Gündelikçi

Kendi kendimi avutuyordum, “hele bir yerlere kapak atayım, belki tutunur kalırım da askerlikten yırtarım gitmem” diye.

O dönemlerde vicdani retçiliği duymuş değildim, bilmiyordum bile; tarihçesinin ta Roma dönemine dayandığını çok sonradan öğrendim. Bugün, o günkü tutumumu ancak vicdani retle ilişkilendirerek izah edilebilirim.

Askerlikten yırtma isteğim, silah altına alınmaktan korktuğumdan değildi, silaha karşıtlığından da anladığım pek yoktu aslına bakılırsa.

Askerlik öncesi apolitik sayılırdım, ya da bir arayış içerisindeydim diyebilirim.

Sivil hayattan koparılarak zorunlu asker olmak ters geldiği için askerliğe gitmek istemiyordum belki, belki de kimseye kurşun sıkmayı öğrenmek istemiyordum.

Ölüme, öldürmeye karşıydım o zamanlar. Hâlâ da öyleyimdir. Üstelik anti militarist sayılırım.

Kimliğe göre 20’ye merdiven dayamıştım. Kimliğe göre diyorum, çünkü bizim oralarda kimlikteki yaş başka, gerçek yaş başkaydı.

Yıl 1989’du. Antalya merkezinde bir otel odasında kalıyordum.

Kolumdaki SEIKO saatin alarmı çalınca kör karanlıkta açtım gözlerimi. Saat 05:00’ı gösteriyordu. Alelacele giyindim, kuşandım. Odadan hızlıca ayrılarak koşar adımlarla kahveye attım kendimi.

Erken olmalıydım, yoksa geç kaldın mı kimse işçi almaya gelmezdi. Böylelikle günüm boş geçecekti. Didinmezsem nasıl çıkarırdım ekmeğimi, çay, otel parasını, diğer masrafları!

Amelelerin iş beklediği kıraathanede, ben de iş beklemeye başladım.

Bazen bir, bazen iki, bazen daha fazla, bazen de grup halinde sekiz on kişi alıp çalıştırılmaya götürülüyordu. Onlar işi biliyorlardı, bense acemiydim. Onlar grup kurmuşlardı, bense yalnızdım, üstelik utangaç biriydim. Her iş için çağrı yapıldığında hemen pişmiş kişiler kalkar giderdi, bense otururdum oturduğum yerde sessizce.

Git gide kıraathane boşaldı. Birkaç kişi kaldık sadece. Tavla, kağıt oynanıyordu, çay içiliyordu beklerken. İlerleyen saatlerdi. Sıvacı ustası, yardımcı birine bakıyordu.  Umudumu kestiğim vakitti. Masamdaki abilerden biri beni gösterdi. Konuştuk, anlaştık.

Üç günlük sıva işi vardı, yardımcı olarak çalışacaktım. İnşaat kırsal kesimdeydi. Kasım ayının sonuydu. Dışarda zayıf bir güneş vardı, ama çalışma sahamız gölgeliydi. Hava sertti. Hesapsız yola çıkmıştım. Kıyafetlerim hava koşullarına uygun değildi. Isınmak için gerekenden fazla çalışıyordum, ama nafile, yine de üşümenin önünü alamıyordum.

Günün ışımasıyla işe başlar, karanlık aydınlıktan vardiyayı devralana dek devam ederdik. Bir gün, karanlıkta bile, yapabildiğimiz kadarını sürdürdük işin. Çalışanlar böyle çalışmazdı biliyordum. Ama çaresizdim. O da beni kullanıyordu. Bana günlük yevmiye vereceğinden, benim fazladan çalışmam, bana parasal açıdan ekstra yarar sağlamazdı. Çok çalışmam yararına olacaktı onun. Kurnazlık yapıyordu. Emek hırsızı insanların nesli tükenseydi ne iyi olurdu.

Harç hazırlıyordum. Kum, çimento ve kireç karıyordum. Bunu, tek tekerli el arabasıyla ustanın yanına taşıyordum.

Dar tahtalar üzerinde yürütürdüm el arabasını. Rampaları çıkarken sıvılaştırılmış harcı üstüme döktüğüm olurdu.

Bugün, o günleri hatırladıkça içimi hüzünlü tuhaflıklar kaplıyor. Andıkça o günleri, zaman zaman hayata olan küskünlüğümü daha iyi anlıyorum, kendime bir kere daha hak vermiş oluyorum.

Üç günde işi tamamladık.

Üzerinde para yoktu. Öyle dedi. Ücretimi güya sonradan ödeyecekti. Sonradan dediği hiç bir zaman gelmedi. Benden iki kat büyüktü; otuzsekiz, kırk yaşlarındaydı hak gaspçısı (şimdi hayattaysa yetmiş iki yaşındadır, yaşıyorsa hastalıklı ömür, öldüyse azap diliyorum).

Yanımda kâr kalan tek şey, üç gün boyunca, günde bir öğün yemek yemiş olmamdı.

Öğlen yemeği ustadandı. Yemeğimiz ekmek, domates, peynir ve sudan ibaretti.

Akrabalar eve çağırırlardı. Geç vakte kadar çalışırdım. Gitsem o geceki otel parasından kurtulurdum. Üstüm başım müsait değildi. O vaziyette gidemezdim haliyle.

Otelde kalırdım mecburen. Oda lavabosunda bir saat üstümü başımı temizlemekle uğraşarak tüketirdim. Odanın banyosu yoktu. Ucuz oteller öyleydi. Musluktan buz gibi soğuk su akardı. Elbiselerime yapışmış, yarı kurumuş harçları sökerek temizlemek zor işti.

Sonraki günler daha beterini yaşadım.

Kırda devasa bir araziyi temizledim, taşlardan arındırdım.

İki kişiydik, ben ve kırkbeş / elli yaşlarında olan arazi sahibi.

Arazinin içindeki taşları arazi sınırına taşıyordum. O da taşıdığım taşlarla sınırı işaretlemek için duvar örerdi. Bir mil verilmişti elime. Yarı gömük taşları bu mille büyük zahmetlerle çıkarıp taşırdım. Bazen kuvvetimin kaldıramayacağı taşlarda yardıma gelir ve birlikte taşırdık. Elindeki büyük çekiçle ufaltıp taşınır boyuta getirirdi.

Öğlenleyin beni bakkala gönderdi.

“Üzerinde para var mı?” diye sordu.

“Var” dedim.

“Sen harca, sonra fazlasını veririm ben sana.”

“Fark etmez abi.”

“İki ekmek, küçük bir kova yoğurt, bir kilo domates, yarım kilo salatalık, 200 gram peynir, kafana göre zeytin ve iki litre kola al gel, hadi aslanım.”

Koşa koşa gittim aldım. Büyük bir iştahla beraber yedik.

Ertesi gün de öğleye kadar çalıştık.

“Yarın kahvede ödeme yaparım.”

Öğleden sonra yemeğimi dışarıda yedim.

Yarın oldu yok, öbür gün yok, diğer gün yok, bir sonraki gün yok. Yok yok yok! Hakkımı hiçbir zaman alamadım. Vermedi. Helal etmedim. İnsanlara güvensizliğim biraz buralardan gelir. Ticarete atılmayışımda da rol oynar.

Sırtlanlar sofrasına düşmüştüm. Bu, hayatımda gündelikçi olarak çalıştığım ilk tecrübemdi. Güvensizlik konusunda bu alanda, sözde bildik insanlardan yediğim ilk kazık ve aynı zamanda ilk de ders sayılırdı. Ücretsiz çalıştıran mahlukat sayesinde insanlardan soğuyor, tanıdıklara bile güvensizlik oluşuyordu bende.

Bu sırtlanların hepsi memleketlim olmazsa da Doğu, Güneydoğu’luydular.

O günden sonra gündelikçi olarak çalışmama kararı aldım. İlk ve son oldu. Sadece çay içmeye ve henüz çakallığını görmediğim insanları görmeye giderdim o kıraathaneye ve bir beklentim vardı, belki insafa gelirler de hakkımı verirler beklentisi.

Hayatım boyunca hakkım yendi.

Şükürler olsun ki kul hakkı yeme tenezzülünde ve şerefsizliğinde bulunmadım hiçbir zaman.

Vahap TAŞ

Soluğunda Soluğum

Yontaırus

Kadın+Erkek=İNSAN

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun