Tuhaf Bilim Adamları

Halley, nev’i şahsına münhasır bir kişiydi. Uzun ve üretken kariyeri süresince, gemi kaptanı, kartograf, Oxford Üniversitesi’nde geometri profesörü, Kraliyet Darphanesi’nde kontrolör yardımcısı, Kraliyet astronomu ve derin-deniz dalgıç hücresinin mucidi oldu. Manyetizma, gelgitler, gezegenlerin hareketleri ve afyonun etkileri hakkında itibarlı yazılar yazdı.

Meteoroloji haritasını ve ölüm oranı tablosunu hazırladı, Yerküre’nin yaşını ve Güneş’e olan uzaklığını hesaplama yöntemleri önerdi ve hatta, balıkları avlandıktan sonra dört mevsim taze tutmaya yarayan pratik bir metot bile geliştirdi.

Yapmadığı tek şey; ilginçtir ki, kendi adını taşıyan kuyruklu yıldızı keşfetmek oldu. 1682’de gördüğü kuyruklu yıldızın 1456, 1531 ve 1607 yıllarında başkaları tarafından görülmüş olan kuyruklu yıldızla aynı olduğunu anladığıyla kaldı.

Bu kuyruklu yıldız 1758’e yani, Halley’in ölümünden on altı yıl sonrasına kadar Halley kuyruklu yıldızı olarak anılmadı.

Bu bilim adamına bakınca, bunca görevi üstlenmiş ve buna rağmen bilimden geri kalmamış bir sürü çalışma yapmış azimli ve son derece etkili bir insanlardır. İnsanlar, yetersiz zaman bahanesinin arkasına sığınmasa her zaman bir şeyler yapma zamanı vardır.

Biz normal insanların  yaşam grafiği parabolik bir eğiri çizer, ilk olarak kendine bir zirve belirler o tepe noktasına ulaştığı zaman artık “ben hedefe ulaştım şimdi dinleneyim” der. Ve parabolün ter yönünde bükülür.

Ama Halley gibi Nikola Tesla, Alber Einstein, Newton, Leonarda Da Vinci gibi insanların hatta tüm engellere rağmen büyük işler başaran Stephan Hawking gibi ünlü fizikçilerin yaşam grafiği lineerdir.

Bu insanların hayatında belli bir hedef yok, tepe noktasında yok bu insanların sıradan insan olduklarını söylemek, gerçekten zor  bu insanlar hep yukarı giderler.

Peki, Newtona bakalım oda çok değişik biriydi. Zaten, insanın değişik olması onu farklı klmaz mı?

Newton, şüphesiz tuhaf bir adamdı. Ayrıca akıl almaz işler yapardı. Cambridge’de kendi laboratuarını kurmuş, ama sonrasında kendini birbirinden acayip deneylere vermişti.

Bir keresinde, sırf ne olacağını merak ettiği için, deri dikmeye yarayan türden bir çuvaldızı, gözle kemik arasında kalan bölgeye, gözün arkasına mümkün olduğunca yanaştırarak, göz yuvasına sokmuş ve evire çevire gözünü kurcalamıştı.

Adamın merakına bakın, bizlerin merak ettiği konular bu adamların yanında çok küçük kalır.

Mucize eseri hiçbir şey olmamıştı. Gözüne kalıcı bir hasar vermemişti en azından. Başka bir deneyinde, görüşü üzerinde nasıl bir etkisi olacağını anlamak için, dayanabildiğince Güneş’e bakmıştı.

Gözlerinin onu affetmesi için, birkaç gününü karanlık bir odada geçirmek zorunda kalmakla birlikte, kalıcı hasardan yine ucuz kurtulmuştu.

Daha öğrenciyken, diferansiyel ve integral hesabı bulmuş… Spektroskopi biliminin temellerini atmış… Çalışma hayatının en az yarısını simyaya ve çeşitli dinsel uğraşlara ayırdı… Ariusçuluk denilen, tehlikeli derecede heretik (sapkın) bir mezhebin gizli yandaşıydı.

1936’da ekonomist John Maynard Keynes, Newton’ın notlarıyla dolu bir sandığı açık artırmayla satın aldığı zaman… 1970’lerde, Newton’ın bir saç teli üzerinde yapılan analiz, saç telinin doğal düzeyin kırk misli yoğunlukta cıva içerdiğini bulguladı… Ve nihayet, başyapıtını üretti.

Doğa Felsefesinin Matematik İlkeleri, en bilinen adıyla Principia… Alman matematikçi Leibniz bile onun matematiğe olan katkılarının, daha önceki tüm katkıların toplamına eş olduğu görüşündeydi.

Gök cisimlerinin yörüngelerini matematiksel olarak açıklamakla kalmıyor, onları ilk harekete geçiren çekim kuvvetini de teşhis ediyordu: Kütle Çekimi. Ansızın evrendeki her harekete anlam kazandırmıştı.

Principia’nın özünde, Newton’un Üç Hareket Yasası yatıyordu.

Bu yasalar, özetle, bir cismin itildiği istikamette hareket ettiğini, başka bir kuvvet tarafından yavaşlatılana ya da yönünden saptırılana dek aynı istikamette düz bir hat boyunca hareket etmeyi sürdüreceğini ve her etkinin eşit ve zıt yönde bir tepkisi olduğunu ifade eder.

Bu ilkeye göre, evrendeki her cisim tüm diğer cisimlere çekim uygular. Şu anda, size öyle gelmese de, yerinizde otururken etrafımızdaki her şeyi ) kendi küçük, hatta çok küçük kütle çekimsel alanınızla kendinize doğru çekmektesiniz.

Onlar da sizi kendilerine doğru çekmekte. Her hangi iki cisim arasındaki çekim kuvvetinin, yine Feynman’ın sözleriyle, “Her birinin kütlesiyle doğru orantılı olduğunu ve aralarındaki uzaklığın karesiyle ters orantılı olarak değişkenlik gösterdiğini” anlayan, Newton olmuştu. Başka bir deyişle, iki cisim arasındaki uzaklığı iki misli artırırsanız, aralarındaki çekim dört misli zayıflar.

İnsan aklı tarafından ortaya atılmış, tam anlamıyla evrensel ilk doğa kanunuydu bu. Newton’ın yasaları pek çok problemi çözdü: Okyanustaki gelgit olaylarını, gezegenlerin hareketlerini, fırlatılan güllelerin tekrar Yerküre’ye düşmeden evvel neden belli bir yol izlediğini, gezegen altımızda saatte yüzlerce kilometre hızla, topaç gibi dönerken neden uzaya fırlamadığımızı açıklığa kavuşturdu.

Principia’da, Newton tarafından tahmin edilen bir şey daha vardı: Bir dağ yakınına asılmış bir çekül, dağın çekimsel kütlesinin yanı sıra Yerküre’nin çekimsel kütlesinin de etkisiyle, dağa doğru hafifçe meylederdi.

Bu sadece tuhaf bir gerçekten ibaret değildi. Sapmayı hatasızca ölçerseniz, evrensel kütle çekimi sabitini, yani kütle çekiminin G olarak bilinen temel değerini ve dolayısıyla yerküre’nin kütlesini hesaplayabilirdiniz.

Hutton, eşyükselti eğrilerini icat etmişti… Hutton, Sehiehallion’daki ölçümlerine dayanarak, Yerküre’nin 5.000 milyon milyon ton ağırlığında olduğunu hesapladı.

Güneş dâhil, güneş sistemindeki tüm diğer önemli cisimlerin kütleleri, Yerküre’nin kütlesinden hareketle hesaplanabilirdi.

Böylece, yapılan tek bir deney sayesinde, Yerküre’nin, Güneş’in, Ay’ın, öteki gezegenlerin ve onların uydularının kütlelerini öğrenmiş ve çabadan, eşyükselti eğrilerini kazanmış olduk. Dört aylık bir çalışmanın semeresi olarak hiç fena değildi doğrusu. Cavendish, kimselere duyurmadan yürüttüğü çalışmalarında, enerjinin korunumu ilkesini, Ohm Yasası’nı, Dalton’un Kısmi Basınç Yasası’nı, Richter’in Eşdeğer Oranlar Yasası’nı, Charles’ın Gazlar Yasası’nı ve Elektriksel İletkenlik İlkelerini, keşfetti ya da öngördü. Bu kadarla kalsa iyi.

Bilim tarihçisi J.G.Crowther’a göre, “Kelvin ile G. H. Darwin’in gelgit olayları sonucunda ortaya çıkan sürtünmenin yerkürenin dönüş hızını yavaşlatıcı etkisi üzerindeki çalışmalarının, Larmor’ın lokal atmosferik soğuma konusunda 1915’te yayınlanan keşfinin… Pickering’in donan karışımlara ilişkin çalışmalarının ve Rooseboom’un heterojen dengelerle ilgili çalışmalarından bazılarının” habercisi de oldu.

Son olarak, soy gazlar diye bilinen bir grup elementin keşfini doğuran ipuçları bıraktı. Bu gazlardan bazılarını ele geçirmek o kadar zordur ki, sonuncusu 1962’ye dek bulunamamıştır.

Velhasıl; on sekizinci yüzyılın sonlarına gelindiğinde bilim adamları Yerküre’nin biçimini, boyutlarını, Güneş’e ve gezegenlere olan uzaklığını kesinkes biliyorlardı. Şimdi de Cavendish, evinden dışarı burnunu bile çıkarmadan, onlara Yerküre’nin ağırlığını temin etmişti.

Bu durumda, Yerküre’nin yaşını belirlemenin nispeten basit olacağını düşünebilirsiniz. Ne de olsa, gereken malzemeler hani neredeyse ayaklarına gelmişti. Ama, hayır. İnsanoğlu önce atomu parçalayacak, televizyonu, naylonu ve hazır kahveyi icat edecek, kendi gezegeninin yaşını hesaplamaya daha sonra sıra gelecekti.

Şimdi bunları yazarken kendimi çok kötü hissettim, bunlar her şeyi bulmuş keşfetmiş; peki bizler ne bulduk? Bizler, sadece bulunan şeyleri kullanıp işin rahatına kaçıyoruz.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun