Utanç Eserleri

Bu dünyadaki en büyük cehennem, sokakta görsek yüzlerine tükürecek kadar değerli olmayanların; hayatımızı şekillendiriyor olmasıdır. İstemeyerek maruz kaldığımız bu mağduriyetlerde, haklı olduğumuz da pek savunulamaz.

Her ne kadar coğrafya kaderimizi belirlese de daha çok seçimlerimizin ürünüyüz. Fakat, zaman çizgilerimizde yönümüzü belirleyen dış müdehalelerin de ürünüyüz.

Ailemiz misal, kültürümüzde ve eğitimimizde ne kadar mühim ve etkili. Öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın ve sosyal çevremizdeki insanların etkisi de bizlerin çerçevedeki duruşunda etkililer.

Nasıl ki peynir deyip güldürmek için kimileri en güzel an peşinde koşarken çevremizde; kimileri de yalnızca en acılı anlarımızı görmek için çabalarlar.

Biz insanlar için, toplumda gözlemlediğim kadarıyla, en iyi şekilde öğrendiklerimiz; kötülüklerdendir (!) çıkarımını yapmıştım. Yani bir dersten, bir nutuktan daha çok; kötülerden ne yapmamız ve ne yapmamamız gerektiğini öğreniyoruz.

İnsanları iyi tanıyın, kendinizi daha iyi keşfedeceksiniz. Olaylarda kendimize objektif bakabiliyorsak, özeleştiride bulunabiliyorsak, insan olmaya yakın ve yaşlanıyoruzdur. ‘Yaşlanıyoruz’ dedim çünkü, yaşla yaşlanmayız; olgulardan olgunlaşarak büyürüz ve huzuru ararız.

Huzur, en kuytudaki yıldız gibi gelir çoğu zaman. Hiç ulaşamayacağım korkusu ile arayıp durduğum şey o ‘huzur’! Hiç istiraahati bana ve benim gibi yaşayanlara layık görmeyip, çevremizde halkayı daraltarak, özgürlüklerimize müdehale peşinde hayatlarını adayabilecek, o saçma insanlara üzüldüğümü de iletemiyorum.

Toplumda huzursuzluk arttıkça, öfke patlamaları yaşarsam, ben suçsuzum; fakat bana göre! Oysa, yapabileceğim en ufak hatada gözümün yaşına bakılmaz. Etkilerini saymazlar, fakat tepkilerim büyük nitelik olur.

Hayatımdaki kötülüklerini esirgemeyen insanlara da onlardan öğrendiklerim için, çok teşekkür ederim. Sonuç olarak; ne yapmamam gerektiğini onlardan öğrenirken, onlar gibi kötü insanlara karşı da savunma mekanizmamın güçlenmesine sebep oldular.

Çok ağladığım günlerin basamaklarını çoktan geçtim ve kimsenin atlatamadıklarını kolayca atlattıysam; güçlü oluşumu kötülerden kazandığım tüm tecrübelerime borçluyum.

Hiç oy vermediğim adamın cehennemini yaşamak kaderim olmamalıydı. Çok sevdiğim ve emek verdiğim insanların vefasızlıkları kaderim olmamalıydı.

Ben en başta coğrafyamın ürünüyüm, sonra ailemin, sonra (sistemi daha iyi öğreten) sokağın… Fakat, en çok karşımda hiç kötülüklerini sakınmayan kötülerin ürünüyüm…

Tıpkı satılmış topraklarımız gibi, yakılmış ormanlarımız gibi, zehirlenerek öldürülmüş köpekler gibi ya da istismara uğramış çocuklar gibi; dermansız, acılardan yorgun bir kalp ve gülümsemeyi unutmuş mimiklerim var.

Eserlerde öldürülmüş insanların mezarları var, talan edilmiş bir devlet var, ağlayan ana/babalar, çocuklar ve hayvanlar var, yakılmış ağaçların üzerinde çirkin oteller ya da yok edilmiş ormanlarda maden araması var. Çok trajik bu felaket eserlerinde, sadistlerin metası olan kötülükler ile darbe ve vurgunlar var.

Her detayda bir devamı olacak kötülüğe ulaşıyoruz. Bu utanç eser sahiplerinin dışında kimse gülmüyor artık.

Kötüler özgürce yaşıyor ve artıyor; bazı utanç resimlerinde daha acımasız üslupları denemeye de gayret ediyorlar. Ayrıca utanç eserlerini, onur eserleri olarak sayıyorlar. Bence hepsi utanç duymalı yaptığı kötülüklerden; vicdan muhakemeleri susmamalı ve yaptıkları her kötülük için gerektiği kadar herkes yargılanmalı.

Toplumda, utanç eser sahipleri aşağılanmalı, dışlanmalı ve yuhalanmalıdır; oysa günümüzde tüm değer yargısı değişen hakim algıdan, bir de alkış alıyorlar ya, çıldırmamak elde değil. Adam çıplak ayakla ve aç gezerken, kendinin yaşam hakkından çalınanlarla lüks arabalı ve lüks yaşamlı imama alkış tutuyor. Çıplak ayak ve lüks araba aynı karede utanç eseridir. Yaralarımız minik detaylarında yer bulur.

Utanç duymayanlardan, korunmanın yollarını öğrenmeli ve önlemleri arttırmalıyız ki kendimizin güvenliğini sağlayabilelim. Her şeye rağmen sağlıklı kalmalı ve dik durmalıyız. Yoksa, daha doğmamış kötülerin tohumları da sırada bekliyor.

Sizi ezen kimsenin eseri olacağınıza, ulaşamadığı acısı olun derim. Tek yaşam hakkınızda, huzur hayaliniz olarak kalmasın, huzurlu yaşayın dileklerimle… 

Gülmek, asıl bizim hakkımız!

***

Bizden Sonra Doğanlara

I
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!
Doğru söz delilik. Düz alın
Kanıtı vurdumduymazın. Gülen ki
Korkunç haberi
Henüz almamış.

Ne günlere kaldık, ki
Neredeyse suçtur ağaç üzerine bir konuşma
İçerir çünkü susmayı bunca kötülük üstüne!
Orda ağırdan caddeyi geçen
Erişilmez mi dara düşen
Arkadaşları için?

Doğrudur: geçimimi sağlıyorum daha
Ama inanın: bu bir rastlantı yalnız. Yaptığım
Hiçbir iş doyma hakkını vermiyor bana.
Rasgele korunmuşum. (Talihim dönüverse. Yokum.)

Bana diyorlar: ye iç! Bak keyfine!
Nasıl yer içerim, kaparsam
Yiyeceğimi bir açın elinden ve
Bardaktaki suyum bir susuzda yoksa?
Ve yiyip içiyorum gene de.

İsterdim bilge olmak.
Eski kitaplarda yazılı nedir bilge
Kavga dışı kalmak dünyada ve kısa yaşamını
Korkusuz geçirmek
Zora başvurmadan edebilmek
Kötülüğe iyilikle karşılık vermek

İsteklerine ermeyip, unutmak
İşi bilgenin.
Yapamam bütün bunları:
Gerçekten, karanlık günlerde yaşıyorum!

II
Şehre geldim bozuk düzen günlerde
Açıklık sürerken.
İnsan arasına karıştım ayaklanmada
Ve onlarla birlikte öfkelendim.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

Yemeğimi yedim iki savaş arası
Katillerin arasında yattım
Sevgiye saygısız
Ve doğaya sabırsız baktım.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde

Her yol batağa çıkardı benim zamanımda.
Dilim durmaz ele verirdi beni.
Elimden gelen azdı. Ama hükmedenler
Daha rahat olurdu bensiz, buydu umudum.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

Gücüm azdı. Hedef
Uzak mı uzak.
Apaçık belliydi, benim ulaşmam
Mümkün değildiyse de.
Böyle geçti zamanım
Yeryüzünde.

III
Siz, siz ki çıkacaksınız
Battığımız tufandan
Düşünün
Eksiklerimizden söz ederken
Karanlık çağı da
Sizin kurtulduğunuz.
Gittiydik, ayakkabıdan çok ülke değiştirip
Sınıf savaşları arasından, umarsız
Yalnız haksızlık var da baş kaldırma yoktuysa.

Biliyoruz oysa:
Alçaklıktan nefret bile
Çarpıtır çizgileri
Haksızlığa öfke bile
Kısar sesi. Ah, biz
Hazırlamak isterken dostluk yolunu
Dost olamadık kendimiz.

Siz ama, o gün gelince
İnsanın insana el uzattığı
Anın bizi
Hoşgörüyle.


O gün mavi eylül ayında
Sessiz körpe bir erik ağacı altında
Tuttum onu, sessiz beyaz aşkı
Kolumda kutsal bir düş gibi.
Ve üstümüzde güzel yaz göğünde
Bir bulut vardı, çoktan gördüğüm
Çok beyazdı ve çok yukarılarda
Ve başımı kaldırıp baktığımda, değildi orda.

O günden beri birçok, birçok aylar
Geçti sessiz aşağı kaydılar
Yok oldu o bütün erik ağaçları
Ve bana sorarsan aşk n’oldu diye
Sana derim ki: hatırlayamıyorum
Ama gene de, inan ki, biliyorum ne demek
istediğini.
Ama gene de gerçekten hatırlamıyorum onun
yüzünü.
Yalnız: o zamanlar öpmüştüm onu, biliyorum.

Ve bu öpücüğü de çoktan unutmuş olurdum
O bulut olmasaydı orada
Onu bugün de hatırlıyorum ve hep hatırlayacağım
Çok beyazdı ve yukarılardan geliyordu
Erik ağaçları belki çiçek açıyordur gene de
Ve o kadının belki de şimdi yedi çocuğu olmuştur
Ama o bulut yalnız birkaç dakika için açtı
Ve yukarı baktığımda, rüzgârda kayboluyordu
bile.

Bertolt Brecht

***

Brecht’in bu sevdiğim şiiri, yazımı okuyanlara bonus olsun dedim. 🙂

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun