Türkiye’de Oynanan Parçalama Oyunları

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, hem coğrafisi ile hem de jeopolitik alan açısından Orta Doğu için vazgeçilmez bir devlettir.
Türkiye’nin hem konumu hem yer altı kaynakları bakımından zengin ülke olması nedeni ile emperyalist güçlerin gözüne kestirdiği ve bu kaynakları ele geçirmek için her türlü oyunu oynuyorlar. Biz de bu oyunları ifşa etmek ve ülkenin belli bir kesimine bunu göstermek için elimizden geleni yapmak zorundayız. Cehaletin kol gezdiği, dinin ve milliyetçiliğin kendi emelleri uğruna kullanan inançlı insanları din ile aldatarak hızlı bir cehalet bataklığına süren bu planlara, hem tarihten hem de şimdi devam eden ve devam etmesini sağlayan kitleleri, uyarmak ve uyandırmak gerektiğini, bu yazıyı da bu amaçla yazdığımı belirtmek isterim.
Türkiye güçlü bir orduya sahip ve milli bir sanayi bölge bulundurması gerekir.
Özellikle, Türk Milleti ve Devleti Prof. Oktay Sinanoğlu, Prof. Orhan Türkdoğan ve Prof. Yalçın Küçük’ün üstüne basa-basa söylediği konulara iyi bakmalı ve ona göre düşünmesi gerekir.
Osmanlı ve Cumhuriyet Türkiye’sinde eğitim meselesi, devleti yöneten elitler meselesi ve matbaanın Türk yurduna 275 yıl, gerçekte ise 400 yıl niçin geç geldiğini sorgulamak ve gerçek cevabını bulmak mecburiyeti vardır.
Çünkü, yıllarca insanların okumasını ve düşünmelerini istemediler. Bu demektir ki insanların cehaleti üzerinde yıllarca istediklerini yaptırmak, gelişmelerine izin vermeyerek bu konuda Türk insanını hep geriden gelmelerine neden olmuşlar. Peki, niçin saltanatın ayakta kalması için!..
“Büyük Orta Doğu Projesi’nin hayata geçirilmesinde, Türkiye kilit ülkedir. Türkiye’nin bir imparatorluk kültürü vardır. Aksamalara ve eksikliklere rağmen, işleyen bir demokrasi kültürünün olduğu aşikardır.
Bu aksamaların ve eksikliklerin olması ülkede demokrasinin topal yürümesine ve birilerinin bundan faydalanarak bu eksikliklerden kaos ortamı yaratıp ülkeyi ilk olarak ekonomik krize, bu krizden yararlanılarak parçalamayı daha kolay yapmak adına yapabilirler. Ülkenin ilk olarak bu eksiklikleri bulup, bunları gidermesi ve sistem olarak sorunlarını hızlı çözmesi gerekir.
“Yeni Dünya Düzeni”nin ilk ayağı BOP’ta Türkiye’ye biçilen model demokratik bir cumhuriyet değil, içinin ne olduğu belli olmayan “ılımlı İslam cumhuriyeti” dir.
Bu ılımlı İslam politikası amacına ulaşmış mı derseniz, şu an baya başarılı olduklarını düşünüyorum. Tabi, belli kesimler üzerinde etkilidir. Bunun farkında olan bir sürü insanın olması, elbet planlarını zayıflatır ve hayata geçirmeyi zorlaştırır.
Ilımlı İslam, Kabalistik-Evanjelist ve Vatikan ideallerine uygun bir tanımlama.
Ilımlı İslam ile üniter, Milli ve Laik Türkiye Cumhuriyeti hedef tahtasının tam on ikisinde.
Halbuki laik ve demokratik devlet ile toplumların ne kadar dindar olabileceğine bizzat ABD ve Avrupa’nın kendisi iyi birer örnektir.
Demek ki ılımlı İslam ile milli devlet sulandırıldıktan sonra, Türk yerine Türkiyelilik ile Cumhuriyet Türkiye’sinden yeni-yeni postlar çıkarılmak istenmektedir.
Bölgede İsrail’in ekonomik ve askeri gücü ile boy ölçüşebilecek iki buçuk devlet vardır. Türkiye, Rusya ve İran.
Türkiye geleceğin alternatif enerjilerinde kullanılacak BOR, URANYUM, TRONA ve NEPTÜNYUM’un merkez üssüdür.
Antalya’da, Akdeniz Üniversitesi’nce düzenlenen “Patrikhane, Misyonerlik ve Azınlıklar” konulu açık oturumda konuşan Türk Ortodoks Patrikhanesi temsilcisi Sayın Sevgi Erenerol: “Yeni Dünya Düzeni” adı altında dünya egemenliğini ele geçirmek isteyenlerin Türkiye’yi de yıkmaya çalıştıklarım söyledikten sonra şöyle devam etmiştir. Size konuyu aynı aktarıyorum.
“Kendilerinin seçilmiş olduğunu ve Allah’ın oğulları olduklarını iddia eden bir avuç insan tek dünya devletini kurmak için dünyanın 90 ülkesini ele geçirmişlerdir. Paranın gücüyle önce ülkelerin ekonomilerini mahvetmişler, sonra uyum yasalarıyla kurulacak tek dünya devletinin altyapısını oluşturmuşlardır. Bugün Türkiye, direnen son kaledir. Türkiye düştüğü andan itibaren bütün dünya onların hakimiyeti altına girecektir. Dolayısıyla direnmek mecburiyetindeyiz. Hedef köleleştirmedir. Patrikhane, misyonerlik ve azınlık meselesini ortaya atmaları bu oyunun bir parçasıdır. Burada amaçlanan, iiniter devleti parçalayarak, şehir devletçikleri haline getirmektir. Türkiye’ de yaşayan bin 400 Rum, patrikhanenin yaptıklarından huzursuz, hatta ruhani papazları bile olaydan rahatsız.”
Bunun yanında bir de Sevgi Erenerol Fener Rum Patrikhanesi’nin Osmanlı Devleti sayesinde ayakta kaldığına dikkati çekerek şöyle diyor.
“Ama bunlar AB’nin de desteğiyle, İstanbul Suriçi’nde bir devlet kurmaya çalışıyorlar. Anadolu’ da üç bin kilise var. Bu kiliseler de onların toprağı olacak. Siyasilerin, bu misyonerlik faaliyetlerini ciddi-ciddi düşünmesi gerekir.”
Diğer taraftan 17 Aralık 2004 tarihinde Türk Hükümetinin AB’ den tarih almak aşkına altına imza attığı AB dayatmalarının çoğu bir kenara, Kıbrıs, Ermenistan, Kürt meselesi, Azınlıklar tanımlaması, Fırat ve Dicle’nin sularının milletlerarası bir komite tarafından yönetilmesi “tenıennileri”nin birinin bile hayata geçirilmesi Türkiye’yi hangi noktalara götürür? Kaldı ki Türkiye’yi asla AB’ye almayacaklardır. 15-20 yıl içinde AB’nin ne olacağı meçhuldür.
BOP kapsamında Büyük Ortadoğu Birliği içinde yer alacak bir Türkiye için en büyük tehlike milli birliğinin ve ülke bütünlüğünün korunamamasıdır. Bugün, ülkemizde olan da budur. İnsanlar, kutuplaştırılarak birbirine kırdırarak milli bütünlük bozulmuştur. Tabi, bu planların mimarlarını hepimiz biliyoruz.
Birinci Dünya Savaşı esnasında “Türkler gayr-ı medeni bir millettir. Geldikleri yere, Orta Asya’ya geri gönderilmelidirler” diyen İngiliz Başbakanı Lord Curzon’un bu ifadesi gerçekte, bütün Hristiyan Batı için “Öteki” olan Türkler hakkındaki ortak düşüncesidir.
Bir taraftan 200 yıllık bir tarih derinliği içinde yetmiş iki buçuk milletten meydana gelmiş Amerikan halkını bir tek, “I anı American” potasında eriterek, onlara Amerikan milli kimliğini kazandırmak için var gücü ile çırpman ABD; diğer taraftan BOP kapsamındaki ülkelerin milli kimliklerini önce aşındırıp sonra onları dünya vatandaşlığına inandırmaya çalışan ABD, hangisi ahlaki? Hiçbiri bu ikiyüzlülük Abd’ye çok şey kazandırmış Abd barış güvercini değildir. Abd, son derece rölünü iyi oynayan ve her noktada ağırlığı ortaya koyan çıkarı için atom bombasını bile atmakta tereddüt etmeyen acımasızlığın bedenleşmiş halidir.
Değerli araştırmacı hocalarımızdan Prof. Çetin Yetkin’in “Karşı Devrim 1945-1950” kitabında detaylı şekilde anlattığı gibi, Atatürk’ün hakkın rahmetine kavuşmasından sonra Türk devlet idaresi İsmet İnönü’nün eline geçmiş ve Atatürk’ ün ihdas ettiği, -devletin milli kurumları teker- teker ya ortadan kaldırılmış, ya da etkisizleştirilmiştir.
Benzer bir görüşü, Prof. Ahmet Taner Kışlalı bir televizyon programında mealen şöyle dile getirmişti: “Atatürk’ün hastalığının ağırlaştığı son iki yılda devlet mekanizması tamamen İsmet İnönü’ nün eline geçmiştir. Bu, milli devletin tasfiye sürecinin başladığı andır.”
Şimdi burada sağ ve sol görüşlere girmeden ölen her iki kesimden üzüldüğümü belirtmek isterim.
Çanakkale Savaşı, birinci eğitimli Türk katliamıdır. Bugün içinde bulunduğumuz kültürel, iktisadi ve siyasi çalkantının kökleri bu hürriyet mücadelemize kadar gider. Zira, o kadar çok “okumuş” insanımızı kaybettik ki… Hürriyet için elbette değerdi.
Sakarya Savaşı’nda mücadelemizin esas lokomotifi subaylarımızdır. Sakarya tam bir subay savaşıdır. Yani, “okumuş”larımızın savaşı.
12 Eylül öncesinde soldan ve sağdan Türk gençlerinin katli, tarihimizdeki üçüncü eğitimli Türk katliamıdır. Aynı silahla akşam ülkücü gençleri, sabah solcu gençleri öldürdüler.
Katledilen aydınlarımızdan Gün Sazak, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı ve Necip Hablemitoğlu’nun ise çok özel durumları vardır. Türk Milletinin geleceği için bu katliamlar mutlaka yeniden araştırılmalı ve “tetiği çektiren” gerçek eller tespit edilmelidir.
ASALA gerçekten Türk diplomatlarını katleden esas unsur muydu? Yoksa ASALA BOP’ta kullanılan mayın eşeği de, diplomatlarımızı bir ülkenin istihbarat birimleri mi ortadan kaldırdı?
Atatürk ile ilgili olarak bir taraftan ümmetçi, gayr-ı Türk unsurlar, diğer taraftan “Sabatayist” unsurlar el ele ve zihniyet birliği içerisindedir. Her iki kesim de Gazi’yi Sabataycılığa, Yahudiliğe bulaştırmak istemektedir. Atatürk’ü Sabataycılığa bulaştırsınlar ki BOP’daki operasyonları için Türk milletinin bütün milli kodlarını tahrip etsinler.
BOP bölgesinde, Türkiye ve İsrail dışında ulus devlet niteliğinde başka bir güçlü devlet yoktur. İsrail’in değil, ama Türkiye’nin bu özelliği ortadan kaldırılmak isteniyor. Bunun için de;
Şimdi kitapta altını çizdiğim bu hususu sizlere aktarayım.
-Atatürk ve milli, üniter, laik devlet yapısı sulandırılmak.
– Kamu ve mahalli idareleri, merkezi devletin yönetim ve kontrol alanı dışına çıkarmak.
–Türkiye’ de kişisel hak ve hürriyetler yerine “grup” hak ve hürriyetlerini gündeme getirmek ve sağlamak. (Bu husus Türkiye’ de şehir devletleri ve parçalanmayı hızlandırır.)
-Türk Ordusunu peyderpey milli hassasiyetlerden uzaklaştırarak “merasim kıtaları”na çevirmek. (Türk Ordusu tarihimizin her devrinde olduğu gibi bugün de solcu, sağcı, az dindar, çok dindar, milliyetçi, liberal, bu vatan benim, ben Türk’üm diyenlerin ortak paydasıdır.)
Yakın gelecekte, Güneydoğu, Kuzey Irak ve Kıbrıs, Türk -İsrail, Türk – ABD çatışmasını getirecektir. Bunun için ABD ve İsrail -Türkiye’ye karşı “psikolojik operasyon” yapmaktadır.
Misyonerlik, mutlaka önlenmelidir. AB müktesebatında misyonerlik yasaktır. Erdoğan, hükümetinin misyonerliğin önünü açan düzenlemeleri iptal edilmelidir. Hiçbir misyonerlik öncelikle dini değildir. Sırasıyla siyasi, iktisadi ve sonra dinidir. Bu bağlamda Türkiye’deki İsrail yanlısı siyasi ve iktisadi misyonerlik sürekli gözden uzak tutulmaktadır.
Türkiye’de hemen-hemen herkesin bildiği ve fikirlerine büyük önem verdiği üç isim Aytunç Altında!, Mahir Kaynak ve Sevgi Erenerol bakın bu hususta neler diyorlar. Her üçünün yorumlarının olduğu haber 14 Ocak 2005 günkü Akşam Gazetesi’ nde yer almıştır.
Yazar Aytunç Altındal, “Günümüzde Evanjelist gruplar kendilerini İsa Mesih’in yerine koyuyorlar. ABD Başkanı Bush ve çevresindeki bütün Evanjelist gruplar kendilerini insanlığı kurtaracak olan kişiler olarak görüyorlar. Kurtarıcılık misyonlarını, öncelikle Müslüman ülkelere yönelttiler” dedikten sonra Altında! şöyle devam ediyor: “Ama Türkiye’ de beklemedikleri bir dirençle karşılaştılar. Sovyetler Birliği dağılınca o bölgede çok etkin oldular. Tıpkı Ruslar gibi Türklerin de direncinin çok çabuk kırılabileceğini düşündüler. Sovyetler çökünce, 10 yılda nüfus içinde yüzde 15′ e kadar yükseldiler. Ancak, Türkiye’ de bu oran yüzde bir’ e bile ulaşamadı.
Bu güç şu anda Türkiye’de de etkili. Ekonomiyi kontrol ediyorlar. Medyayı ele geçirerek, insanların düşünce sistemlerini değiştiriyorlar. Türkiye’de 30-40 yıllık bir geçmişleri var. Şu anda paralarının bir kısmını çekince Türkiye’yi çökertirler. Türkiye’de savundukları ılımlı İslam’dır. Türkiye’de bir süre sonra laik güçler de “light” İslamcı olacak, bunu göreceğiz.”
Türk Milleti milli bekasına doğru keskin ve sert bir “U” dönüşü yapmak mecburiyetindedir. Aksi, yok oluş ve esarettir. Milli bekaya dönüş ise, bu noktadan sonra ciddi maliyetleri göğüslememize bağlıdır.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun