Çağdaş Köle

Yıkılası dünya kimine meyvesi bol bir bahçedir, kimineyse susuz bir çölden ibarettir.

Memlekette, tatil yaparken, askerlik sonrası yanlarında çalıştığım eski patronlarımı ziyaret ettim. Limited şirketleri vardı 1990’larda. Elektrik malzemeleri satıyorlardı. Doğu ve Güneydoğu’ya pazarlamaya çıkardım ürünlerini satmak için. Firmalarının adının değiştiğini 2016 yılındaki bu ziyaretimde öğrendim. Üç ortaktan biri ayrılmıştı. Diğer ikisinin ortaklığı hâlâ devam ediyordu. Bunlar anlaşan ikiliydi. Ötekiyle ben de anlaşamıyordum bazı sebeplerden.
Tesadüfen, çocukluğumda, pastanesinde çalıştığım daha eski patronumla orada rastlaştık. Pano fiyatlarını sormaya gelmiş inşaatı için. Beni gördüğünde yüzünde gülücükler açtı canlı, narin bir gül gibi. Bir yerde gözü ısırıyor gibi baktı ama hatırlayamadı. Hafızayı zorladıysa da bulamadı.
“Seni tanıyorum ama hatırlayamadım.”
“Pastanenizde çalışmıştım. Oradan tanışıyoruz.”
“Haaa! Evet hatırladım. İmalattaydın değil mi?”
“Değil Abdülhak abi.”
“Garsondun o zaman.”
Beni o anki tahminindeki kişiliğimle özdeşleştirmeye çalışıyordu.
“Hayır, bulaşıkçıydım,” dedim dürüstçe.

Bulaşıkhanesi merdiven altınaydı pastahanenin, eğilerek ulaşırdık orada muhafaza edilen malzemelere erişebilmek için. Üç katlı bir binanın altındaydı müessese.

Suratının rengi değişti birden neci olduğumu söyleyince. İlgisinin azaldığı fark edildi hemen. Yüzünde, “altı üstü bir bulaşıkçı, ben buna niye selam verdim ki!” der gibi bir hâl, bir pişmanlık, bir soru ifadesi belirdi.

Şaşkınlığı bariz bir şekilde ortadaydı. Azametine uyacak büyük adamlar lazımdı onlara, bizim gibi küçük adamlar değil, küçücüktük çünkü biz, ne işleri vardı ki bizimle! Ancak kendi sınıfındaki, küçük burjuvalara saygı duyarlardı onlar, hele büyük burjuvaya secde bile ederlerdi.

Zenginlik ayrı şeydir. Ama sıfatı ne olursa olsun, oldum olası kibirlileri sevmem, sevemedim de bir türlü; sevmeyeceğim de bu tipik insancıkları, saygı da duymam. Zenginlerin büyük bir bölümü aşağılık havalara girer bunun gibi.

Yokmuşum gibi davrandı sonra, ben de, yokmuş gibi takıldım oralarda. Ayrılırken de ne bacağımın üzerindeki bacağımı düzelttim, ne de güle güle dedim gazete okumayı sürdürerek.

Ona büyük emeklerim geçmişti, büyük zahmetler çekmiştim onun iş yerinde, çilelerden geçtim, yıprandım ve karşılığında ucuz ücret için. Buna saygı duymalıydı esasen, burnu kendi gibi havalarda olanlara saygı duymak yerine.

Bizler zamanının üçte ikisi gasp edilmiş çağdaş köleleriz!

Bu yüzden, iş sevmeyenimiz çok ve hırsızlarımız boldur.

Onunla geçmişim aklıma düştü bu vesileyle, onu yazıya döküp paylaşmak istedim.

1984’te, dönemin meşhur Misal Pastanesi’nde bulaşıkçılık yaptım. İşim sadece bulaşık yıkamak değildi haliyle. Zaman zaman vitrini de siler, temizlerdim. Vitrin haricinde, birinde soğuk içeceklerin, diğerinde ise içi dolu muhallebi kaselerinin, bazı tatlı çeşitlerinin ve kurabiyelerin bulunduğu iki soğutucu özellikli tezgah dolapları da vardı. Haftanın iki günü, içlerini tamamen boşaltır, enine boyuna yıkar, temizlerdim, temizlik sonrası meşrubat çeşitlerini, sütlaçları, supangleleri ve kurabiyeleri büyük bir zahmet ve özenle çeşitli kaplara şekil vererek, üst üste dizer, yerleştirirdim bu dev dolaplara. Bükülürdüm uzak köşeleri doldurmak için. Vantilatörün üflediği, soğuk hava çarpardı yüzüme.

Garsonlar benden büyüktü. Aralarımızda altı yedi yıl yaş fark vardı. Bu avantajı ve hiyerarşiyi kullanarak bizleri ezerlerdi. Nefes aldırmazlardı, emir verirlerdi, hem kendi işimizi hem onların işini yapardık. Uymadığımızda şikayet edilir, onlardan yana olan patronlardan azar işitirdik. Derler ki büyük balık küçük balığı yutar, doğru değil insanı balık yerine koyarak örneklendirmek (değil olmasına da diyen yerinde laf etmiş ama), biz de yenildik zati, o gün anlamalıydık bunu. Çok sonra düşer jetonumuz, hep sonradan gelir aklımız başımıza. Onlar sadece müşteriye bakardı, olmadığı zamanlarda bulaşıkhanenin köşesine çekilirlerdi, ellerini koynuna alır, sigara tüttürürlerdi. İş yoğunluğunda onlara yardım etmemiz istenirdi. Ederdik. Bu nedenle sorumlu olduğumuz işler birikirdi. Onların bize yardım ettiği görülmezdi hiç, ihtiyaç duyulsa bile. Bihayli fazla çalışırdık, ama bizden bihayli fazla maaş alırlardı.

Paradoksal bir durum var böylesi alçak düzenlerde ve hak yiyici işveren tutumlarda. Tamamen garsonların insafındaydık ve maalesef çoğunun insafı yoktu. Sigortaları vardı, bizimse yoktu; bu da gözü doymaz Abdülhak gibi patronların meziyetinden başka değildir.

Tatlı ve tuzlu ürünlerin üretildiği Malathane başka bir mahalledeydi. Bulunduğumuz yerden oldukça uzaktı. Bütün ürünler arabasız, insan gücüyle nakledilirdi. Bir metre boyuna, yarım metre enine büyüklükteki dört/beş tavanın kurabiyelerini bir tavada toplar, başımızın üstünde taşırdık, bir mahalleden başka bir mahalleye. Başımız ve boynumuz ağrırdı. Börekleri ve diğer geriye kalan kurabiyeleri almak üzere boşaltılmış tavalar başımızın üstünde geri dönerdi. Dolu gider, dolu gelirdik. Garsonlar da aynıydı bu hususta. Baklavalar ve kadayıflar da aynı taşınırdı.
Dönüş yolunda tempoyu hafifleterek dinlenirdik. Dolulardan kısa süreliğine de olsa kurtulduğumuz için boş tavaları taşımak bize nimet gibi gelirdi.

On üç yaşındaydım!

Ağır baklava ve kadayıfları taşımak zordu. Bazen tepsiler sıcak olduğundan elimiz yanardı. Boş tepsiler üst üste koyularak başımız üzerinde giderlerdi. Bazen kayarlardı dolu baklava tepsileri, üzerimize şerbetleri dökülürdü.
İmalathane bir üst kattaydı. Dolu dolu, yuvarlak tepsilerle ve büyükçe dörtgen tavalarla, bozuk, yağlı merdivenleri iner çıkardık. Bazen kayardık. Kalçayı kırmak işten bile değildi.

İmalatta ustalar mamulleri başımızın üstüne istif ederlerdi. Hedefe ulaştığımızda pilimiz biterdi. Başımızın üzerindekileri indirmeye gücümüz kalmazdı. Bazen menzilde yükümüzü indirmeleri için nazımız geçenlere geç kaldıkları zaman yüksek sesle bağırırdık. Aslında bu adı konulmamış bir isyandı. Taşıma faslında bulaşıklar kirli kirli bulaşıkhaneyi doldurur, taşar vaziyette yıkamamızı beklerlerdi.

Taşıma sonrası birikmişleri iki saatte ancak yıkardık ama; arada, sık sık bulaşıkhaneden ayrılır ve çağrılara kulak verirdik. Üstelik iş yerinin bütün tabaklarını, tepsilerini, kaşık ve çatallarını yıkardım.

Sözde gece on ikide paydos ederdik, ama hiçbir zaman on ikide paydos olmadı. En erkeni sıfır sıfır otuzdu. Rutin olarak, haftanın iki günü masaları toplar, detaylı temizlik yapardık. Avizeleri siler, tavanı temizlerdik. Nasılsa ücret değişmezdi, öyleyse neden sandalyeleri ayaklarına kadar yıkatıp kurutturmasınlardı.

Bütün sandalyeleri masaların üstüne sırt üstü yatırır, yerleri, sabunu köpürterek yıkardık. Gece ikiyi, üçü bulurdu paydosumuz. Asla mesai ücretimiz olmadı. Sadece bayramdan bayrama bir kilo baklavamız vardı ikramiye sayılan. O da satılmışlardan arta kalandı.

Patronun sahtekarlıkları da vardı. Örneğin; millete bal diye yutturdukları aslında, imalathanenin gizli bölümlerinde babası tarafından üretilen (şekeri bal özüyle karıştırıp kaynatarak elde ettikleri) reçeldi.

İşçilerin sırtından palazlandı. Bölgenin hatırı sayılır zenginleri arasında yer alıyor günümüz Türkiye’sinde.

Şimdi şanına uygun bir iş yapıyor; müteahhitlik. Sahtekarlıkları çoktur bu işin. Alışmış, kudurmuştan beterdir derler.

Her neye alıştıysan, onu sürdürürsün. Güzellikte öyledir, çirkinlikte.

İnanıyorum ki, demirden çimentodan çalan, oradan buradan yontan, üçe alıp onüçe satan, bir kat fazla çıkmak için oraya buraya yediren, kaz gelen yerden tavuk esirgemeyen, daireyi satmak için binbir yalan uyduran, parasını aldıktan sonra sözünü unutan, işgaliye bedeli ödeyerek servetine servet katan, bir sürü dalavere, bir sürü acayip meziyetli, kafa yapısına uygun bir müteahhit olmuştur Abdülhak bey.

Eski maharetlerini bu işe de karıştırmadan durabilir mi hiç?!.

Vahap Taş

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun