Yine Zarar Ettik!

Şirin mi şirin bir kasaba; yan yana tüten bacalardan kara sisli dumanlar yükseliyor gökyüzüne ve sımsıcacık eski evlerin arasında karşılıklı küçük büyük dükkanlar. Kimisi uzaktan gelip yeni taşınır kasabaya, kimisi terk edip gider gurbete.
Ayrılık zordur, yeni bir kasabaya alışmakta.
Yaşlı, şirin bir dedeye benzeyen bir adamcağız bir dükkanı devralmış bu şirin kasabada. Kim bilir hangi rüzgar attı onu buralara, hangi felek bu yaşta onu bu işe koyulmaya yordu.

Her akşam aynı saatlerde dükkanlar kapanır, herkes yavaştan evine yol alır. Yol ortası birkaç sohbet edilir, ama çok sürmeden herkes yetişir evine. O sıralarda şahit olurlar, bu yaşlı adamcağızın mırıldanmalarına.

– Yine zarar ettik!

Şirin bir dedeye üzülmez mi insan? Üzülür tabii, hele de o hüzünlü bakışlar. Uzaklara dalıp, yürekten gelen ‘yine zarar ettik’  mırıldanmaları. Üzülmez misin?
O hüzünlü haliyle evine doğru yavaş adımlarla yol alır, sabah yine dükkanını açarmış.

Bir olmuş, iki olmuş, hergün aynı sahne, aynı söz:
“Yine zarar ettik!”

Bir gün tüm dükkan sahipleri toplanıp kendi aralarında:

– Yahu bu yaşlı adam her akşam aynı sözleri tekrarlıyor, hamd olsun Allah’a ki hepimizin işleri iyi gidiyor. Acaba yeni geldiği için bizim kadar kazanamıyor mu? Hem yaşlı başlı adam, belki de yetiştiremiyordur müşteriye. Yarın bir araştıralım şunu, müşterisi var mıdır, yok mudur…, diye, karar almışlar.

Sabah çaktırmadan dükkana giren çıkan müşterileri gözetlemişler, ama maşallah Müşteri hiç kesilmiyor, giren de boş çıkmıyor dükkandan. Anlam verememişler…

Akşam olmuş, dükkanın kepenkleri inmiş ve yaşlı adamcağız yine hüzünlü bakışlarıyla uzaklara bakıp, mırıldanmaya başlamış:
– Yine zarar ettik!

Biraz kızgın, biraz da meraktan hep beraber bir karar almış dükkan sahipleri. Dükkanlarına gelen müşterileri hep ona yönlendirecekler bir gün boyu, kim gelse “bizde kalmadı ama şu dükkanda aradığınızı bulursunuz” diyerek oraya gönderecekler. Ertesi gün yapmışlar da dediklerini. Kim gelse:

Bizde kalmadı efendim ama şu dükkanda kesin vardır, diyerek yönlendirmişler yaşlı adamın dükkanına.

Akşamı yetiştirmek kolay mıdır müşteri seli çoşunca, ne giren belli ne çıkan, mal yetişmesi imkansız ama çare yok; müşteri velinimettir. Mümkün mertebe herkese yetişmeye çalışmış yaşlı adamcağız ve başarmışta.
Dükkan sahipleri sabırsız, akşam olsa da görsek fikriyle saniyeleri saymışlar, ama bekleyince hiç biter mi o kör olası dakikalar…
Aralarında fısıldaşmalar: “Ah bir akşam olsa da görsek”

***

Aşık Hüseyin gelir aklıma:

Hüseyin beyhude ah etme naçar,
Bir kapı örterse birini açar!
Buna dünya derler hepisi geçer,
Hangi günü gördün akşam olmadık!

Güneş her gün batar, ay yeniden doğar, ne seni dinler ne beni. Zaman kimseyi dinlemez ki, saniye saniye koşarak gelir, acımaz kimseye!
Nice akşamlar olur, nice yıllar geçer, seni de dinlemez, beni de.
Akşam olunca, kepenkleri kapatırken, yine uzaklara dalmış gözleri yaşlı dükkan sahibi adamcağızın. Ah o gözler, nasıl bir hüzündür o, ağlamaz ama gönülleri hüzüne boğar, bir bakıştır bazen bizi biz den, bir bakıştır genç kızın gönlünü feth eden.
O hüzünlü bakışlarıyla tekrar mırıldanmaya başlamış:

– Ah, yine zarar ettik!

Eyvah, bunu duyan diğer dükkan sahipleri köpürmez mi? Sinirlenmişler, asabileşmişler, her kafadan bir ses, bir isyan, gerilim.
Kimisi :

– Yuh be, bu ne doymazlık arkadaş

diye hayıflanırken, bir başkası :

Lanet olsun, gözü doymaz şerefsizlere, diye küfürleri savurmuş.

Sinirlendikçe insanlar çoğalmış, konu komşu da toplanmış, herkes dükkanın önüne yığılmış.
Bağırmalar, “Çık dışarı bre edepsiz!!”

Ak sakallı yaşlı bir adam, tek başına bu kadar insanın içine nasıl çıkar? Korkmuş illa ki ama, merakta insana rahat vermez ki? Gelen dost mudur, düşman mı? Korku ve telaş içinde, yavaş adımlarla çıkmış dükkandan. Hüzünlü bakışlarıyla konuyu kavramaya çalışırken bir ses bağırmış kalabalığın içinden:

– Sen ne gözü doymaz bedbaht bir ademsin bre! Bu kadar insan sırf sen mutlu olasın diye hiç bir müşteriyi kabul etmeyip senin dükkanına yönlendirdi. Yemedik yedirdik, içmedik içirdik, bir yılda kazanamayacağını bir günde kazandırdık. Şükür edeceğin yerde isyan bayraklarını çektin. Bu nasıl bir açgözlülüktür ki hala, daha haya etmeden “zarar ettim” diyebiliyorsun! Bu iyiliğin karşısında dinsiz bile iman eder ama sen taş kesildin. Tanrı bizim elimizden seni zengin etti ama sen hala “daha yok mu” diye isyan ediyorsun!
Söyle ey bedbaht, bu gözün doymazlığı nedendir?

Bu sözlerin karşısında fazlasıyla şaşıran adam biraz beklemiş. Bir kaç kelam etmeden evvel onu vicdan tartısında tartıp sonra dile getirmek daima en iyi yoldur zaten.
Hüzünlü bakışlarına bir o kadar hüzünlü bir ses tonu karışmış, usul ve titrek bir sesle cevap vermiş:

– Eyvah! Sizin yüreğinizi ve gözünüzü köreltmiş bu mal sevdası. Kör olana ince ince renkleri anlatmak beyhude bir iştir, bilirim. Zarar denince, aklınız bir tek mal ve mülke çalışır olmuş, halbuki bizim Yunus ne der?
“Mal da yalan mülkte yalan
Var biraz da sen oyalan!”
A komşular benim ne malda ne de mülkte gözüm var. Kimseden yardım da beklemem, hamd olsun şükrümü de bilirim.
Lakin her akşam ömrümden bir gün daha çalar bu zalim felek! Ben ona yanarım, zararım ondandır!

***
Mekanı cennet olsun, rahmetli babaannem anlatırdı bunu. Pek masal bilmezdi, bir Palabıyık dediği bir masal, diğeri de bu hikaye. Kaç kez dinlemişimdir bilemem, ama az uyumadım bu hikaye ile.
Çocukken sadece yaşlı amcaya üzülürdüm, zararın ne olacağını ne anlayabilir ki bir çocuk, ama bugün bu yaşlı adam gibi “yine zarar ettik” derim kendi kendime, her yeni yıla girdiğimde!

Rahmetli Babaannem anısına!
Rahat uyu güzel kadın, seni unutmadık!

Mustafa Çelebi

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun