2 Savaş 1 İnsan

Bütün kelimeler “C” ile başlıyor sanki. Maske takmış cümleleri anlamak da zorluk çekiyorum. Bir elektron mikroskobu camları olan gözlük hayali ile yaşama tekrar dönmek istiyorum.


Bu “C” mikrobunun yarattığı sisli ,az görüşlü yaşam havasında indiğim sokaklarda hayatı bulamadım. Sanki kolları bacakları kopmuştu bu güzelim şehrin. Manzara küsmüştü. Martılar bile, işi yorgunluğa verip salmıştı kendini boğazın küçük dalgalarına.


İnsanlar o tanıdığım yüzler gitmiş, gülümseyen dudaklar maskelerin ardına saklanmış ve geriye kuşku dolu, korku dolu gözler kalmıştı.


Yarısı kapalı, yarısı açık dükkanlar ile bir savaş korkusu hâkim olmuştu caddelerde.


Tansiyonu düşmüş, kalp atışı yavaşlamış göz kapakları yarım açık kalmış bir şehirden, bana kocaman bir hüzün kaldı geriye.


Sokaklar, robotların istilasına uğramış gibi, ruhsuz adımların tükettiği acelecilik içerisinde kaybolmuştu. Kent ruhunu aramaya başladım. Hangi köşeye saklanmış olabilir, hangi kuytularda kalmıştır diye umutsuzca aradım.


Umutsuzluk ve korkunun bir toplumu ne hallere getirdiğini görmek yıktı beni. Çaresizliğin içerisinde kıvranan insanın, içinde olmadığı yaşama üzüldüm. Boş vermişlik felsefesi içinde ayakta kalma gayretinden yoruldum. Bir tane sandalye bulamadım, bir bardak çaya hasret kaldım.


Sokak canlısı kedilerin, köpeklerin gördüğü az sayıda insanlara sıra ile koşturmaları, ne olur bizi yalnız bırakmayın tarzından bakışları, gel oyna benimle mesajı içeren duruşları bile büyük bir özlemin varlığını, sessizliğin üzüntüsünü anlatmaya yetiyordu. Onlar da bir şeylerin ters gittiğini anlamışlardı sanki.


Yaşamak ile yaşatmak arasında bir denklemi çözmeye çalışıyor gibiyiz.

Kendimiz için yaşamayı, birey olarak canlı kalmayı sağlamak adına yaşadığımız Karantina günleri, tahmin edemeyeceğimiz, hesaplamadığımız çok şeyi öldürmeye başlamıştı bile. Geriye ne kalır? Ne kadar kalır bilemiyorum. Bu günleri çok çabuk unutur muyuz? Eski günleri tüm detayları ile yakalaya bilir miyiz belli değil.


Zorlanacağımız, zor olacağı belli oldu artık. Yaşama tutunamayacak insanlar, iflas etmiş dükkanlar ve açlığa mahkum çok sayıda insan gelecek yaşamın içine. Birçok renk, bir çok detay yok olup gidecek. Gidenlerin yerine yeni olarak gelecek, acıları unutturacak ne olabilir? Gelecek günlerin böyle bir sürprizi var mı? Umutla bunu bekleyerek dirensek mi yaşama?


Yok ettiğimiz kent ruhunun üzüntüsü yetmezmiş gibi çok ağır bir siyaset savaşımız da diğer cephede devam ediyor. Paranın, makamın, rantın kavgasında yok olmuş bir ahlak ve sınırları kalkmış söylemler arasındayız. Başkalarının kendi yaşamları adına sahip oldukları korkuların, galip gelme çabalarının yoğun taarruzu altında eziliyoruz.

 

İktidar savaşı ile Mikrop savaşı arasında sıkışmış, Tüfek-Mikrop-Çelik kitabını yeniden yazan bir nesil olarak, hangi cepheye yetişeceğimizi şaşırmışız. Ağır sorunları olan ve daha da ağırlaşan bir sorunlar yumağı içerisinde toplum olarak çok şiddetli bir deprem yaşıyoruz galiba. Yıkım her zamankinden ağır olacak, enkaz her zamankinden büyük olacak. Peki nasıl çözeceğiz?


Sokaklarda gördüğüm umutsuzluk, korku ve endişe yayan gözlerin bakışlarını değiştirerek çözebiliriz. Maskelerin altındaki gülümsemeleri gören gözler yaratarak çözebiliriz. El uzatarak dokunmanın sağlık açısından zararlı olduğu bir dönemde, yüreklerimizi açarak, dayanışma içinde çözebiliriz.


Çözmek zorundayız.
Şunu anladım ki sokaklar mutlu değilse ben de mutlu değildim…
Şunu anladım ki Şehir yaşamıyorsa ben de yaşamıyordum…

Yavaş yavaş ölmeye razı olmadan, yeni umutlar üreterek direnmeliyiz..

 

 

Bir cevap yazın ya da yorumda bulunun