Ancak, Ölümün Sırtında Çıkıp Kurtulabilenler!

 

Adı Hakan Taşdemir’di. İstanbul Üniversitesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü 4. Sınıf öğrencisiydi. ‘Di’ diyorum; zira sosyal medya’da onunla ilgili çıkan o yürek burkan haberler vesilesi ile gayet iyi hatırlayacağınız üzere kısa bir süre önce, kendi kaderi üzerinde kendisini ‘tek yetkili’ tayin ederek daha filizlenmemiş, kök halindeki acar hayatına, daha doğrusu dinmeyen acılarına kendi elleriyle son vererek aramızdan ayrılmak zorunda kaldı Hakan. Aslına bakarsanız bu elim tercihinin neticesinde; işsizler ve çaresizler ordusundan erken terhis olmakla kalmadı, aynı zamanda geçip giden ve sürekli aleyhinde işlediği gün gibi ortada olan pervasız zamana karşı da bedelini canıyla ödeyeceği hüzünlü bir zafer elde etmiş oldu.

Zaman demişken, artık umudunu kaybetmeye başlamış ve karamsarlığa iyiden iyiye demir atmış bir işsiz için ‘İşsizler Ordusu‘nun bir neferi olmasının belki de tek çekici tarafı saatlerin, günlerin, haftaların ve hatta yılların birbirlerinden hiçbir farkı kalmadığı için yanından usulca geçip giden zamana karşı bir anlamda bağımsızlığını, özerkliğini ilan edebilmesidir. Zira bu sayede zamanın emrine girmiş ya da girmek zorunda kalmış ‘Mesai Mahkumları‘nın aksine, zamana tümüyle hükmedebilme, kendi zaman dilimini yaratabilme ve o dilimin içerisine saklanabilme şansını elde eder bir işsiz..Ancak zamana karşı elde edilen bu görece hürriyet ya da zafer, her Allah’ın günü aynı şeyleri yapmaktan, aynı şeyleri söylemekten, aynı şeyleri düşünmekten ve aynı hayalleri kurmaktan insanın kendi kendisinden bile bıkar hale gelmesinin önüne geçemez ne yazık ki. Zaten bu çileli serüvenin böylesine dramatik bir yıkımla noktalanmasında, umutsuzlukla mutsuzluğun el ele verdiği o ‘bıkkınlık’ seanslarından bir türlü çıkılamaması yatar.

Dolayısıyla cari kötülük iktidarının sebep olduğu, ekonomik ve sosyal yıkıntılar arasında can çekişerek direnmekle ölmek arasında vahşi bir seçim yapmaya zorlanan bütün bu genç insanların hayata veda etmelerinin temel sebebi; kendileri açısından zamanla katlanılmaz hale dönüşen bu bıkkınlık seanslarının hayata ve sevdiklerine dair istihdam ettikleri bütün o güzel umutlarını ve planlarını çelimsiz bir dalı önüne alıp sürükleyen azgın bir akarsu gibi önüne katıp sürüklemesi ve kuytu köşelerde yok etmesidir.

Dr. Wiliam Chester Minor ‘The Proffesor and the Madman’ filminde;

“Buradan sadece kitapların sırtında çıkıp gidebilirim. Dünyanın sonuna ancak kelimelerin kanatlarıyla uçabilirim.” diyordu.

Ne yazık ki bu kahredici çıldırmışlık ikliminden ancak; ölümün sırtında çıkıp kurtulabileceklerine inanıyor genç insanlar. Karanlıklarla bezenen bu çileli hayatta ve rezil düzende onlara ışık olabilecek tek çıkış aralığı olarak sadece ölümü görebiliyorlar. Gençlikten ve hatta çocukluktan itibaren özenle biriktirdikleri bütün o ışıltılı düşlerinin, çocuksu hayallerinin yerini ruhlarını cehennem azabıyla yakıp dağlayan inatçı kaygılarının almasıyla birlikte içerisine doğdukları, adeta bir parçası olmaya zorlandıkları bu talihsizliklere daha fazla direnmelerinin pek bir anlamı olmadığına karar veriyorlar ve kendi taburelerini kendileri tekmeleyerek bu zalim işkenceye hemen oracıkta son veriyorlar.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun