bilmiyorum bilmiyorum, bakmaktan yorulsak da bakmalıydık işte, bakmaklardan bakmaklara dalıyorum yine kafama…
Hadi, Edip seni dinliyoruz:

Çağrılmayan Yakup

I

Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup
Bunu kendine üç kere söyledi
Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar
O kadar çoktular ki, doğrusu ben şaşırdım
Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli
Daha hiç çağrılmadım
Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç
Yakup!
Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım
Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim
Ceplerimdeki eskimiş kağıt parçalarını atayım

Sonra bir güzel yıkanayım da.
Ben size demedim mi.


Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum
Telaşlı, aç gözlü kurbağalara
Bakmaktan
Bilmiyorum
Bilmiyorum, bilmiyorum
Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum.


Bazen karıştırıyorum ya, çok uzun bir gündü
Sonra bu çok uzun günün sıcak bir günü
Kediler kırmızı alevler halinde koşuyordu
Onlar işte hep boyuna koşuyordu
Birileri çıkıyordu ordan burdan


Hiç çıkmamak halinde ve olgun
Birileri çıkıyordu
Geceden kalma bir lamba yanıyordu, açık
Bir pencerenin sokağa doğru içinde
Bu uyum korkunçtur Yakup!
Yakubun olması korkunçluğudur bu
Dünyanın insana doğru içinde
Yakup, Yakup!
Burdayım, yani ben.. evet, geliyorum
Lambayı söndürmesinler, geliyorum
Siz bütün lambaları yakın, evet Ben, yani Yusuf, Yusuf mu dedim? hayır,
Yakup Bazen karıştırıyorum.


Ve kendine bilinmeyenler yaratan Yakubum ben, iyi ya
Durduğum bir gündü, diyorum, bütün ilgiler sizin olsun
Her türlü bir şeyler sizin olsun, ben artık
Hep böyle istiyorum, ayıp değil ya
Durduğum bir gündü, diyorum, yüzümü göğe doğurduğum
Bir gündü ve yaşar gibi kaldığım bir yaşama içinde
Ve yollarda ölü baykuşlar bulduğum
Bir ölünün günü boyayan renginde
Çürük evler bulduğum, içleri sonsuz kayalar
Kayalardan dondurmalar sorduğum
Ben, yani Yakup, Yakubun hiç çağrılmamış şekli
Kim bilir ne diyordum
(Kim bilir ne diyordu bir baykuş yaratıldığına
Bir baykuş tarafından
Ve bütün baykuşlar o bütün baykuşların arasında ne oluyordu
Ben ne oluyordum.)


Bütün iskemleler ağır ve hastalıklı
Bir gidip bir geliyordum kendime aptallaşarak
Bunu Yakup söyledi
Dedi ki, çünkü herkes Yakubu yaşıyordu, bense
Çöllerden ve kızgın güneşlerden icatlar yapıyordum
Kızgın kağıtların üstüne
Ve alevler halinde dünya bana dokunuyordu
Ve ayakta soğuk bir bira içmiş kadar bir anlamım oluyordu bazen
Ölüyordu ve bir de
Bir otobüse bindiğim, biletçinin bilet bile kesmek istemediği ben
Kendimi koruyordum
Bunu bana Yakup söyledi
Öyle bir Yakup ki bu, onca din kitaplarının sözünü bile etmediği
Kimsenin sözünü bile etmediği bir Yakup Ben
Bunu hep biliyorum
Bunu hep biliyorum ve işte
Özgürüm, cezasız duruyorum.

II

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Telaşlı, açgözlü kurbağalara
Bakmaktan geliyorum.
Ben sanki Yusuf
Ve Yusuf değil
Her gün bir tahtaboşta asılı duruyorum
Ve durmuyorum. Ben işte Yakup
Yok artık karıştırmıyorum.

Taş merdivenleri ağır ağır çıktım, bunu ben böyle yaptım
Eski taş merdivenleri.
Yanımdan bir sürü adam
Geçti ve kolayca gittiler
Müzik aletleri renginde ve pırıl pırıl gittiler
Yanan güneşin altında
Onlar ki.. onlara benzer şeyleri ben çok gördüm
Ve onlar bir zamanı tamamladılar, öyle yaptılar
Ve sordum Yakup daha başka nasıl bir Yakup olsun
Ve onlar daha başka nasıl bir onlar olsunlar ki
Yakup ve onlar nasıl olsunlar.
İşte ben taş merdivenleri
Kurbağalara bağlayan taş merdivenleri
Durmadan kendimle karıştırıyordum
Kimse beni tutup çıkarmıyordu
Vıcık vıcık taşlar duyuyordum ayaklarımın altında
Anlamsız, yapışkan bir yığın taşlar
Yoruldum! bunu sanki biri söyledi
Yakubun biri
Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Kendime bir isim düşünerek
Birden ki bir isim düşünerek kendime.
Hayır bu kimse değil
Ancak gelebildim


Aşağıda bir luna park kımıldıyordu. Ah kurbağalara bakmam gecikecek
Luna park kımıldıyordu, hem öyle değil
Bu uyum korkunçtur
Yakup Bir yokluğun kımıldamaya doğru içinde
Ve sen ki böyle tanımlanırsan Yakup
Yakuup!
Bir şey ki seni çağırıyor, o şimdi ne olmalı
Gene bir Yakup olmalı bu, Yakup
Kurbağalara bakman gecikecek, bunu ben nasılsa söylüyorum
Nasılsa ben bunu bir kere söylüyorum
Güneşe kırmızı top taşıyan bir adamın tahta bacağını çok yakıyordu ki
Adam içinden bağırdıkça dünya
Ters yönden yaratılıyordu, diyebilirim
Bir öğle üzeriydi adamın içindeki kalp
Kan kalp
Kırmızı top
Yakıcı dönüşümler çıkaran
Belli ki susmak yaratılmamış şekliydi dünyanın
Öyle değil mi Yakup
Hemen hemen öyleydi, Yakup bunu söyledi
İyi ki söyledi. Ara katta bir pencerenin önüne ancak gelebildim
Şimdi bir kurtarabilsem ayaklarımı
O benim ayaklarimı.. taşlardan
Bir kurtarabilsem
Saat on ikiyi gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Bir zamansızlığın Yakuba doğru içinde
Saat on yediyi ve yirmi biri
Gösteriyordu ki, ben nerdeydim
Her saniyedeki ve işte her saniyedeki
Ben, yani Yakubun o dağılgan şekli
Nerdeydim.

Bilmem ki. Bir avukat benim ellerimi tuttu. Gözlüklü bir kadındı bu, iyi mi
Kim bilir bir çağın neresinden burada. Anlaşılması
Yoktu ki. Kendine özgü bir duruşu
Yoktu ki. Pek güçlü kolları vardı yalnız
Ne diyordum, ben işte Yakup
Çekiverdi beni taş hamurun içinden
Pek öyle gürültüyle değil
Bir başka yapışkanlığın içine
Çekiverdi beni
Göğüsleri pek hoştu, ipekli bir giysinin altındaydı onlar
Sonra elleri ve kalçaları pek hoştu
Kılların ve bütün oynak yerlerin ölümlere doğru içinde
Bacaklarıyla bir şeyler bir şeyler bir şeyler yapıyordu artık
Onu ben çok iyi görüyordum.
Ama çarşaflar, öyle bir takım
kıpırdanmalar
araya
giriyordu
Engelliyordu bizi
Ter içindeydik.
Ellerimden çekiyordu.
Ter içindeydik Beni kurtarmak istiyordu, bir isim gibi Ben’i Ter içindeydik
Terlerimiz üstümüzde duruyordu, yıkanmış yeni kaplar gibiydik
Üstümüzde olgun ve kararsız su tanecikleri bulunan
Biz Yakup
Biz gözlükten, taş hamurdan ve beyaz çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış
Kurbağalara geldik.

III

Kurbağalara bakmaktan geliyorum
Dedi Yakup, bunu kendine üç kere söyledi
Masalarda oturmuşlardı. Ben oradan geliyorum
Yazı makineleri, kağıt sesleri
Ben oradan geliyorum.


Önce bir kenarda durdum, hiç kimse beni çağırmadı
Sonra bir yer bulup oturdum. Hadi bir sigara içeyim dedim
Olmaz, dedi mubaşir kılıklı kurbağanın biri
Belli ki yeni tıraş olmuştu, bana yakasından bir kopça eksik gibi geldi
Öyleyse peki, dedim, ayağa kalktım, şöyle bir duvara dayandım
Bu kez de duvarlarda sanki duvarca bir sözdizimi
Olmaz ki, Yakup!
Peki Yakup ne yapsın, bu aklımdan bile geçmedi
Herkesin durduğu bir yere gittim. Ben Yakup
Ya onlar kimdi
Aralarına aldılar beni. Artık ben hiçbir şey göremiyordum
Biri bir şeyler söylüyordu yalnız, yüksekçe bir yere oturmuş
Onu ben duyuyordum
Duyuyordum, sesi başımın üstünden dünyaya yayılıyordu
Ve “Yakup” sesini ancak anlıyordum. Yakubun ötesinde
Birtakım sözler ediliyordu, onları ben anlamıyordum
Anlamıyordum ama, iyi sözler söylemiyorlardı benim için
Sonra bir şey daha vardı anlamadığım: yani ben neydim ki, ne yapmış olmalıyım
Ben, yani Yakup
Dedim ki kendi kendime, insan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamanın içinde
Diye düşündüm ya ben
Ben, yani Yakup
Bütün gücümle bunu bağırdım
Ben ki bağırdım işte, bütün kurbağalar bir olup beni dışarı çıkardılar
Bir odaya aldılar beni, ellerime gözbebeklerime
Daha başka yerlerime de baktılar
Sonra bilmiyorum ki, kapıyı gösterdiler bana
Ben, Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

IV

Kurbağalara bakmaktan geliyorum. Ben Yakup
Bunu Yakup söyledi
Yıkanmış çamaşırlar duruyordu odamın penceresinde
Gök işte bu beyazlıktan azıcık alıp veriyordu, diyebilirim
Bir kırlangıç onu kirletmese
Ki onlar o kadar çok siyahtırlar ki, ben
Onları hiç sevmem
Ve demek ki benim odamda hiç kimseler yoktur
Odamın düşünülmesi halinde bile
Kimseler yoktur
Biri sanki çarşıya çıkmıştır sürekli bir biçimde
Ve biraz da çarşılar
Ve durmadan satılan o kırık dökükler bitmez ki
Bitmesin
Çünkü bir gün bir boy aynası satın almak istiyorum ben
Kirli ve eski
Bir at arabasının aynaya doğru büyüyen içinde
Onu ben taşıtmak istiyorum, caddelerin
İntiharlara doğru büyüyen içinde
Ben, yani Yakup
Kurbağalara bakmaktan geliyorum işte
Açgözlü, mor kurbağalara
Akşama doğru bir dilim ekmek yiyeceğim belki
Bir bardak da süt içeceğim. Sonra
Bir güzel uyumak istiyorum, bütün gün çok yoruldum
Ben Gözlükten, taş hamurdan ve çarşaflardan
Ve biraz hiç çağrılmamaktan yapılmış Yakup
Uyumak istiyorum.


Ve sabah bunları bir bir kendime anlatacağım
Yakubun gene bir yokluğa doğru büyüyen içinde.

Edip Cansever 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun