Adnan Keskin’in “İlle De Mavi” Romanıyla 12 Eylül Darbesi

Aşkın, edebiyatın ve sanatın incelttiği bir dünya hayalinin, böyle bir dünya için verilen devrimci mücadelenin romanı, İlle de Mavi… Öyle bir hayalin nasıl yarım kaldığının ve öyle bir dünya için verilen devrimci mücadelenin nasıl kanla boğulduğunun da aynı zamanda… “Kör olasın demiyorum / kör olma da gör beni!” dercesine alıyor okuru sayfalarının arasına roman.

İlle de Mavi kurgusal gerçeklik değil, bir yaşanmışlık.

Yaşanmışlığın soluk kesen bir anlatımla ve sürükleyici bir dil ustalığıyla roman formuna kavuşturulmuş hali. Kitapta birkaç ismin dışında bütün isimler gerçek: Yer ve olaylar da öyle! Kitabı edebi kılan hiç kuşku yok ki yazarın edebi birikimi ve bu birikimin yaşanmışlıklarla harmanlanarak romana yedirilmesi…

İlle de Mavi’yi okumaya, belli bir anlama ve algılama eşiği edindiğimi düşünerek temiz bir zihinle ve önyargılarımı da bir kenara koyarak başladığımı söylemeliyim. Hiçbir şeye peşinen teslim olmadığımdan emindim. Ki bu benim genellikle okumalarımda izlediğim de bir yoldur. Tutarlı bir düşçü ve tutarlı bir okuyucu olacaksam buna mecburum zaten.

Bu mecburiyet İlle de Mavi’deki benzersiz dil tadına ulaştırdı beni. Bilinenin ötesine, verili olanın dışına yeni bir gerçekliğe ulaşmamı kolaylaştırdı. Pek çok sözcüğün rengi, sesi, ışığı vardı romanda… Aşkın ve sevginin bitimsizliği… Yurdu ve insanı sevmenin bambaşka dili… El değmemiş duyarlıklar… Duydum, gördüm ve hissettim bunların hepsini. Birkaç kez neyi anlatırsanız anlatın ama böyle anlatın diye söylendiğimi de fark ettim kitabı okurken. Bölüm geçişlerinde uyandırdığı merak; yarattığı heyecan, korku, sevinç ve bir türlü kaçamadığım geriye dönük düşünmeler kolay kolay her romanın bu denli başarabileceği şeyler değildi bende.

Dönemin koşullarında hızla politikleşen, 1978’de Şavşat’ta tutuklanan ve 1979’da Artvin Cezaevi’nden firar eden Şahin (Adnan Keskin), 1980 yılında yakalandıktan sonra çeşitli cezaevlerini dolaşmış ve o cezaevlerinde de bir takım firar girişimlerinde bulunmuş. Şahin’in kaçış planı, “kaçılması imkânsız” denilen Erzincan Cezaevi’nden bir grup arkadaşıyla (1987) firar ederek başarıya ulaşmış. Roman, bir yanıyla da kaçış öyküsü aslında. Özgürlüğe kaçışın öyküsü… Sabrın ve iğneyle tünel kazmanın da aynı zamanda… Tam olarak öyle olmadığını bildiğim halde; Mehmet Kılıç’ın, “Mahpus Kaça Kaça Biter” adlı romanını bu romanı okumadan yazamayacağını düşündüm uzunca bir süre.

Şahin’i firara zorlayan, 12 Eylül Askeri Mahkemeleri’nin verdiği insaf ve vicdan ölçülerini aşan cezalar ve cezaevlerindeki insanlık dışı koşullar değil yalnızca:

“Yirmi dört yıl ayırmak istiyorlar beni senden güneş yüzlüm. Yirmi dört yıl karanlığa gömmek istiyorlar, ışığından uzak, sesinden uzak, yaz ortası öpüşlerinden, gündoğumu gülüşünden uzak senin. Demirden ve betondan yapılı bir kabuğun içinde, taa bitimine kadar yüzyılımızın…” (S:40).

Anlıyorsunuz ki İlle de Mavi, 12 Eylül koşullarında aşk romanı bir yanıyla da. Hem de ölümüne bir aşkın romanı.

Aşkıya

Şahin’in, her cezaevinde başvurduğu firar girişimi, çocukluğunda onu çok etkileyen bir öyküye dayanır. Yörede (Artvin) efsaneleşmiş bir isim vardır: Reşat! Reşat, Sevdiği kız yüzünden hapse düşer. Ama sevdiği kız dışarıda. O yüzden tutmayı başaramazlar içeride onu. Her seferinde yakalanır ve her seferinde de kaçmayı başarır. Bu olay yazarda, hem güzel bir dünya mücadelesine omuz vermek hem de sevdiğine kavuşmak için daha bir anlamlı hale getirir kaçış fikrini. Onu bir “aşkıya” yapar.

“Kaç beton delmiş, kaç demir kesmiş, kaç temelin altından geçmişlerdi. Nice aramayı atlatmış, nice toprak kazmışlardı. En az on kamyonluk toprak vardı çatı arasında.”  (S:277)

“Herkes tünele inince bir ateş dili bütün yüzleri yaladı. En büyük, en sevinçli, en tehlikeli an başlamıştı.” (S:277)

İlle de Mavi, geriye dönüşler halindeki anlatım tekniğiyle ilerleyen bir roman. Kitabın sonlarına doğru Askeri Mahkemelerde Şahin’in “Sayın Yargıçlar!” bile demeden yaptığı savunmaların her bölümü pek çok açıdan ilginç:

“Marksist-Leninist bir devrimciyim. Emperyalizme, faşizme, ırkçılığa, şovenizme, kısaca toplumların mutsuzluğuna neden olan her türlü sömürü ve baskı rejimine karşıyım. Politik yaşamım boyunca, sadece ve sadece, kimsenin kimseyi ezip sömüremeyeceği, herkesin sonun kadar özgür olacağı bir dünya için mücadele ettim. Yaşadığım sürece de bu yolda mücadele etmeye devam edeceğim.” (S:392)

“Türk Milleti adına yargılamada bulunan bir mahkeme olduğunuzu söylüyorsunuz. Doğru değil bu! Ne zaman ve hangi yasayla millet tarafından siyasal davalara yetkili kılındınız?”

“Milletin askeri mahkemelere verdiği yetki yalnızca askeri suçlar üzerine yargılamada bulunmasıdır.” (S:392)

“Türk Ceza Kanunu’nun 146. Maddesi gereğince cezalandırılmamızı istiyor savcı. ‘Yasadışı örgüt kurarak, anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya kalkışmak’ tan suçlu olduğumuzu söylüyor. Kabul edelim ki biz böyle bir kalkışma içinde yer alıp bu suçu işledik. Peki ama bu işi kalkışmadan da öte gerçekleştirenler var. Beş general, Türk ordusunun silahlı gücünü kullanarak yasadışı bir şekilde ülke yönetimini ele geçirmiş, Anayasa’yı iptal etmiş, başta parlamento olmak üzere tüm anayasal kurumları lağvetmiş, sonuç olarak anayasal düzeni yıkmışlardır. Kalkışmak suç oluyor da gerçekleştirmek suç olmuyor mu?” (S:393)

İlle de Mavi’yi okuyunca belki siz de kendinizi bir hapishanede hissedecek ve kaçış için bir tünel kazacaksınız kendinize. Tünelin ucunda kendi gerçeğinizi, ülke gerçeklerini ve zifiri karanlık ortasında etrafı aydınlatan ışığı göreceksiniz. O ışık; özgür, demokratik ve eşitlikçi Türkiye için gerçekleşmesi gereken devrim ışığıdır. Devrimciler arasındaki arkadaşlığın, dostluğun, güvenin, fedakarlığın ve farklı sol yapılar arasındaki dayanışmanın sıcaklığı yayılacak duyarlıklarınıza kitap boyunca. Yazar yenilginin nedenlerini tartışırken kendinizi de bir ölçüde içinde bulacaksınız bu tartışmanın. Belki de ekleyecekleriniz olacak sizin de.

İlle de Mavi’yi okuduktan sonra ne yesem ne içsem, nere gitsem, hangi kitabı elime alsam, kiminle konuşsam ne anlatsam ne dinlesem ve/veya neyi yazmaya kalksam uzun süre aklım bu kitapta çakılı kalacaktı. Anlamıştım bunu. Öyle de oldu.

Üzerinde günlerce düşündüm İlle de Mavi’nin… Başka türlü bir dünya; demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Türkiye ne yapılsaydı, nasıl yapılsaydı kurulabilirdi gibi pek çok soru gelip geçti aklımdan. Böyle bir Türkiye mümkündü, sanki dalda elmaydı, ellerimizi uzatsak alabilecektik sanki ama kollarımız yetişmedi deyip boynumu büktüm.

Bir de kitabın neden yeterince duyulmadığı, tanıtılmadığı ve yeterince okunmadığı üzerinde düşündüm.

Ana kadar, Bir Gün Mutlaka kadar, Sarı Dünya kadar, Fareler ve İnsanlar kadar, Paris Düşerken kadar ve daha yüzlerce roman kadar hak etmemiş miydi okunmayı? 12 Eylül; Türkiye’de sol, sosyalist, devrimci, demokrat insanları kitap okumaktan düşürmüş müydü yoksa? Türkiye’nin Victor Jara’sı olarak da bilinen Enver Karagöz’ün; “Rüyamda bir kitap dile geldi ve bana şöyle seslendi: Ben okundukça kitap, sen okudukça insan olursun” sözü yeterince karşılık bulmadı mı yoksa sol, sosyalist, devrimci, demokrat okurlar arasında. Bunları düşündükçe üzüldüm de açıkçası.

Bazı konular hakkında kaynaklara başvurmadan, sorup soruşturmadan, varsa tanıklarını dinlemeden, koşullar göz önüne alınarak elde edilen verileri bilinç ve akıl süzgecinden geçirmeden konuşmak işin kolayı bizim ülkemizde… Herkes atıp tuttu Direniş Komiteleri ve Fatsa gerçeği hakkında örneğin. Herkes bir şeyler söyledi. Dönemin başbakanı Süleyman Demirel bile bir şeyler söyledi: “Çorum’u bırak, Fatsa’ya bak!” dedi. Fatsa’daki AP, CHP, MSP ilçe başkanlarının; “Biz burada huzur içinde yaşıyoruz!” diye yaptıkları ortak basın açıklaması işe yaramadı. Bugün de bir kâbus olarak devam eden 12 Eylül’ün yolu açılmış oldu böylece.

12 Eylül Projesinin amacı bütün bir halkı teslim almaktı.

Bu projenin amacı; var olan adaleti, demokratik kazanımları ve kısmi özgürlükleri rafa kaldırmak; eğitime dinci gerici, ırkçı milliyetçi bir içerik kazandırmak ve bu yolla ülkeyi uluslararası tekellerin, uyuşturucu baronlarının, silah tüccarlarının ve onların yerli işbirlikçilerin dikensiz gül bahçesi haline dönüştürmekti. Uzun zamana yayılacak bir projeydi 12 Eylül Projesi… Bunu devreye sokmak için devrimcileri susturmak yeterliydi. Ülkede devrimcileri susturmadan haramiler saltanatı ayakta kalamazdı çünkü. Bugün iş başındaki AKP + MHP + Mafya koalisyonu, 12 Eylül’ün sonuçlarından sadece bir tanesi. Roman, 12 Eylül öncesinde devrimcilerin nasıl bir dünya istediğini, bunun için verilen mücadeleyi, bu bağlamda Şavşat’ı, Fatsa ve dolaylarındaki Direniş Komiteleri Gerçeğini, 12 Eylül ve sonrasında yaşananları, cezaevi koşullarını, cezaevlerinden kaçış planı ekseninde, resmî ideolojinin devrimcilere ilişkin propagandasını yerle bir eden yaklaşımla ele alırken aynı zamanda böyle bir gerçekliklerin de altını çiziyor.

“Hayatın amacının ‘mutlu olmak’ olduğuna inanmam. Bence hayatın amacı; yararlı, sorumlu ve şefkatli olmaktır. En önemlisi fark yaratmaktır; katkıda bulunmak, bir şeyi temsil etmek, yaşamış olmakla bir değişim meydana getirmektir.” Nerden bakarsanız bakın, Leo C Rostein’in bu sözüne uygun yaşamış Şahin. Derdi; aşkın, edebiyatın ve sanatın incelttiği bir dünya. İlle de Mavi!

Yazarın ölümünün (2014-Köln) ardından; çocukluk arkadaşı, dostu, yoldaşı; halk türküleri derleyicisi, müzisyen Nedret Ural’ın, romanın girişine alınan şu sözünü bir kez daha okuyun kitabı kapatmadan:

“Bir tünel daha kaz Adnan, çocukluğumuza çıksın.”

(İlle de Mavi, Adnan Keskin, Anı – Roman, Ayrıntı Yayınları -2014, 464 Sayfa)

Hayrettin Geçkin

Mahpus Kaça Kaça Biter

Kahrolsun 12 Eylül Karanlığı!

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun