Tehlikeli Bir Roman

Okumayı sökenlerin kırmızı kurdele ile ödüllendirildiği o 80’lerde tüm çabama rağmen bu işi bir türlü kıvıramıyor, koca sınıf bu neşeli gelenekle birlikte adeta “gelincik” tarlasına dönmüşken kendi köşemde fişi çekilmiş “mutfak robotu” gibi öylece oturup beyaz yakama halel getirmeden sessizce olan biteni takip ediyordum!. Oysa benden farklı olarak gerek derslerindeki gerekse de sosyal ve kültürel hayatındaki üstün başarılarıyla sadece Subaşı ailesinin değil; o dünlerde ikamet ettiğimiz, hoş daha çok da mecbur kaldığımız Adana Namık Kemal Mahallesi’nin de medarı iftiharı, kusursuz bir ihracı olan sevgili ablam, ki benim kendisinin yapımında kullanılan spermlerden arta kalanlarla dünyaya geldiğime dair ailede kuvvetli bir kanaat hakimdir (!), zamanında babamın kendisine hediye ettiği Kemal Tahir’in “Devlet Ana” isimli müthiş eserini okuyarak tarih sınavlarını geçtiğini ve hatta bu sayede de tarih derslerine karşı zamanla sempati beslemeye başladığını söylemişti.

Devletin “ana” olarak görülüp kutsandığı ve üzerine nefis romanlar yazıldığı o mümtaz dünler çok gerilerde kaldı ne yazık ki. “Milliyetçilik” zehrini başta İslamcılar olmak üzere toplumun geniş bir kesiminin damarlarına ustaca zerk ederek her nevi baskıyı, açık zulmü ve keyfi adaletsizliklerini aklama, haklı ve mazur gösterme peşinde olanların hakim ve ebedi “haklı” olduğu bu karanlık şimdilerde, “Devlet Baba”mızın ceberut yüzünü zihinlerimize nakşetmek üzere kaleme alınan ve başarılı bir öğrenciyi sadece tarih dersinden değil; diğer tüm branşlardan da soğutacak olan tehlikeli bir romanın ilk sayfaları yazılıyor.

İşte bu tehlikeli romanın o ilk sayfalarına İslamcıların Kemalist cumhuriyetle olan bitmek bilmeyen didişmelerine ve ondan rövanş alma komplekslerine tarihi Ayasofya Müzesi’nin camiye çevrilmesi ev sahipliği yapıyor. İnsanlığın ortak mirası olan bu kutsal mabedin “inatlaşmanın” ve “safları sıklaştırmanın” ana üssüne çevrilmesiyle birlikte bu çekilmez romanın sadece bir okuru değil, zamanla mağduru ve kahramanı haline dönüşüyor ülke insanı.

Haziran 1941 sabahında Hawaii Pearl Harbor’da demirlemiş olan Birleşik Devletler Pasifik filosuna ani bir saldırı gerçekleştiren Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri’nin Başkomutanı Isoroku Yamamoto, elde ettikleri bu ışıltılı muharebe zaferine karşın Amerika’nın korkunç savaş potansiyeli ile hiçbir şekilde baş edemeyeceklerini; muharebeyi kazansalar bile uzun vadede savaşı kaybedeceklerini çok iyi bildiği için; “Peral Harbor’da uyuyan bir devi uyandırdık!” demişti.

O korkunç baskından ya da ani saldırıdan yıllar sonra dünyanın bir başka köşesinde, dışlanan, ötelenen, ötekileştirilen, hor görülen ve itinayla ezilen milyonlarca öfkeli yurttaşın her bir parçasını, organını, etini, kemiğini ve hislerini oluşturduğu “yerli ve milli” büyük bir devin uyanışına, şahlanışına ve kendisine yıllar boyunca bu zulmü, bu açık haksızlığı reva görenlere karşı tarihi bir direniş ortaya koymasına ihtiyaç duyuyor bu kadim topraklar.

Ayasofya’nın “kılıç hakkı” kontenjanından tümüyle ibadete ve siyasete açılmasıyla birlikte Baroların siyaseten ehlileştirilmesi ve işçilerin en temel hakları olan kıdem tazminatlarının pervasızca yok edilmek istenmesi de bu ülke insanı açısından “uyandırma servisi” işlevi göremeyecekse eğer, zamanla mağduru, olağan kaybedeni haline dönüştüğü bu tehlikeli romanın diğer sayfalarının da mürekkep yerine kanla, şiddetle ve göz yaşıyla yazılmasına asla engel olunamayacaktır, asla!

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun