Toplumda Kadın ve Erkek

Cinsel dürtünün halktaki kavramının en iyi yorumlanmasını bulduğumuz şiir dolu efsaneye göre, insan denilen varlık, kadın ve erkek olarak iki parçaya bölünmüştür; o zamandan beri aşk yoluyla birleşmeye çalışmaktadır. Asıl üreme organlarının birleşmesi ile sınırlanmış cinsel amaçla uzlaşamayan fazla değer verme, bedenin öbür bölümlerini de cinsel amaçlar haline getirir

Kadının cinsel yaşamı, kimi zaman kültürel zayıflık yüzünden, kimi zaman da toplumsal âdetlere bağlılıktan gelen çekingenlik ve biraz içtenlik noksanlığı yüzünden, hâlâ kalın bir örtüyle çevirilidir. Cinsel organ olarak ağzın, dudakların (ya da dilin) cinsel eşlik edenin üreme organları ile temasa getirilmesi sapıklık olarak kabul edilir, fakat iki kişinin ağız mukozasını birbirine dokundurması öyle sayılmaz. Öpmek lehinde kurduğumuz bu ayrı tutuş, normal eyleme doğru giden zincirin bir halkasıdır: İnsanlığın başlangıcından beri kullanıla gelen böyle yöntemlerden korkan, bunları sapıklık sayan bir kimse, bu tür cinsel amaçlara yönelmesini engelleyen bir iğrenme duygusuna kapılıyor demektir.

Bir genç kızın dudaklarını hararetle öpen, belki de, onun diş fırçasını iğrenerek kullanabilir. Halbuki bu kişinin hiç de iğrenmediği kendi ağzının, genç kızın ağzından daha temiz olduğunu kabul etmemize yarayacak bir neden yoktur. Burada iğrenmenin oynadığı role dikkati çekelim: Bu, cinsel nesneye libido bakımından verilen değere aykırı düşmektedir, fakat bu aykırılık fazla değer verme tarafından yenilebilir de. İğrenme, cinsel amaçları sınırlayan güçlerden biridir. Genellikle iğrenme yüzünden uyuşmazlıklar üreme organını içine almazlar. Bununla birlikte şundan kuşku duyulamaz, öbür cinsin üreme organları, haliyle iğrenme esinler ve bu oluş bütün isteriklerde, özellikle kadın isteriklerde karakteristiktir. Cinsel dürtünün kuvveti bu iğrenmenin ötesine geçmekten hoşlanır.

Kadınlardan, yetişkin cinsel hazzının başlıca kaynağını feda etmelerinin beklenmesi, Freud’un düşüncesine göre, hem kadınları hem de onların psikoterapistlerini incitmişti. Yine Freud’un fikrine göre, kadınlar olgunluğa erişmek için erkeklerden daha çok aşamayı geçmek zorundaydılar. Bazı yaşamöyküsü yazarları bu fikri, Victoria donemi ahlakının yarattığı “zayıf, akıldışı, kontrol edilmesi gereken kadın” kalıbı ile bağlantılı bulurlar.

Aileden boya geçişin bir başka önemli sonucu da ana hukukunun yerini baba hukukunun almasıdır. Toplayıcılık ve avcılığın koşullan, erkek bu işler için, barınağından uzaklaştığında, kadının ona egemen olmasına elveriyordu. Halbuki, gerek üretim kılgılarına, gerekse yerleşik yaşantıya geçildiği dönemde bu durum da kendiliğinden ortadan kalkmış ve yönetimi erkek ele almıştır.

Kraliçe Victoria’nın tahta olduğu dönemde, kadın tek başına doktora gidemiyor, bir oyuncak bebek üstünde ağrıyan yerini işaret etmekle yetiniyordu. Yine bu dönemdeki anne ve babalar çocukları kolayca içine alabilen şeytanın güçleriyle ilgilendiler. Çocukların mastürbasyon yapması anne ve babaları çok endişelendiriyordu. Mastürbasyon kendi kendini taciz etme olarak değerlendiriliyordu. Anne ve babalar mastürbasyonun çocuklarının sağlığına zarar vereceğini, deliliğe, epilepsiye, tüberküloza yol açacağını düşünüyordu. Ebeveynler sıkı bantlar, elektrik şoku gibi değişik yöntemlerle, çeşitli aletlerle çocukların mastürbasyon yapmasını engellemeye çalışıyordu. Önleyici tedbir olarak anne ve babalar çocuklarının ellerini gece yatağa bağlıyordu. Eğer çocuklar bu sıkı kontrollere rağmen mastürbasyona devam ederlerse, çocukların cinsel organlarının sinirlerine sıcak demirle zarar veriyorlardı. Çocukların (ÇALIŞANDEMİR, BENCİK, & ARTAN, 2002) cinselliğine yöneltilen bu sadistçe yaklaşım 20. yüzyılın başlarında da varlığını sürdürdü.

Freud, Victoria dönemine özgü düşünüş tarzıyla, bu düşüncelerin; erkekler arasında saplantılar yaygınken kadınlar arasında neden histerinin çok yaygın olduğunu açıkladığını düşünüyordu. Kadınların edilgin ve cinsellikten ürkütülmüş olduğu, erkeklerinse aktif olarak zevk aldığı yolundaki yaygın kanıyı kabul etmekteydi. Orta sınıf Victoria kültürünün büyük eleştiricilerinden biri olan Freud, kendini o kültürün önyargılarından tamamıyla kurtaramamıştı. Temel cinsellik ilişkisinden yola çıkan Freud, toplumların gelişmesindeki bütün mantığı, bu ilişkinin zaman ve yere göre gösterdiği değişmelere bağlamaktan çekinmiyor.

Normal yaratılmış hiçbir erkek veya kadında, öbür cinsin cinsellik aygıtı eksik değildir. Ancak o, ya görev yapmaz, ilkel bir organ olarak varlığını sürdürür, ya da başka görevler yüklenmiştir.

Anne-babaya, kardeşlere, bir kız ya da kadın sevgiliye ya da bir dosta karşı beslenecek yukarıda sözü edilen ilişkilerde, birey, tek kişinin ya da kendisi için alabildiğine önem kazanmış kişilerden oluşan küçük bir topluluğun etkisi altındadır. Oysa, bilindiği gibi, toplum-ya da kitle psikolojisi deyince öteden beri dikkate alınmaz bu ilişkiler ve aralarında bir ortaklığın bulunduğu çok sayı da kişi tarafından bireyin etkilenişi, bu psikolojinin inceleme konusu diye gösterilir. Yani kitle psikolojisi tek insanı, bir kabilenin, bir ulusun, bir kastın, bir sınıfın, bir kurumun üyesi ya da belli bir zamanda bir araya gelip bir amaç için kitlesel örgütlenmeye giden bir insan yığınının parçası olarak ele alır. Doğal bir bağ söz konusu edilemeyeceğine göre, bu özel koşullar altında kendini açığa vuran olayları, götürüp daha başka kaynaklara dayandıramayacağımız ayrı bir içgüdünün, yani başka durumlarda karşılaşılmayacak toplum içgüdüsünün -herd iııstinct, group mind-, dışavurumları diye görmek akla yakın bir davranıştır. Ancak, burada, sayı faktörüne fazla önem verip, bu faktörün insanın ruhsal yaşamında genellikle etkinlik göstermeyen yeni bir içgüdüyü tek başına uyandırabileceğini doğrusu kolay benimseyemeyeceğiz. Bu da bizi daha başka iki olasılığı dikkate almak, aynı işi bu olasılıklardan beklemek gibi bir davranışa götürür. Olasılıklardan biri, kitle içgüdüsünün daha başka öğelere ayrılmaz ilksel bir karakter taşımadığı, ikincisi adı geçen içgüdünün doğuşunu hazırlayan ilk adımlara daha dar bir çevrede, örneğin bir aile ortamında rastlayabileceğimizdir.

Bilindiği üzere, buluğla beraber doğrudan cinsel amaçlara pek yoğun yeni yönelimler görülür. Şehevi bir sel karakteri taşıyan bu yönelimler öteden beri sürüp gelen «sevecenlik» duygularının izlediği doğrultuya aykırı bir yola saparlar. Dolayısıyla. Her iki yüzü bazı edebi akımlarca idealize edilen bir tablo doğup çıkar ortaya: Erkek toplumda pek saygın tutulan, ama cinsel ilişki kurmak için kendisinde bir istek uyandırmayan kadınlara karşı romantik sevgi besler; ama sevmediği, küçümsediği. Hatta nefret ettiği kadınlar karşısındadır ki, ancak cinsel iktidarına (potens) kavuşur. Ne var ki. Yetişen oğlan, sık sık, şehevilikten uzak ilahi sevgiyle şehevi bir nitelik taşıyan dünyevi sevgi arasında bir bireşim t sentez) sağlamanın üstesinden gelir; böylece cinsel obje karşısında takındığı tavır, amacına varması engellenmemiş dolaysız içgüdülerle amacından saptırılmış içgüdülerin ortak etkinliği tarafından belirlenen bir durum gösterir. Söz konusu tutumda, amacından saptırılmış cinsel içgüdüler olan sevecenlik içgüdülerinin katkısına bakılarak sırf şehevi yaklaşımın ve tutkunluğun derecesi saptanabilir.

 

Kaynaklar:

  1. ÇALIŞANDEMİR, F., BENCİK, S., & ARTAN, İ. (2002). Çocukların Cinsel Eğitimi: Geçmişten Günümüze Bir Bakış. Eğitim ve Bilim .
  2. FREUD, S. (1975). KİTLE PSİKOLOJİSİ. BOZAK YAYIN LARI.
  3. Freud, S. (1993). cinsiyet üzerine. Say Yayınları Altına.
  4. Freud, S. (2000). bilinçdışının keşfi. Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştrrma Kurumu.
  5. S.FREUD. (tarih yok). CİNSEL YASAKLAR VE NORMAL DIŞI DAVRANIŞLAR. İSTANBUL: ARA YAYINCILIK

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun