Atatürk, Cumhuriyet ve Kadın Hakları

ATATÜRK, CUMHURİYET VE KADIN HAKLARI 359

Cumhuriyet dönemiyle birlikte Tanzimat’tan itibaren süregelen
Osmanlı’daki Doğu-Batı meselesi, yeni bir millet, yeni bir medeniyet, yeni bir gelecek esasında aşılmaya çalışılmıştır. Medeniyet kavramı teknoloji düzeyinden, yeme içme adederine kadar geniş bir alanı kapsamakla birlikte her şeyden önce “Baü bilincinin ifadesi”, “Batının millî duygusu”dur. Kısaca “medeniyet” kavramı Baü dünyasının üstünlüğünü tanımlamakta, kültürel modeline evrensellik boyutu atfetmektedir (Göle 1992: 49-51).
Atatürk’ün Türk toplumunu çağdaş uygarlık yörüngesine oturtma gibi
büyük amacının iki önemli yönü vardır: Birincisi, gelenekçilik tutumunu yok etmek, ikincisi de bu yörüngeye uygun kuralları, kurumlan, örgütleri yerleştirmek, toplumun yeni kuşaklarını buna göre yetiştirmek, geleneklerle yeni çağ arasında bir köprü kurmaktırr. Bu anlamda Cumhuriyet dönemi inkılâplarının tümünün bir “yeniye yöneliş” olduğu söylenebilir (Berkes 1978: 215).
Peyami Safa “Atatürk inkılâplarının değişmez iki prensibinden sözetmektedir: milliyetçilik, medeniyetçilik” (Safa 1959: 90). Medeniyet kavramı
Batılılaşmanın pusulası olarak Fransa’yı göstermektedir. Frenk usulüne uygun giyim ve yaşam tarzı, Tanzimat’tan itibaren Osmanlının merakını cezbetmiştir. Cumhuriyet ile birlikte ise alafrangalık, moda akımlarının ötesinde, erişilmesi gereken medeniyet sembollerini temsil etmiş ve resmî ideolojinin bir parçası haline gelmiştir. Cumhuriyetin resmî ideolojisi, medeniyete kaülma ütopyasını yaşam ve giyim tarzından ayırmamaktadır. “Uygarım
diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, aile hayaü ile, yaşayış tarzı ile baştan aşağıya dış görünüşü ile de uygar olduğunu göstermek zorundadır” diyen
Mustafa Kemal’in Batılılaşma sürecinde giyim kuşama verdiği önem, 1925 yılında Batılılaşmanın simgesi olarak “Şapka Kanunu”nun çıkarılmasına kadar
gitmiştir. Mustafa Kemal “Şapka Inkılâbı”yla Türklerin Osmanlılıkla kurmaya devam ettiği bağı kesiyordu. Şapkanın kabulü aynı zamanda kadın tesettürünün de kalkmasını hazırlamaktaydı (Göle 1992: 51-53).
Öte yandan “şark kafası” ile sonuna kadar savaşacağını ilân eden
Atatürk, Tunaya’ya göre “medeniyet kavramının eşsiz savunucusudur” ve
Tanzimat’tan beri süregelen kültür ve medeniyet arasındaki karşıtlığı
Cumhuriyet, medeniyet lehine çözmek istemektedir. Bunun için de “Islâmcı Rönesans” tekliflerinin karşısına Atatürk, Tunaya’nın deyişiyle, “Millî Rönesans” formülüyle çıkmaktadır (Tunaya 1986: 117).

Milliyetçilik ise Osmanlı kozmopolit seçkinciliğine karşı, Anadolu halkçılığına dayanmaktadır; yeni yükselen orta sınıfların iktidara gelişlerini ifade etmektedir. Nasıl ki medeniyet kavramı Doğu-Batı arasındaki çatışmada Batının üstünlüğüne tekabül etmekteyse, milliyetçilik de siyasî tabakalar ve zümreler arasındaki iktidar mücadelesinde yeni bürokrat seçkinlerin saray karşısındaki galibiyetini dile getirmektedir. Medeniyet projesi bir anlamda milliyetçilik ideolojisini kültür kökenlerinden soyudamıştır. Türk milliyetçiliği, Ziya Gökalp düşüncesinde görüldüğü gibi, İslâmî etkilerinden tamamen arındırılmak istenmiş ve kaynağını geçmişteki saf ve destanî Türk kültüründen almaya çalışmıştır. Kısaca Türk milliyetçiliği, yükselen bürokrasinin
Osmanlıdan farklılaşma, ancak Batıyla özdeşleşme idealine zemin aramaktadır. Kemalist milliyetçilik, zaman içinde Osmanlılık sorun olmaktan çıktıkça, “Misak-ı Millî” sınırlarının savunulmasına dönüşmüştür (Göle 1992: 55).
Türkçü Akım ve Kemalist Kadın Kimliği
“Kemalizm”i hazırlayan Türkçü akım Batılılaşmanın “asrilik” ile
“İslâmcılık” arasında gidip gelen aşırılıklarına “Türk ulusal kimliği ve terbiyesi” ile sınır koymaya çalışrnışür. “Türklük kozmopolidiğe karşı İslâmiyet ve
Osmanlılığın hakikî isdnat yeridir” diye yazan Ziya Gökalp “Tanzimat terbiyesinin de iflâs ettiğini” ileri sürerek, “yeni hayat” için “yeni terbiye” önermiştir. Böylelikle giderek medeniyet projesi millî bir kimliğe bürünmekte ve
seçkin kozmopolit Osmanlı Batıcılığının karşısında halkçılık ve milliyetçilik
temaları işlenmektedir (Göle 1992: 45; Gökalp 1976: 7).
Ulusal kimlik arayışındaki Türkçüler için “yeni hayat”ı “millî aile” ve
“millî terbiye” temellendirecektir. Ziya Gökalp’in “yurdum mes’ud olsun, yuvam bahtiyar” sözleri ile alışılagelmiş geleneksel ilişkiler üzerine kurulu, neredeyse doğal sayılan aile, yeni ideallerin hedefi olmakta ve değişim dünyasına girmektedir. Zafer Toprak’a göre o döneme kadar “özel” alan kapsamına giren ailenin “kamusallaşüğını” ulusal normlar ışığında tanımlandığını
(Toprak 1988: 162-166) görmekteyiz. Aile gün ışığına çıkarılırken, kadın da
çıkarılmış, bu ulusal davanın toplumsallaşması savunulmuştur.
Görüldüğü gibi Kemalist kadın kimliği, II. Meşrutiyet dönemindeki
Türkçü ve Batıcı aydınların kadın konusundaki görüşlerinin bir sentezinin
izlerini taşımaktadır. Türkçü akımın önde gelen temsilcilerinden Ziya
Gökalp, Kemalist kadın kimliğini en çok etkileyen isim olmuştur. Gökalp,
kadın kimliğini “okumuş-meslek kadını” olarak belirliyordu. Atatürk’ün görüşleri de büyük ölçüde bu doğrultuda olmuştur. Atatürk, Cumhuriyetin ilk
yıllarında, Türk kadınını mücadelelerine ortak edeceklerini açıklıyordu:
“Daha endişesiz ve korkusuzca, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz bir yol
ATATÜRK, CUMHURİYET VE KADIN HAKLARI 361
vardır. Büyük Türk kadınını hayatımıza ortak etmek, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadınının ilmî, ahlakî, İçtimaî, iktisâdî hayatta erkeğin
ortağı, arkadaşı, yardımcısı ve koruyucusu yapmak yoludur” (Atatürk 1923:
154-155). Dolayısıyla Kemalist kadın kimliği, ülkenin kalkınması ve gelişmesi
çerçevesinde anlam kazanmaktadır.
Kemalizmin kadın konusuna yaklaşımı medeniyet ve milliyetçilik ikilemine ışık tutacak niteliktedir. Çünkü kadın, hem medeniyet projesinde, hem
milliyetçilik ideolojisinde Kemalist hareketin harcı olmuştur. Bir anlamda
Kemalist reformların bayrağını kadınlar taşımaktadır. Bilindiği gibi kadın
konusu Tanzimat’tan itibaren medeniyet bilincinin gelişmesiyle başbaşa
gitmiş, kadınlar Cumhuriyet ile birlikte medeniyet değişiminin baş aktörleri
yapılmak istenmiştir. Bu çerçevede “koket, halkına yabancı Osmanlı kadım”
ya da “taassup altında, medeniyete yabancı Müslüman kadını” karşısına
“Anadolu kadını” çıkarılmaktadır. Kemalist milliyetçiliğin halkla beslenmesine benzer bir biçimde, Kemalist kadın hareketi Osmanlı kozmopolidiğine karşı Anadolu kadınını yüceltmektedir (Göle 1992: 55).
Kemalist kadın tipini hazırlayan Halide Edip Adıvar’a göre bu kadın tipi:
Ulusu için yararlı olmaya çalışan, siyasî alanda erkeklerin yanında yerini
alan, buna karşın “müşfikliğinden” kaybetmeyen, ağırbaşlı, arkadaş, vatanın
anası, halkçı kadın tipidir. Kısaca toplumsallaştıkça halka yakınlaşan, fiziksel görünümünde sadeliği koruyan, süsten sıyrılmış, neredeyse kadınlığını unutturmayı başarmış, ülkü sahibi faziledi kadınlar, Cumhuriyet kadınlarının habercisidirler (Göle 1992: 47).
Halide Edip, toplumda birbirine karşıt olarak algılanan değerleri uzlaştırarak yeni bir kadın imgesi yaratmıştır. Çünkü bunlar hem Batılılaşmış,
hem de ulusal değerlerine bağlı kalmış, hem okumuş ve serbest hem de namus konusunda çok titiz, ahlâkı sağlam kadınlardı (Moran 1990: 119).
Ancak Halide Edip’in Doğu-Batı sentezi biraz daha fazla Doğu’ya, Anadolu
kadınına doğru meyletmiştir. Halide Edip’in halkçılığı, Kemalist halkçılığın
evriminden farklı olarak İslâmî geleneklere karşı tanımlanmaz. Din ile hars
arasında ilişki kurar. Dolayısıyla İslâmî geleneklerden soyudlanmayan Halide Edip halkçılığı, biraz da Millî Mücadele döneminin efsaneleşmiş bir ürünü
sayılabilir (Göle 1992: 63).
Kemalist reformlar ise kadını dinin etkisinden kurtarmayı hedefliyerek,
toplumsal görünürlüğü kadar, fiziksel görünürlüğü de teşvik etmekteydi.
Falih Rıfkı Atay’a göre; Kemalist reformlar kadını kurtaracaktı. Kurtarma
için önce açmalı idi. Haremi yıkmalı idi (Aktaş 1989: 156).
İlk yapılan işlerden biri olarak; İstanbul polis müdürünün kamu taşıt araçlarında erkek ve kadın yolcular arasındaki perdeleri kaldırtma kararı gösterilebilir. Bu kararın parlamentoda “Müslüman bir cumhuriyet” yönetimi ile bağdaşıp bağdaşmayacağı sorunu yoğun bir tartışmaya yol açmıştır.
Cumhuriyet Dönemi Kadınlan ve Yasal Gelişmeler
Kadınların gerek peçe ve çarşaftan kurtularak aile ve çalışma yaşamında
kadın-erkek birlikte yer almaları, gerekse yurttaş olarak —eşit siyasî haklar
elde ederek— görünürlük kazanmasını Kemalizm teşvik etmiş, meşrulaşürmış, hukuksal temellerini atmışür. Yeni Medenî Kanun buna bir örnektir.
Aslında yasalarla modernleşme arasında ilişki vardır. Yasaların Batı ülkelerinde kültürel değişme ve toplumsal uzlaşmaları kurumsallaşürmak amacıyla çıkarılmasına karşılık, Türkiye’de işlevleri modernleşme sürecini belirlemek ve hızlandırmak olmuştur (Göle 1992: 67-69).
Türk kadınları Cumhuriyetin kurulması ve Medenî Kanun’la birlikte
birtakım yeni sosyal haklar ve seçme ve seçilme haklarıyla birlikte de siyasal haklar elde etmişlerdir. Atatürk’ün Medenî Kanun’dan önce 3 Mart 1924 yılında yürürlüğe koyduğu Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim hizmetleri merkezileştirilerek kontrol altına alınmış ve cinsiyet farkı gözetilmeksizin
eğitimde fırsat eşitliği getirilmiştir. Yine aynı tarih ve 431 sayılı kanunla hilafetin kaldırılması ve 20 Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilat-ı Esasiye
Kanunu (Anayasa) ile “lâiklik” ilkesi kabul edilmiştir (Doğramacı 1993: 21-
22).
1925 yılında ise Türk erkeklerinin şapka giymesini zorunlu kılan “Şapka
Kanunu” çıkarılmışür. Kadınların giyimi ile ilgili herhangi bir düzenleme
yapılmamış, ancak büyük şehirlerde kadınların da örtüden kurtulmaları için uygun psikolojik ortam hazırlanmışür.
17 Şubat 1926 yılında İsviçre’den alınan ve üzerinde çok az değişiklik
yapılan Türk Medenî Kanunu kabul edilmiş ve aynı yıl yürürlüğe girmiştir.
Atatürk ve arkadaşları tarafından Medenî Kanun, “Türkiye’nin muasır medeniyetler grubuna girmeye hazır olduğunu gösteren bir simge” olarak kabul
edilmiştir (Çaha 1996: III). Medenî Kanun’la Türk kadınına birtakım temel
haklar verilmiştir: Çok eşli evlilik yasaklanmış, kadına boşanma hakkı verilmiş, kadın miras konusunda erkekle eşit duruma getirilmiş, evlilik yaşı sınırlandırılmış, kadın mahkemede erkekle eşit muamele hakkına sahip olmuş ve
ATATÜRK, CUMHURİYET VE KADIN HAKLARI
evlilik bir memurun nezaretinde resmî bir boyut kazanmıştür (Taşkıran 1973:
120-121; Doğramacı 1993: 19). Göle’ye göre; Medenî Kanunun amacı adet ve
görenekleri tercüme etmek değil, tersine modernliğin ilkelerine uygun yeni
bir aile yapısı getirerek, bu adet ve görenekleri aşmaktır (Göle 1992: 69).
Ancak Unat, Türk Medenî Kanununun ne ölçüde eşitlikçi olduğunu tarüşmış ve onun aslında karı-koca arasında gerçek anlamda bir eşi dik ilkesi getirmediğini ortaya koymuştur (Unat 1982: 15).
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ikinci döneminin sonlarına doğru, kadınlara siyasî hakların verilmesi yolunda kadınlar tarafından dileklerde bulunulmuş, bazı konferanslar verilmiş, bu konuda birtakım kadın dernekleri
harekete geçmiştir. Sonuç olarak 3 Nisan 1930 gün ve 1580 sayılı yasa ile
Türk kadınına ilk kez belediye seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Afet İnan, Belediye Kanunu’nun kabul edildiği gün Türk Ocağı’nda
yapüğı konuşmada seçim hakkının cinsiyet farkı olmaksızın bütün vatandaşlara verilmesini istemiş ve “kadın seçim hakkını almalıdır. Çünkü demokrasinin manüğı bunu gerektirir. Kadının toplum içinde göreceği vazifeler vardır” (İnan 1982) demiştir.
Daha sonra 26 Ekim 1933 gün ve 2349 sayılı kanunla da kadınlar, köy ihtiyar heyederine ve muhtarlığa seçme ve seçilme haklarını elde etmişlerdir. 5
Aralık 1934 gün ve 2599 sayılı Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 10. maddesi;
“22 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk, milletvekili seçme hakkına sahiptir”,
11. maddesi ise, “30 yaşını bitiren kadın-erkek her Türk milletvekili seçilebilir” demektedir.
Böylece Türk kadını, birçok Avrupalı kadından çok önce milletvekili
seçme ve seçilme hakkına ve eşit vatandaş olma niteliğine yasal olarak kavuşmuştur (Doğramacı 1993: 21-22; Taşkıran 1973: 138; Unat 1982: 21).
İnönü, haklı olarak “Türk inkılâbı denildiği vakit, bunun kadının kurtuluş
inkılâbı olduğu beraber söylenecektir” demektedir (Taşkıran 1973: 138).
1935 yılında yapılan ilk genel seçimlerde Meclise 18 kadın milletvekili girmişse de (yüzde 4.5) günümüze gelinceye değin bu sayıda önemli sayılabilecek düşüşler olmuştur. Kadının siyasetten uzak kalışını açıklayan kuramlardan “Siyasal Sosyalleşme Kuramı”na göre, kız ve erkek çocuklar çocukluktan
itibaren ayrı ilgi alanlarına itilmekte ve bu sosyalleşme süreci içinde erkek
karar verici bir rol kazanırken, kadın edilgen, bağımlı ve ikincil bir rol içine
girmektedir. Bu durumdaki bir kadının siyasete ilgi duyması beklenmemektedir. Bu uzak kalışı “Durumsal Koşullar”la açıklayan yaklaşıma göre de, kadinin toplumdaki yeri aile içindeki geleneksel rolüne bağlı olarak belirlenmektedir. Burada her kadın için önceliği ev ve çocuk almakta, çalışan kadınlar için de bu sınırlar dışına çıkmak zorlaşmaktadır. Böylece birçok kadın
yukardaki nedenlerle siyasal etkinliklerden ya uzak kalmakta ya da bu tür etkinliklere kaülmayı çocukları büyüdükten sonra düşünmektedir (Tekeli ve
Koray 1991: 89).
Tarım dışı alanlarda kadınların çalışmalarının son derece kısıdı olduğu
toplumumuzda kadınların siyasal etkinliklere katılabilmeleri için ekonomik
sorunları aşmış olmaları ve koca desteği çok önemli olmaktadır. Türkiye’de
yapılan araşürmalar, kadınları siyasetle ilgilenmeye iten temel etkenin ya
kendi ya da kocasının ailesinde siyasetle uğraşan birilerinin olduğunu ortaya koymuştur. Kadın milletvekilleriyle yapılan görüşmelerde de evlilik ve çocuğun kadının siyasetle uğraşmasını zorlaştıran faktörler olduğu ortaya çıkmıştır.
Öte yandan siyasete kaülmama nedeni olarak gösterilen; ilgi yokluğu,
zaman yetersizliği ve meslekî zorluklar kadınların siyasete katılımlarını
özendirecek politikalarla yenilebilecek engeller olarak görünmektedir.
Ancak kadınların sayısal olarak siyasal yaşamda temsil edilmeleri değil,
koşulları, sorunları ve zorluklarıyla toplumdaki tüm konumlarının temsil
edilmesi amaç olmalıdır. Ayrıca kadınların siyasete katılmaları konusunda siyasî partilere de çok iş düşmektedir.
Sonuç:
Bernard Levvis’e göre Atatürk’ün ilk büyük başansı —bir ordu, bir millet
ve parçalanmış imparatorluğun yıkın ularından bir millet kurarak ve millî toraklardan istilâcıları sürerek— kahramanca üslûptaydı.
Yine de Atatürk’ün gerçek büyüklüğü, bu başarılarda yatmaz. Onun gerçek büyüklüğü daha çok, bu kadarının yeter olduğunu, fakat yine de tek başına yeterli olmadığını, askerî ödevin tamamlandığını ve pek farklı başka bir
ödevin kaldığını kavramasında yatar. Bundan sonraki ödev yurt içinde idi;
çünkü askerî, malî ve siyasî bütün istilacılar gittiği zaman, zaten geri olan ve şimdi uzun savaş ve iç savaş yıllarıyla daha da zayıflamış bulunan ülkenin yeniden kuruluş sorunu duruyordu. Osmanlı askeri ve muzaffer kahraman olarak Kemal Atatürk’ün bunu görebilmesi ve bunun kendisinden istediği büyük hayal gücü ve cesareti gösterebilmesi onun en yüksek meziyetidir…

GÜLAY ARIKAN

Kaynak; https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/687295

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun