Anlamak, Anlatmak, Anlaşmak…

“Öyle anlar vardır ki karar zamanıdır.”

Anların neredeyse tamamı karar zamanından oluşur. Biri bize bir şey aktardığında kelimeleri aktarmaya başlarken cümle kurulumunu kafamızdan o aktarırken kurmaya başlarız. O an hem anlamaya hem düşünmeye başlarız. Söz bitince illa bir karar kılarız.

“An” isim kökünden anlam, anlamak, anlamsızlık, anlaşılır, anlaşılmaz, anlaşma, anlaşmak, anlaşmazlık, anlatılamaz, anlatmak, anlayış, anlayışlı, anmak hatta anne kelimesine varıncaya dek bu kelimeler türemiştir. Bu kelimelerden anne kelimesi size ilginç  gelebilir. Kelimenin kökündeki an‘ın etkisinden belki acı çektiğimizde anne diye ağlayan bir millet oluşumuz sizce tesadüf mü, yoksa Türk dilimizin verdiği temelden kaynaklı yüklediğimiz an‘lık acıda an‘nemizin ağzımızdan çıkışında aktardığım sebep doğru olabilir mi? (Bu yorumu siz okurlara bırakıyorum.)

***

“Kelimelere yüklediğim anlamı ancak ben bilebilirim.”

Kelime haznesi çok olan biri ile kelime haznesi az olan birinin kelimelere yüklediği anlamlar farklılık gösterir ki bir de kelime kökeninde çok iyi olanlar var ve onlar üzerine bir de yeni kelimeler türetebilir. Bu iki kişinin birbirine anlatacakları cümleleri ile cümlelerindeki seçtikleri anlamlar farklı olur ki düşünce sistemleri de farklı olur (biri küçük şeyleri düşünürken diğeri büyük hesaplarda yerini alır).

Hükümet, devlet kurumlarımızı satarken aynı haberi işitiyor ve okuyorduk. O günlerde kelime haznesi az olanlar; devletimize para giriyor diye sevinirken, kurumlarımızı satanların öğretilerini karşımızda papağanlığını da yaparken buluyorduk. Devletin soyulmasına da günümüzde soyuyorlar ama… diyerek başlıyorlar söze. Oysa biz ta o günlerde devletimize işlenen suçun ve getireceği sorunların farkındaydık. Bu örneğimde aktarmak istediğim, haberi dinlerken anlamak için bile en az anlayacak kadar bir kültürel birikime halkın ihtiyacının olduğudur. Hayati meseledir!

İnsan anlaşıldığı kadardır. Ne kadar çok bilirsek bilelim, karşımızdaki insanların kelime haznesi kadarız. Anlaşıldığımız kadarız. Babamın sözüyle bu bölümü tamamlayayım; “İnsan hissettirdiği kadar yaşar.”

İnsanlar çokça okumalı ve bilmediği kelimelerin anlamlarını öğrenmeli. Cümlelerde yerine konulabilecek bir kelime ile anlamda bağlam kurmak yerine, gerçekten anlamak için çaba göstermeli. Ki herkes, herkesin derinliğini görüp yalnız kalmaması için kimse. “Yaşam ağrısı hatrına anla.”

Bir olayda parmakla birini işaret ederken çok rahat bir toplumuz, çünkü suçlamak kolay bir eylem. Anlamak için insanın değişmesi, gelişmesi lazım. Birey toplumu oluşturur. Değişimde zayıfız. Değişmek eylemi için karar almakta zorlanan bir toplumuz. Oysa suçlamak yerine değişsek, belki halden anlayıp çok farklı gerçeklerle yüzleşerek büyüyeceğiz.

***

Bir Kızılderili atasözü der ki:

“Benim hayatımı yargılamadan önce benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan geç. Benim takıldığım taşlara takıl yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git benim gittiğim gibi anca o zaman beni yargılayabilirsin.”

Mevlana duruma biraz edebiyat katarak, fakat Kızılderili sözüne biraz da konarak, şöyle bir renk katar:

“Benim hayatımı yargılamadan önce, benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan, dağ ve ovalardan geç.
Hüznü acıyı ve neşeyi tat.
Benim geçtiğim senelerden geç, benim takıldığım taşlara takıl.
Yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git, benim gittiğim gibi.
Ancak ondan sonra, beni yargılayabilirsin…

Geçer dediklerimi geçirdim, biter dediklerimi bitirdim.
Nefret ettiklerimi sildim, artık yeter dedim.
Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana.
Farkında olduğum için var oldunuz,
Vazgeçtiğim için bugün yoksunuz…”

Beni kimse anlayamaz ki yargılayabilsin! Beni yargılayamayan herkes de kimseyi yargılayamaz! Anlamadan, önyargıyla yaklaşarak bir olayda yargılamak isteyen zaten amacı ile sonuca ulaşır. Anlamaya çalışmak mühim. Halden anlamak çok büyük bir yüklem.

Kimse kimsenin ayakkabısını giymek istemez, herkesin ayakkabısı var. Halden anlamak için çaba göstermek burada güzel olan şeydir. Ne kadar fedakarlık gösterebileceğimiz çok değerli bir detay.

Ayakkabıyı giymeye çalışmak ayrı, giymek ayrı bir konu. Gerçekten anlamaya çalışmak için giymek gerekiyor. Birini anlamadığım için giydiğim ayakkabıya bugün empati diyoruz. Empatinin olmadığı yerde bencillik olur.

Benim ayakkabımı gerçek bağlamda biri giyecek olsa, aynı duyguları hissetmeyecektir. Bir kez giyinmekle ne kadar anlaşılır ki duygum. Bir de ayakkabıyı giydikten sonra aynı şeyleri yaşayıp aynı perspektiften bakmaktan bahsediyor Mevlana. Kimse benim perspektifimden bakabilir mi; bu mümkün değil. Aynı kültüre biriyle eşit olmam mümkün değil; ya benden öndedir ya da geride…

Bu durumda benim ayakkabımı giymem ile başkasının benim ayakkabımı giymesi eş durum değilse, burada denklem kurulmaz. Mevlana’nın başlangıçtaki teorisini nakavt ettim! 

Bazı zaman benzer duygular yaşarız. Misal bir topuklu ayakkabıyla (gündelik yaşamda neredeyse kullanmıyorum) bir düğüne gittiğimde, benim gibi gündelik yaşamda topuklu ayakkabı giymeyen birisiyle benzer duygular yaşarız. Her şey birkaç santim alçalır önce, belimiz daha ince görünür ve bu sebepten daha özgüvenli hissederiz. Çok dans edersek eğer, ayak topuğumuzda ve parmaklarımızda (her ayakkabının biçimine göre değişen yerlerde) acılar hissederiz. Baktık olmuyor gece sonunda ayakkabısız hareket eder birbirimizle göz göze geliriz. Yine de aynı acıyı paylaşmaz ve bire bir aynı sorunu yaşamayız. Hayat bu topuklu ayakkabılardaki olay gibi benzer duyguların yanılgısıyla, tam anladığımızı ya da tam anlaşıldığımızı sandırır. 

Kimse kimsenin kendisini anlamadığını bildiğinden herkes anlaşılmak ister; kendisini anlatmak için türlü türlü çarelere baş vurur. Çok az kimse bu grupta olmaz sebebi de çok zekilerdir, yorgunlardır; defalarca denenmişi denemek istemezler çoğu zaman. Bu dediğim anlaşılmayan kimselerin anlaşılmamayı dert ettiklerini de sanmıyorum.

Empatide iyi olmak da çok yorar, anlamaktan yorulur insan, hiç tanımadığı insanların acısını hisseder durur.

***

“Yıllar var ki ben böyle
Bekliyorum özleminle
Anıların, umutların, kaldı bende
Anlasana
Anlasana
Anlasana
Anlasana
Biraz daha gerçekleri anlasana”

Bazı insanlarca tamamen anlaşılmaya ihtiyaç duyuyoruz.

Günümüzdeki birçok ilişkideki yanılgı; biri birisinin kendisini anladığı vakit aşkla yalnızlığı karıştırdığından oluşuyor. Bu insan hayatındaki düşebileceği çok basit bir hatayken sonrası hep aynı yere çıkıyor. Onunla güzel bir arkadaşlık kursaydık ilişkimiz daha iyi olurdu gibi söylemlere varıyor. Ya da başta beni anlıyordu artık eskisi gibi değil gibi söylemlere ulaşıyor. Hatalarımızın sonunda hep mutsuzluklarımız bekliyor.

Çağımızda yenik düşen aşkın belki de ilk katili anlaşılmak sorunumuzu atlatamadığımızdan kaynaklanabilir. Benim dilimde konuşacak, aktardığım gibi anlayacak kimseyi arzulayarak insan çevresindeki birilerini gözlemleyerek başlıyor. Ki çağımızda görücü usulü evliliklerin sonunda aileler genelde doğru kararı vermiyor oluşundan belki ya da ahlakın çöküşünden kaynaklı bilmiyorum, aldatmalar da hayli artıyor. Gerekçelerin çoğunda eşlerin anlaşılmaması hissinin yarattığı sorun var.

Yorulduk anlatmaktan ve anlatmadan anlayacak birilerini arzuluyoruz diyenler de var. Bu olayı atalarımız güzel özetledi; armut piş ağzıma düş. Ama armut pişip ağzıma düşmüyor atalarım dediğimde bana; ağlamayana meme yok, çok ararlar diyorlar.

İnsanın en iyi anladığı şey ise; menfaatlerine uygun şeyler. Hem de çok güzel anlıyorlar. Burada insanın mükemmel olmayışının altını çizmek gerekiyor.

***

Kimileri okul öğretmen ya da ebeveyn ilişkisinden kalan miras ile aferin denilmesi için çabalar. Toplumda düzgün yaşamakla, doğru olmakla ve çalışkan olmakla yer edinmek ister. Saygı kazanmak için alkışçıdır. Bekler işte bir aferini anlaşıldığından emin olmak için. Kendi için değil el alem için yaşar bu insanlar. El alem ne düşünür diye yaşamına sınırlar çizer, doğru yaşamaz, mutlu yaşamaz, kendinden feragatleriyle yaşarlar! (Güzel insanlardır nezdimde ayrı konu, tek yaşam haklarında arzuları içlerinde ötelenir durur.) Kendilerini eylemleriyle anlatır, çevrede saygın bir hayatla bilinir ve kimse kendisini olduğu gibi tanımaz bu gruptaki üyeleri.

***

Halil Cibran diyor ki;

“Başka bir insanın hakikati,
onun sana açıkladığı şey değil, açıklayamadığı şeydedir.
Bu yüzden, onu anlamak istersen, söylediğine değil, söylemediğine kulak ver.”

“İnsan, sustuğu şeyler kadardır ve insan insanı, anlatamadığı yerden anlayabiliyorsa yakındır.”

Susarak anlaşılmayı beklemek bir yerde, konuşarak anlaşılmamanın bir etkisidir. İlk susan kendisine ceza keser, farklı duygularda kendine döner. Düşünmek, inzivaya çekilmek, beklemek gereklidir bu durumlarda. İnsan susacağı ve konuşacağı yerleri iyi bilmeli. Melodilerde es neden yer alır.

Susarak anlaşmak, eylemle anlatmak da ayrı bir anlaşma konusu…

***

Anlamak ve anlaşılmak bazen hayati bir sorun haline gelir. Cahillerin ellerine tutturulurken silahlar, onlara anlatılan yalan hikayeler ile birçok masum bir aydınımızı kaybettik. Katilleri tarafından anlaşılmadıklarından öldürülen aydınlarımızın amaçlarında güzel yarınlar vardı. (Kısa kesiyorum, başka bir yazı konusu.)

Beyni ve düşünme yetisi olan insan türü birbiriyle konuşarak, davranışlarda bulunarak, yazarak ve okuyarak iletişimde bulunur. İletişim eksikliği birçok soruna sebep olur.

Eğitimin önemine özen gösteren ülkelerde bilgideki farkındalıklar arttığından daha anlayışlı bir ortam olur. Eğitimin önüne engeller dizmeye çalışan siyasal yönetimlerde yer alan toplumlar ise, ortak noktalarını bulamaz ve barışık yaşayamazlar.

“Dolu bir sürahi boş bir bardağa eğilmelidir.”

Birey toplumu oluşturmak için tüm bilgi birikimini topluma cömertçe sunmalıdır. Toplum gelişirse ferah seviyemiz artar. Zenginliğimiz artar. Herkesin farklı olan demokrasi arzusu, bir olur ve daha zengin daha güzel yarınlara bırakacağımız çocuklarımızın ardından gözlerimiz açık gitmez.

***

Günümüzdeki toplumumuzda o kadar acılar var ve her geçen gün o kadar çok artmakta ki ortak acılarımızda bile birleşemiyoruz. Önyargılarımız o kadar çok arttı o kadar çok bölündük ki nasıl barışacağımızı da inanın bilmiyorum.

Doğarken kimsenin seçim yapamadığı etnik kökenlere göre ayrışıyorsak, insan insanlıktan ne anlamıştır. Üzerine insanlar dar düşünsün diye okul müfredatlarındaki bilgilerde farkındalıkların azaltılması, yanlış yetiştirme sistemin işiyse; yarına umudu olan konuşsun ya da önlem almak için kim ne ettiğini bana anlatsın.

Haberleri okuyoruz, vardırdıkları yerden daha da vardıracakları yerleri (olacakları önceden) biliyor ve endişe ediyoruz. Bir şey yapamıyoruz çünkü birleşemiyoruz. Biz olmanın önemini anlamadan nasıl oluruz ki bir! 

Sorgulamamak, bağnazlık, biatçılık öğretilen kimselerin, bilmediği kelimelerin anlamlarını öğrenselerdi ve onların bakışı perspektifimizde olsa idi, bugünkü gibi hayati kaygılar yaşamazdık.

Açlıkla sınanmak deyimini Tanrıdan değil kuldan görüyoruz. Anlamamaktan kaynaklı sorunlar gerçekten hayati değer taşıyor.

Hayati konularda anlayacak kadar herkes bilgi sahibi olmalı; bir diğer yandan, kimse kimseyi anlamak zorunda değil, çünkü yaşadığımız koşullardaki zorluklardan vakitsiziz. İki elim kanda olsa gelirdim deyimindeki gibi çoğu zaman iki elimiz kanda gidemiyoruz başka hayatlara yardıma.

Anlaşılmak için zenginliğini savunuyor hükümet yetkililerimiz, anlamamak için boyun büküyor oy verenleri. (Sadist ile mazoşist ilişkisi, geniş bir konu bu yüzden konuyu burada bırakıyorum.)

***

“Ah kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya.”

Anlasak, anlatsak ve anlaşılsak bir üste seviyeye ulaşıp; ötekileştirmelerin, entrikaların hatta savaşların önüne geçebilir miydik?

Anlamak empatiye kapı açsa idi, insanın egosunun törpülenmesinde etken olabilir miydi?

Yapabiliriz eylemini ne zaman kullanacağız?

Hep birlikte anlaşılır güzelliklerle yarınlara imza atmak dileğiyle…

Not: İnsanı anlamak üzerine yazdığım bu yazımda insan ırkı üzerine düşündüm. Biz birbirimizi anlamakta bu kadar zayıf iken, hayvanları ve doğadaki bitkileri nasıl anlayacağımızı aktarmak mümkün değil, çünkü ilk basamak kendimizi tanımaktan sonra toplumu anlamaktan geçiyor. Ki hayvanların ve bitkilerin acısını anlayabilelim. Empati duygumuz gelişmeli. Yeryüzüne cehennem yaşatan insan ırkının eğitilmesi dileğimle.

İlkay

Çocuk Yazarlarımızı Bekliyorum…

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun