Yeditepe İstanbul

“Otuz beş yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki ortasında olayım hayatın. Ama kenarındayım bu kesin. Hem de en kenarında…Tıpkı bizim mahalle gibi şehrin dibinde.”

Yusuf’un yazacağı “Mahallenin Romanı. Sazanların Tarihi” kitabının bu ilk satırları, müdavimlerinin çok yakından hatırlayacağı üzere yaşamayacağımız, içinde adeta debeleneceğimiz o korkunç 2000’lerin hemen arefesinde, sanki bizi o karanlık “yerli ve dini” yıllara uğurlamadan önce bize son bir kıyak çekercesine bilerek, taammüden vizyona sokulmuş ancak nedense, sadece 1 yıl ekranlarda kalabilmesine müsaade edilmiş efsane Yeditepe İstanbul dizisinin ilk ve son bölümünde duyuluyordu.

Site griliğinde artık kaybolmaya yüz tutmuş mahalle dayanışmalarının, kelimelere sığınılıp çaresizliğin fakir kıyılarına vurmuş karşılıksız ve katıksız saf aşkların, halkların kardeşliği ve daha iyi yaşaması uğruna işkencehaneler de feda edilmiş “devrimci” gençliklerin, hayatın sadece nitelikli insanlara güldüğü gerçeğinin acımasızlığında ayakta kalmaya ve mutlu olmaya çabalayan iyi insanların, ansızın kaybettikleri ışıltılı zenginlikleriyle hiç bilmedikleri, hiçbir şekilde ait olmadıkları bir dünyaya tepeden tırnağa yuvarlanarak orada, paranın dışında da başka zenginliklerin var olabileceğini keşfetmiş annelerle kızlarının, sadece çocuklarına değil; heybetli gölgesiyle tüm komşularına analık yapan vefakar Havva Ana’ların, serseriliği “meslek”leri haline getirmiş öfkeli Rüstem’lerin, jiletini fantastik hikayelerle bileyleyip berberlikte çığır açan Ferhan’ların, delilikle sevimlilik arasında mekik dokuyan Önem’lerin, aşkına kalbine “dövmeleyen” Ömer’lerin, Ali’lerin, Yusuf’ların ve elbette “mahalle”nin kalbi çaycı Tevfik’lerin hikayesiydi bu dizi ve şehrin en diplerinde mevzilenmiş fakir mahallelerinin aksine türlü zenginliklerle donatılmış bu yürekli insanların kimi zaman “aşklarına”, kimi zaman “umutlarına” kimi zaman da “korkularına” tutunarak bir biçerdöver acımsızlığında üzerilerine kırılan hayata karşı ayakta kalma destanlarıydı.

Dizinin bir bölümünde uzun zamandır kardeşiyle görüşmeyen “abla” Melike Demirağ’ın kardeşi Ali’ye dönerek “ Ee Ali, sen neler yaptın?” Diye sorması üzerine “Annemi üzdüm” demişti, Ali. “Annemi üzdüm!” Hem o esnada hem de ileriki yıllarda başta ben olmak üzere kendilerine inanan, kendilerini seven çilekeş annelerini hoyratça üzen tüm haytaları ekran başında günahlarıyla, hatalarıyla ve suçlarıyla kıskıvrak yakalayan bu efsane diyalog vesilesiyle ya da özlemiyle bir kez daha izleme kararı aldım Yeditepe İstanbul macerasını ve tıpkı aynı “Olcay” okuyla vurulan Ali ve Yusuf gibi bir kez daha aynı okla vurulup yine, ağır yaralı olarak finalini yapmak zorunda kaldım bu müthiş serüvenin.

Zira belki de Yusuf gibi kaybettiği aşkından alacağını yüreğine yazanlardan, Ali gibi kaybettiği gençliğinin izlerini uzun metinlerin arasında arayanlardan, Önem gibi takıntılı korkulara sahip olanlardan, Olcay gibi “nitelikliler arasına” bir türlü dahil olamayan niteliksizlerden, Ferhan gibi gerçekle kurgu arasında salınıp duranlardan, Rüstem gibi öfkesine yenik ve esir düşenlerden ve Havva Ana gibi hayatın omuzlarına yüklediği yükleri taşımaktan artık yorulanlardan birisi olduğum için bu eşsiz “mahalle masalını” yıllardır bu kadar inatla sarıp sarmalıyorum ve ne vakit hatalarımla ve günahlarımla yüzleşmek ihtiyacı hissetsem oyuncaklarını kuytu köşelerden çıkartan ketum bir çocuk gibi bu serüveni yeniden bir yerlerden bulup çıkartıyorum ve onun dizlerine yatarak bu sefer ben kendim anlatmaya başlıyorum.

Kırk üç yaşındayım. Daha hiçbir şey yaşamadım ki sonlarında olayım hayatın. Ama kenarındayım bu kesin. Hem de en kenarında… Tıpkı bizim mahalle gibi şehrin dibinde ve en güneyinde.

Uğur Güney Subaşı

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun