Ağababa

Ulusal Kurtuluş Savaşımız, önderimiz Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere komutanları, askerleri ve on binlerce isimsiz kahramanıyla birlikte kazanıldı. Onlardan birinin öyküsünden küçük bir bölüm…

Tam 100 yıl önce…
Akbaba’da kahvenin önünde şenlik hiç yavaşlamıyordu, Artık son gelen haberlerde ordumuzun İzmir’e birkaç gün içinde varacağı söyleniyordu. 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan Anadolu ayaklanması yine İzmir’de sona ermek üzereydi. Hiç kimse İstanbul’da ne olacağını düşünmüyordu, artık Türk ordusunun karşısında bir ordu kalmamıştı. Gazetelerin bütün yazarları birkaç gün içinde Yunanlıların tamamen güzel yurdumuzu terk edeceğini söylüyordu.

İstanbul’daki işgal güçleri bundan sonra tutunamazdı, hiçbir devlet onca dış desteğe rağmen Yunan ordusunun başaramadığı bir savaşa cesaret edemezdi. Mükerrem Efendi kahvenin önündeki masalardan birine oturmuştu. Yanında Tevfik Bey, İbrahim Nureddin Bey, Ömer Bey vardı, çevredeki masalardan birinde de Hüsamettin, Gürcü İsmail, Şevket Bey oturmuşlardı. Masaların üzeri son günlerin gazeteleriyle doluydu. Bazen Mükerrem Efendi diğer okuma bilenler bilmeyenlere başlıkları okumaktan yorgun düşmüştü ama bıkmıyorlardı okumaktan, tekrar tekrar okuyorlardı.

Sevinç ve mutlulukla konuşurlarken içeriye, nefes nefese bir genç girdi. Koşmaktan ter içinde kalmıştı, derin bir soluk aldıktan sonra bağırmaya başladı, “Gittiler, gittiler”. Herkes bir anda etrafını çevirdi.

“Kimler gitti?”
“Nereye gittiler?”
“Yoksa düşman askerleri mi gittiler?”

Genç, yorgunluktan sorulara yanıt veremiyordu, sandalyenin birine çöktü, elleri dizlerinde etrafında kahkahalar atıp birbirine sarılanları seyrederken yüzüne yayılan gülümseme sonunda herkes gibi kahkahaya dönüştü. Neden sonra kendine gelince olanları anlattı.

“Bütün bayraklarını toplayarak gittiler, sadece Kaymakamlıkta subaylar varmış, onlar da başlarını dışarıya çıkaramıyorlar. Ordumuz düşmanı önlerine katmış, İzmir’e yaklaşıyormuş. Artık önümüzde kimse duramaz diyorlar, bütün Beykoz al bayraklarımızla donandı.”

Bu son cümleden sonra hiç kimse Mükerrem Efendi’nin ortadan kaybolduğunu fark etmedi. Koşarak eve geldi, kapıda kendisini karşılayan Hafize Hanım’a sevgiyle baktı.

“Düşmanlarımız gittiler, artık kimseden çekinmek yok, kaçmak yok. Eskiden olduğu gibi her yer bizim yine.”

Hızla odasına girdi, en temiz gömleğini, pantolonunu giydi, elleriyle saçlarını arkaya doğru taradı, sakal tarağını çıkartıp, sakallarını düzeltti.

“Ben Beykoz’a gidiyorum, geç kalırsam meraklanma.”

Evden Beykoz’a kadar nasıl gittiğini bilemedi, yaşı kırk iki olmasına ve çelimsiz yapısına rağmen vücudu sağlamdı. Şahinkaya’dan Beykoz’a indiğinde gözlerine inanamadı, koşanlar, birbirine sarılanlar, şarkılar, marşlar söyleyenler Onçesmeler’in önünü ve parkı doldurmuştu. Bir tarafta gözünün görebildiği bütün dükkânlarda ay yıldızlı bayraklar dalgalanıyordu. Birden kendini kaybeder gibi oldu, koşmaya başladı, yüzünü bayraklarla yıkarcasına değdiriyor, bir yandan sakallarının arasından gözyaşları süzülüyordu. İskeleyi geçip mezarlığa gelince geriye döndü, bu sefer yüzünün diğer yanını bayraklara değdirerek koşmaya başladı, tekrar Onçeşmeler’in önüne geldiğinde kalabalığın arasına karıştı, onlarla birlikte marşlar söylemeye başladı. Karanlık çökerken meşaleler yandı. Nasıl, nereden buldukları belli olmayan yüzlerce meşale Beykoz’u gündüze çevirmişti. Saatlerce eğlendiler, güldüler, marşlar söylediler hep birlikte sabah güneşin doğuşunu karşıladılar.

Bu adam benim Ağababa’m (Dedem)
Ağababa romanımdan bir bölüm.
Tamamen gerçektir…

BÜTÜN KAHRAMANLARIMIZIN ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUM.
ZAFER BAYRAMIMIZIN 100. YILI KUTLU OLSUN.

M. Osman Akbaşak

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun