Damdan Düşme

Dut ağacının meyve verdiği mevsimdi.
Bir öğlen sonrasıydı.
Komşumuzun avlusunda büyük bir dut ağacı ve bize bakan tarafın dalları, kerpiç evimizin toprak damına sarkardı. Üstüne çıkıp dut toplardık.
Bize bakan dallarda fazla olmadığı ve haliyle az dut olduğu için, dalların sarktığı yere giderdik.
Tek katlı beton evdi. Yerden yükseçeydi. Hele dar koridora bakan köşe bir buçuk kat yüksekliğinde idi.
Komşularımız iyi insanlardı. Günümüz gibi dut kurutulup, bilmem kilosu şu kadara satılmazdı. Dut ağacı her sene yemiş verdikçe birlikte yerdik, sadece biz değil, başkaları da nemalanırdı bal tadındaki beyaz dutlardan.
Göz hakkına inanılırdı. Çocuklar absürt bir şey yaptığında, ebeveynleri karşı çıkardı. Sonsuz saygı vardı büyüklere karşı.
Ağacın dallarını kırmadığımız müddetçe karışılmazdık.
Benim gibi çocukların, hep içe yönelik tek taraflıydı duyguları. Platonikti aşklarımız. Cevapsız kalırdı her zaman his ve arzularımızla ölen, dışa çıkamayan sorularımız.
Batıl inançtı aşılanan bize. Dutları tükürüğümüzle ıslatıp yedirdiğimiz kız, bizim olacaktı güya.
Damın üstünde, şaçağın kıyısında dut toplardık. Bizden evvel toplanmıştı elin ulaştığı dutlar. Bize zor olanı kalmıştı.
O günden anlamlıydım, bana hep imkansızlıkların durağı düşeceğini.
Sevgi beslediğim aşk, aşağıda bekliyordu.
On bir yaşındaydım. O da akranımdı.
Bir dut koparmış, çaktırmadan tükürüğümle ıslatmış, ona atıvermiştim.
Yedi. Yemesi sevindirdi beni. Daha da istiyordu. Eh, artık garantilemiştik kızı. Sonrası sevgiyi pekiştirmekti.
Dallara yapışıyor, uzaktakileri koparıp koparıp aşağı atıyordum. O da toplayıp toplayıp yiyordu. Benim olacağına dair şüphe kalmasın diye, çaktırmadan ıslatıp veriyordum güzel dutları.
Daha uzaktakine yetişmeye çalışıyordum.
Dalı çektim, yay gibi gererek yakınlaştırmaya çalıştım kendime. İri ve iştah kabartıcıydı o daldaki dutların hepsi de, çünkü el değmemişti, kutsal ve verimli topraklar gibiydi.
Dalın en kıyısında süt beyazı bir dut vardı hepsinden daha güzel olan. Koparmak istiyordum onu. Sevgilime atacaktım. Belki de nefsime hakim olamayıp onu ona koklatmayacaktım, kim bilir.
Elimi uzattım. Yetişemedim. Dalı çektim. Gelmedi. Zorladım kendimi.
Sonra, boşluğa adım mı atmışım, dengemi mi kaybetmişim bilemiyorum.
Dutu elde edemeden, damdan beton zeminin üstüne çakılmışım.
Güzelim dut, şeytanın meyvesi miydi ne, anlayamadım, ne bana ne de ona yar oldu!
Bayılmışım.
Ablam sırtlayıp eve taşımış beni.

Gözlerimi açtığımda, üstüme serili beyaz nevresimi gördüm. Yünlü yorganın üstünde sırt üstü yatıyordum. Başımın altında sadece misafirlere kullandığımız özel yastık bulunuyordu.
Mahallenin ve yakınlarımızda oturan akrabalarımızın bütün kadınları etrafımda toplanmış, ölünün üstüne ağlar gibi ağlıyor, ağıtlarla figan ediyorlardı. Bazıları annemi teselli ediyordu kader diye.
Anladım ki ölmüşüm. Ne yapacağımı düşünürken, numaradan biraz daha bekledim.
Yedi yaşımdayken, babamın yünlü yorganın üstünde, kefen içindeki ölü hâlini anımsadım.
Odadan çıkıp kurtulmak istedim. Hiçbir şey olmamış gibi çıkasım, ayrılasım geldi. Olmazdı ama, bu kadarından sonra öyle lakayıt davranmak. İzin istese miydim acaba. Hayır. Şaşırtacak, hayal kırıklığına uğratacaktım konukları. Sonra utanacaktım ölmediğime.
Gözlerimi araladım. Baktım tavandaki kalaslara. Kalasların üzerindeki bir karış genişliğindeki tahtalara. Tahtalar arasından sarkmış saman saplarına. Bir kertenkele geziniyordu uzunca kalasın üstünde. Durdu. Bana baktı. Ben de ona baktım. Üzerime düşmesinden korktum sonra. Düşmedi ama. Bir tek o biliyordu ayıldığımı. Ama sır tutmasını bilenlerdendi. Güneş vuruyordu odanın her bir köşesine. Aydınlatıyordu her bir tarafı. Sanki o günlerin güneşi daha parlaktı bugünün güneşinden. Bir serçenin kanat seslerini duydum fırrr diye. Başımı çevirdim sessizce yanlara. Kadınlar yüzlerini birbirlerine çevirmiş hakkımda konuşuyorlardı. Anneme sabır diliyorlardı. Bunu fırsat bilerek, ani bir hareketle doğrulup, döşeğin etrafındaki iki kadının omuzlarından destek alarak sıyrıldım. Diğer kadınların şaşırmış bakışlarına aldırmadan, aralarından geçip kaçtım koşar adımlarla.
O gün akşama kadar eve uğramadım; gelen gidenler, karanlık çöküp evlerine yollanana kadar.

 

Vahap Taş

Çağdaş Köle

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun