Tosuncukların Hocası

Büyük bir firmanın pazarlama müdürlüğü için sözleşmeleri imzaladım ve fabrikaya gidip odama yerleştim.

Bilgisayarlar eski, çalışmıyor.

Mevcut durumu analiz ederek gerçek durumu ve yanlışları anlamak, doğru stratejileri oluşturmak için satış faturalarından, satış analizlerine giriştim.

Bayiler, sayıları, coğrafik dağılımlar, satış hacimleri, cins ve miktar analizleri derken 2 önemli konu dikkatimi çekti.

** Bir bayimiz neredeyse defolu dediğimiz ürünlerin tamamını alıyordu. Diğer 300 bayi ise yana yakıla talep etmesine rağmen hiç alamamıştı.

** İç Anadolu merkezli bir bayimiz ise ciro bakımından birinci sıradaydı ve etrafında oldukça geniş bir coğrafyada başka bayimiz yoktu.

Dikkatimi çeken bu bayimizin şöyle de enteresan bir durumu vardı.

Şirketin borsa değeri üzerinden bakıldığında, hisse değerinin %50 si kadar bize borçluydu ve hiç teminatı yoktu. O zamanki rakam 12 milyar TL / Yıl 1993.

Bu kadar büyük bir riski taşıyan firma ayakta kalamazdı. Ben nereye gelmiştim? Neden gelmiştim? Bu nasıl bir aymazlıktı? Soruları içerisinde kıvranmaya başlamıştım ki.

Genç satış elemanım kapıyı tıklattı ve müdürüm yemek saati dedi.

Yemekhaneye gittik. Az değil 350 işçi çalışıyor. Herkes gibi sıraya girdim, zeminin seramikleri erimiş, basılmaktan toprağı çıkmış, işçiler bana bakıyor. Sessizce sıranın başına geldim, aşçı baktı, müdürüm siz içeride yiyorsunuz, biz servis yaparız dedi. Geçtim yan odaya, pırıl pırıl  bir oda, yerleri, perdeleri ve öndeki yuvarlak masaya doğru 2 m aralıklarla sıralanmış, güzel mobilya sıralar vardı. Beni yuvarlak masaya aldılar. Bardaklar, sürahi kristal, tabaklar porselen ve ütülü, tertemiz beyaz bir örtü. Kısacası 3 sınıfa ayrılmış başka bir cumhuriyetin içerisine düşmüştüm. Yemek boğazımda düğümlendi, önümüzdeki sıralar şefler ve ustabaşılar için ayrılmış, biz 1 genel müdür ve 4 müdür şeklinde yuvarlak masadayız. Hızlı bir şekilde kalktım ve odama geçtim. Çalıştığım 1 yıl içerisinde bir daha asla o masaya oturmadım. 10 km ötedeki şirin kasabaya gidip yemek yedim.

Masama döndüğüm zaman ilgili bayimizin analizlerinde devam ettim ve konu hakkında 1 hafta çalıştım. Kendilerini ziyaret edeceğim bilgisini verdikten sonra, hafta sonu olduğu için Ankara’da bulunan kayınpederim ve kayınvalidemi de ziyaret eder gönül alırım diye cuma akşamı çıktım yola.

Pazar günü cep telefonum çaldı, kaydetmediğim bu numarayı açtım. Kendini tanıttı. Benim ziyaretine geldiğim bayim MUSTAFA…

Müdürüm hoş geldiniz. Kusura bakmayın Pazar günü rahatsız ettim ama böylesine bir günde daha yoğun ve bolca konuşuruz, yarın iş günü, gelen giden çok olur, telefonlar çok olur sizinle sohbetimiz çok bölünür dedi. Müsaitseniz ben Tandoğan meydanında Etap Altınel otelindeyim, buyurun bir bardak çay içelim dedi. Kırmadım, kaldığım yere çok yakın olduğu için gittim.

Mustafa yanında güzel ve genç bir bayan ve kendisinin her isteğine koşan dinamik, hareketli genç bir adam ile beni karşıladı. Havadan sudan sohbet ettik, tanışmaya ve birbirimizi anlamaya çalıştık. Sohbetin orta yerinde Mustafa , Şefik oğlum müdür beyin kimliğini al, üst kat serbest giriş kartı çıkar, sohbete orada devam edelim dedi. Ne olduğunu anlamadan verdim. Yarım saat sonra elime gelen kartta “Kumarhane için serbest giriş kartı” yazıyordu. Çıktık. İlk kez bu kadar renkli, sesli ve her şeyin açık büfe dağıtıldığı bir mekân görüyordum. Biraz sohbet ettik, Mustafa Şefiği çağırdı tomarla paraları verdi, fiş al gel dedi. O gün oldukça fazla para kaybeden Mustafa bana karşı da bir kez daha kaybetmişti. Kumar ve kumarhanelere karşı nefretimi bilmeden kendisine hazırladığı tuzağın farkında değildi. Yıllar sonra bana hep o günü hatırlatmıştır. Ne yanımdaki kadına baktın ne de makinelere. Senin gibi birisini ilk kez gördüm. Oysa oynayıp kaybetseydin, bana mahkûm yaşayacaktın. O gün sana tuzak kurduğumu düşünüyordum fakat kendimi tuzağa düşürmüşüm dedi.

Pazartesi günü kısa bir ziyaret yaptım. Mustafa aldığı malları, alış fiyatından %5 eksikle sattığını, gelen nakit parayı da %15 aylık faizle tefecilik işlerinde kullandığını söyledi. Ortada mal yoktu, borç çoktu, üstelik dükkana gelip alacağını isteyen de çoktu. Kısacası aslında batmıştı ve bunu kendisi de bilmiyordu. Oyun oynamaya devam ediyor, yeni sıfır bir Mercedes oto siparişi vererek güçlü görünmeye çalışıyordu.

Alış fiyatlarının bu kadar altında spota satış yapınca Mustafa’nın hâkim olduğu bölgelerde yeni bayilik vermemiz de mümkün değildi. Firmalar bizden 100 TL ye alacakları malı Mustafa’dan 95 tl ye belki de daha ucuza zaten alıyorlardı.

Kalkarken, Mustafa muhasebeden çekleri istedi. Gelen 8 milyar TL tutarındaki çekleri, gelişinizi onurlandırmak için düzenlediğim sipariş çekleri diye uzattı.

Elbette ki almadım. Teminatsız çalıştığını ve firmaya çok risk yüklediğini, teminat vermez ise çalışamayacağımı söyledim. Beti benzi attı, dili tutuldu. Elinde çeklerle şaşkınca bakarken ben firmadan ayrıldım.

Evet bu çalışmadan zerre sorumlu değildim ama ben daha şaşkındım. Düzeltmek gibi bir sorumluluğum vardı. Fabrikada çalışan 350 işçi, aylıklarını para yerine üretilen mallardan alarak alıyorlardı. Bu ödeme yönteminin 10 yıldan fazla devam ettiğini öğrendiğimde ne hale düştüğümü anlatamayacağım. Kelimeler yetersiz kalır.

Omuzlarımda ağır bir yük, beynimde mücadele hırsı ve nasıl yapacağımı bilmeden döndüm fabrikaya. Bütün bu çalışmaların neden ve kimden kaynaklandığını bulmalıydım ve tek başıma çalışmalıydım. Öyle de yaptım. Gizli çalıştım, onlarca analiz yaptım. Öncelikle işçileri kurtarmam gerektiğini düşünerek işleme başladım.

Birim maliyetlerimizin analizinde %33 gibi oldukça büyük bir oranda finansman giderimizin olduğunu tespit ettim. İşçiye verecek para olmadığı gibi, hammadde almaya da paramız olmadığı için habire yüksek faizlerle kredi kullanıyorduk. Çek, senet karşılığı kullandığımız bu krediler için sürekli çek almaya ihtiyacımız vardı. Malların büyük bir bölümü stoklarda bekliyor ve ihtiyacımızı karşılayacak çekler de sadece Mustafa da vardı. Maalesef durum iki ucu boyalı değnek şekline sokulmuştu.

Ertesi gün sekreter, Mustafa bey geldiler ve sizinle görüşmek istiyorlar dedi. Kabul ettim.

Mustafa sözde İzmir’e iş için giderken iade ziyareti yapmış. Zaten gidiş yolunun tam üzerindeyiz.

Uzun boylu olmasına rağmen sürekli ayakta ve oda içerisinde hafif hareketlerle konuşmaya başladı. Karşı tarafı etkisi altına alacak stratejileri iyi biliyordu ama bilmediği şey, bunları benim de bildiğimdi.

Konuşmanın sonunda, müdürüm ben seni çok sevdim ve araştırdım. Bu piyasada şöyle iyisin, böyle muhteşemsin giriş sözlerinden sonra, burada ne alıyorsan sana 2 katını vereyim benim şirketimin müdürü ol dedi, baklayı ağzından çıkardı.

Hesap makinesini önüme çektim. Burada 13 milyon net maaş alıyorum çarpı 2 dersek 26 milyon yapıyor. Bu rakamı da 24 le çarparsak 640 milyon ediyor. Bu parayı hesabıma yatır hemen geleyim. Zaten hedefim burada maksimum 2 yıl çalışmak, sana gelirsem sen 2 ay sonra beni atacaksın, biliyorum. Var mısın dedim. Mustafa hemen pazarlığa girişti 1 yıllık versem olmaz mı dedi. Olmaz dedim.

Gülümseyerek, Mustafa otur ve beni dinle dedim. Çaresiz oturdu.

Sen beni satın almaya gelmişsin, ben satılık değilim. Ayrıca başardığını düşünelim, benim gitmem halinde çok daha kötü biri gelirse ne yapacaksın, onu da mı satın alacaksın. Bu böyle olmaz diye söyleyeceklerimi söyledim ve teminat vermezsen olmaz, bulunduğun piyasaya senin battığını söylerim. Bunu ben söylersem aynı gün batarsın ve başın çok büyük belaya girer dedim. Tehditimi de nazik bir şekilde savurdum. Kalktı ve gitti. Aracını izledim, İzmir yerine Ankara istikametine döndü.

Mustafa ile konuşmalar beyin kanallarımı açmıştı. Hemen oturdum bayilere bir sirküler yazdım ve fax cihazından hepsine kendi ellerimle çektim. Mustafa ve diğer sorunlu bayi hariç.

1 Hafta sonra muhasebe müdürü Çağrı Bey odama nefes nefese düştü. Ercan bey bütün bayilerden nakit havale geliyor, haberiniz var mı? Diye sordu. Var dedim, ben istedim.

Gizli sirkülerde defolu ürünlerimizin satış fiyatlarının nakit olduğunu ve gönderi yapacak bayilerimizin sıraya alınacağı yazıyordu. Neredeyse 1 haftada 2 yıllık malı satmıştık. Banka borçları kapandı, işçiler ilk kez nakit maaşlarını aldılar. Karlılık çok artınca bu döngü hiç kırılmadan devam etti.

Bir pazar günü yakınımızdaki vilayetin kaldığım (konakladığım) otelinden çıkıp, herkesin dolaştığı tek ve uzun caddesinde yürümeye başladım, huzurluydum, hafiflemiştim. Arada kot pantolon satışı yapan açık bir dükkân gördüm. Aslın da temizlik yapıyormuş ama bir isteğiniz varsa buyurun bakın dedi. Değişik modelleri denedim ve 1 tanesini almaya karar verdim. İlk kez konuştu benimle. Buralı mısınız? Dedi. Memleket doğduğun yer değil, doyduğun yerdir derler, burada doyuyorum dedim. Nerede çalışıyorsun dedi, söyledim. Göreviniz ne? Dedi. Pazarlama müdürüyüm dedim. Abi o sen misin dedi. Hayırdır dedim. Abi 200 bin nüfuslu bu ilde seni tanımayan adını duymayan yok, sen ne yaptığının, piyasamızı ve ekonomimizi nasıl canlandırdığının farkında değil misin?, dedi. Yok be genç kardeşim o kadar da değil, ben işimi yapmaya çalışıyorum, dediysem de, ünlü birini yakalamış, boynuna sarılacak kadar coşkulu ve keyifli bu arkadaşın hislerini fazla bozmadım. Kot pantolonu beğenmem 20 dakika, parasını ödemem 2 saat sürdü. Çocuk inat etti, almadı parayı. Neyse zor da olsa razı ettim. Dükkândan çıktığımda ayaklarım yere değmiyordu. Başarmıştım.

Akşam otel odamın balkonunda otururken kapım çaldı, açtım. Restoran görevlisi elinde bir tepsi ile girdi ve balkondaki sehpama elindekileri dizdi. Kavun, peynir ve rakıdan oluşan bir servis yaptı. Bunları patron yolladı müdürüm dedi. Siz aylardır buradasınız hiç böyle bir keyif menüsü istemediniz bizden, patronumun bu hediyesini kabul edin dedi ve çıktı. Afiyetle yedim

Dönelim Mustafa’ya,

Mustafa bize epeyce bir teminat verdi. Mülk, Banka mektubu derken ne verdiyse aldım ama mal vermedim. Başka bir firmanın bayiliğini alarak yoluna devam etmeye çalıştı ancak başaramadı, iflas etmekten kurtulamadı.

Mustafa’nın diğer bütün hikayelerini onun yanından ayrılıp, benimle çalışmaya başlayan Şefikten öğrendim. Karşılaştığımız her zaman da bu enteresan hikayelerin teyidini kendisinden aldım, doğrulattım.

Karakteristik özelliği, piyasada kendi hakkında çıkan olumsuz söylentileri bastıracak, şaşırtıcı işler yapmak olan bir zekâ küpü. Yaptıklarını koruyamayacak ve elde tutamayacak kadar zaafları olan kötü bir kumarbaz.

Zekasının, alışkanlıklarına yenildiği bir insan.

Kurnazlığını kendi şahsi menfaatleri için kullanırken başkalarının ne olacağını düşünmeyen ve asla acımayan bir insan.

Düşündükleri ve yaptıkları ile insan aklını şaşırtan, hikayeleri dinlediğinizde sizi şoka sokan, güldüren ama acı acı güldüren bir insan.

İlk kez benim karşımda mahcubiyet yaşadı.

Fabrikadan ayrılıp, dükkân açmıştım. İşlerim iyi, kazanıyorum. Bolu tüneline Astaldi için yoğun malzeme gönderiyorum. Mustafa yıllar sonra beni bulmuş, geldi, sohbet edip geçmiş günlerden gülüştük. Ancak kıvranıyordu ve bir derdi vardı. Mustafa bir şey mi istiyorsun dedim. 20 milyonluk bir çek dedi, işi anlattı vadeyi söyledi, şu tarihte geri ödeyeceğim, toparlanmama yardımcı ol . Mustafa dedim, ben bu çeki sana veririm, ancak bana geri ödeme yapmayacağını mertçe söyle, yaşamında bir kez olsun dürüst davran, sen beni tanıyorsun, ben seni tanıyorum. Bu çeki sen anlattığın iş için kullanmayacaksın, ben sana ne yapacağını anlatayım dedim ve anlattım. Onun da sessiz kalarak onayladığını gördüm. İlk kez yüzü kızardı ve yarım ağız, ödemeyeceğim, dedi. Çıkardım verdim ve gitti. Sonrasında bir daha görmedim.

O gittikten sonra Şefik kızdı bana, ancak ilk kez Mustafa’nın yüzünde bir utanma hissi gördüğünü de söyledi. Ona bu çeki neden verdiğimi anlattım ve bir daha gelmeyeceğini söyledim. Şefik abi dedi bu adamda şeytan tüyü var, ortalıkta bir dünya alacaklısı var, yakalayanlar yeniden para vermek zorunda kalıyorlar, dedi. Ayak üstü, şöyle bir mal buldum, şu kadar para verdim, eksiğim kaldı alamıyorum, tamamlarsam alıp şu fiyata satıp senin paranı verecektim, uğraşıyorum türünden bir hikâye anlatıyor, öyle bir anlatıyor ki, dinleyen kişi malı alsın, paramı versin bir an önce, kurtulayım diye eksik kalan kısmı kendi isteği ile yeniden veriyor dedi. En az on defa aynı hikâye ile tuzağa düşmüş, on birinci kez yeniden veriyor ve ertesi gün yine başını dövüyor. Böyle bir adam yok abi, dedi. Bak, dedi bana, şimdi sana çok komik hikayelerinden birini anlatayım:

“….. Piyasanın ağır topları bir araya gelmişler, Mustafa ile hiçbir yerde görünmemeye, telefonlarına çıkmamaya ve mümkün olduğu kadar uzak durmaya karar vermişler. Mustafa’dan malları alan onlar, Mustafa’nın çeklerini nakde çeviren onlar. Kısacası bu karar Mustafa’nın ölümü demek. Kaynağın kuruması demek.

Bir gün dükkânda oturuyoruz, kara kara düşünüyor. Bu sorunu aşması lazım. Seramik ve diğer inşaat malzemeleri almak için genç bir adam geldi, listeyi uzattı, fiyatlandırdık. Sohbet ediyoruz. İndirim istedi bizden. Patrona sormamız lazım dedik, genç adamı Mustafa’nın yanına götürdük.

İçeriden kahkahalar yükseliyordu, durmadan çay kahve servisi yapmaya başladık. Sonra Mustafa ile bu müşteri çıkıp gittiler. Saatler sonra Mustafa elinde noter evrakları, sözleşme ile geldi.

Arkadaşlar toplanın dedi.

Elindeki evrakları göstererek artık bir Radyomuz var dedi.

Ankara’nın en çok dinlenen meşhur radyolarından birisini satın almıştı. Gelen müşteri o radyonun sahibiymiş. Tabi ki bizimki çek verip göndermiş.

Mustafa için artık ofis günleri değişmişti, masada oturup sürekli radyoyu arıyor ve Rüzgârlı esnafından ağır topların ismini söyleyerek onlar için, onların hoşuna gidecek istek parçaları anons ederek çalmaları talimatını veriyordu.

Mustafa almış olduğu radyonun Alevi kökenli insanlar tarafından dinlendiğini, müşteri kitlesinin onlar olduğunu bilmeden, rastgele talimatlar ve istekleri ile radyoyu alt üst ettiğini farkında değildi. Radyonun müzik yayınları nedeni ile ideolojisi tam bir çorbaya dönmüştü. Dinleyicileri çok şaşkındı.

Bütün rüzgârlı, mağazamızın müzik yayını ve arabalarımız sadece bu radyo frekansına ayarlanmıştı. Bu eğlenceli günler işe yaradı, ağır toplar Mustafa’nın bu komik ve çocuksu başarısı karşısında yumuşadı. Mustafa kısa sürede barikatları yıkmayı yeniden başaracak gibiydi.

Bir gün öğleden sonra Radyo binasına yakın bir bölgede işimiz var, erken bitince Mustafa radyoyu aradı, adresi yeniden aldı ve bana Şefik radyoya gidelim, alalı ay oldu ne yerini biliyoruz ne çalışanlarını, gidip bir tanışalım dedi. Arabayı adres yönüne sürdüm. Gittik.

10 katlı bir binanın en üst katı ve asansör bozuk. Nefes nefese çıktık. Çalışanlar hepsi genç, birçoğu öğrenci ve ışıl ışıl gözler.

Mustafa herkesle tek tek tanıştı, ilgilendi. Patron rolünü her zamanki gibi çok iyi oynadı ve samimi yaklaşımları ile kendini sevdirdi. Personele döndü, akşam yemeği yediniz mi dedi. Yememiş olduklarını anlayınca bana döndü ve Şefik şuradan güzel bir yerden 15 porsiyon kebap kap gel dedi.

10 kat aşağıya indim, arabayı çalıştırdım. Radyo açık, nereden ne alayım diye düşünürken radyo yayını kesildi ve şu anonsu duydum.

–              Gelirken 4 paket de Marlboro al la….

Mustafa ben geldikten sonra tekrar 10 katlık bir yolculuk yapmamam için radyodan sipariş vermişti.

Ertesi gün Rüzgarlıda yükselen kahkahaların en büyük hikayesi buydu. Herkes bu anonsu duymuştu.

Bu olay Mustafa’ya yönelik bütün kızgınlıkları bir süreliğine bitirdi ve önünü tekrar açtı.

Elbette ki bu radyo macerası bu kadarla bitmedi.

Mustafa’nın verdiği çek vadesinde karşılıksız çıktı. Çeki veren şubede Mustafa’nın kullandığı yüklü krediler olunca Banka panikledi. Genel müdürlük şube müdürüne fena yüklendi. Müdür bey pazartesi geldi şirkete, Mustafa’nın odasına oturdu. Çözmesi için yalvar yakar, mesai bitimine kadar kaldı, ertesi gün sabah iş yerini açarken yine geldi. Ertesi gün derken Mustafa onun yanında iş yapamaz oldu, kitlendi. Arada bir iş, toplantı uydurup dışarı çıksa da, saatlerce gelmese de müdür bey istifini hiç bozmadan şirkette oturdu.

Sanıyorum ayın 30 u ve Cuma günüydü. Bu tür günlerde esnaf arasında hareket artar, ödeme ihtiyacı çoğalır ve spot mal ile piyasa bollaşır. Mustafa için her ayın en verimli günü yani.

Yine müdür bey Mustafa’dan önce gelmişti. Biz ona çay ve simit ikram etmiştik, tek başına oturuyordu. Mustafa geldi, suratı asık ve mutsuz bir pozdaydı. Çay istedi. O arada bizde çalışan piyanist bir arkadaş bağırarak neşe içerisinde odasına daldı.

-Bak abi bak. Aldığın piyango biletine en yüksek ikramiye vurmuş diye, bileti ve çekiliş listesini masanın üzerine attı.

Mustafa’dan önce müdür masadakiler kaptı, bileti ve listeyi kontrol etti. Adamın suratında muhteşem bir sevinç yumağı oluştu. Günlerdir sap sarı olan cildine renk geldi. Ayağa kalktı, önünü ilikledi.

-Mustafa Bey ben şubeye döneyim, sizin bu biletle ilgili yapacağınız çok işlem var, bitirince görüşürüz dedi ve gitti.

Mağazada çalışan bizler de aşırı keyiflenmiş ve sevinmiştik.

Ben tebrik etmek için odaya daldım, zaten kapı ağzındaydım ve olup biteni izliyordum. Mustafa, elinde bilet ve her tarafını çevirerek genel kontrol yapıyordu.

Piyanist arkadaşa dönerek,

-Aferin lan dedi.

-Gerçeğine bu kadar yakın yapacağını biliyordum ama beni bile inandırdın. Muhteşem bir montaj dedi, sayende kurtuldum.

Bu olay bu şekli ile bitmedi tabi ki;

Müdür bey bu haberi bütün piyasaya yaymış, güvenilir bir adam ve olayın bizzat şahidi olduğu için herkes şüphe duymadan inanmıştı bu habere. Tebrik telefonları ve gelen giden hiç bitmedi o gün. Hatta çek senet istemeden ihtiyacımız olan malları gönderenler de oldu. Elbette ki Mustafa, gelen her malı anında nakit olarak ucuza sattı. Kendisi müdürden kurtulmak için bir plan yapmış ama bu kadarını ve olumlu etkileri hesap edememişti.

Müdür pazartesi gelmedi. Salı günü görevden alındığı haberi gelince Mustafa tamamen kurtulmuş oldu. Radyo sahibine de inşaat malzemesi vererek konuyu kapattı, karşılıksız çekini aldı. O malzemeyi nakit olarak satsa eline 80 lira geçecekti, 100 liralık malzemeyi 120 lira sayarak %50 kazançla borç kapattı ve kurtuldu.

Kendisine beklentilerinin çok üzerinde fırsatlar sağlayan ve bundan haberi bile olmayan bu genç adama olan borcunu kapatırken, ilk kez birisine bunu yaptığına şahit oldum.

Mustafa’nın hikayeleri oldukça fazla, ben sadece çok ilginç ve farklı olanlarını anlattım. Aslında uzun uzun yazmaya yönelik sabrım olmadığı için de bu kadarı ile bırakıyorum.

Mustafa her geçen gün eriyerek, küçülerek kayboldu. Arkasındaki mafya tetikçileri ile yıllarca kovalamaca oynadı, çok dayak yedi ve cezaevine düştü. Çıkana kadar unutuldu ve silindi.

Sülün Osman ve son yaşadığımız Tosuncuk olaylarına bakınca, bu topraklarda benzer genlerle donatılmış insanların varlıklarını devam ettirdiklerini, yaşam alanı bulduklarını anlamış oldum. Elbette ki Yeryüzünün her yerinde ve her millet içerisinde varlar. Var olmaya da devam edecekler. Onların varlıklarının, yaşamalarının temel sebebi bizleriz. Mustafa’ya yaşam alanı sağlayan ve bu tür işleri yapmasına olanak sağlayan aç gözlü insanları Mustafa’dan bağımsız düşünmemek lazım. Çok ve haksız kazanç hırsı aslında bizlere de yansıyan etkileri ile toplumu bir felakete sürüklüyor. Mustafa’nın birinci basamakta iflas ettirdiği, hayatını karattığı kaç kişi var bilmiyorum. Onların domino etkisi ile kaç kişiyi etkilediğini de bilmiyorum. Ancak 300 çalışanın maaşları nakit aldıklarında 200 bin nüfuslu bir ilde hayatı nasıl etkilediklerini biliyorum.

Bu tür tosuncukların Devlet yönetimlerine girmeleri halinde bütün ülke için hayatı etkileyen işlere imza attıkları ve toplum yaşamlarını kararttıklarını unutmayın. Seçmeyin, seçtirmeyin.

 

 

 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun