Tanrıların Şifreleri; Göbekli Tepe

GÖBEKLİ TEPE
HER ŞEY NASIL BAŞLADI:
Türkiye’nin Doğu ve Güney Doğu bölgelerinde, 1960’larda Baraj çalışmaları yapılmaya karar verildikten sonra, sular altında kalabilecek bütün alan detaylı bir incelemeden geçirildi. Göbekli Tepe bu çalışmalar sonucunda İstanbul Üniversitesi ve Chicago Üniversitesi tarafından keşfedildi, ancak üzerinde durulmadı. 1980 yılında ABD’li arkeolog Peter Benedict’in yazdığı bir makalede de buradan söz ediliyor, fakat yine önemi anlaşılamıyor. Belkide bu keşfin yapılamamasının asıl nedeni Nevali Çöri’nin muazzam etkisi altın kalınması ve bu bölgenin çok kısa zaman içinde sular altında kalmasından korktukları için tüm yoğunluk o bölgeye verilmişti. Göbekli Tepe Nevali Çöri’den 300 km uzakta ve yapılan baraj çalışmalarında doğal konumu gereği sular altında kalmayacak kadar tepelik bir yerdi. 1980 yılında yazılan bu makaleyi gören ve yer ile ilgili ilk keşfi yapan Klaus Shmidt’dir.
Türkiye’de arkeolojik çalışmalar çok geç başlanmıştır. Araştırmaların bu kadar geç başlamasının nedeni, uzun yıllar boyunca Anadolu Yarımadası, Neolitik yaşam biçiminin çekirdek bölgesinin dışında tutulmuş, Anadolu’ya Neolitik yaşam biçiminin Güneybatı Asya’nın yarı-kurak bölgelerinde gelişimini tamamladıktan sonra aktarıldığı ve bu oluşum sürecinde, Anadolu’nun yalnızca bu yeni yaşam biçimini Batı’ya, Avrupa’ya aktaran bir köprü rolü oynadığı öngörülmekteydi. Ayrıca, başka bir kitap konusu olabilecek kadar önemli olan eğitim sistemimizin çok kötü (benim görüşüm) oluşundan dolayı, ülkemizde bulunan hiçbir üniversiteden buna tam anlamıyla itiraz edebilecek bir yapının olamayışı ve tamamen bilim üretmekteki amacından sapmış siyasetin elinde onlarca sene oyuncak olmuş, bilimsel çalışmalar ve arkeolojik çalışmalar yapmaktan uzak kalmış ya da kalması sağlanmıştır. Bu nedenle Neolitik Çağ arkeolojisi Anadolu’nun güneyine, Kuzey Mezopotamya, Suriye ve Filistin’e kadar uzanan Doğu Akdeniz kuşağına odaklanmış, bu coğrafya içinde son elli yılda 400 kadar Neolitik Çağa ait kazı yapılmıştı. Aynı şekilde, Avrupa Neolitiğinin kökenlerini irdelemek amacıyla Balkan Yarımadası da Neolitik Çağ araştırmacılarının ilgi alanı olmuş ve bu süreci yansıtan yüzlerce kazı yapılmıştı. Çevremizdeki ülkelerde arkeolojik çalışmaların yoğunlaştığı bu süreç, maalesef Türkiye’de arkeolojik kazıların, yeni araştırmaların durma noktasına geldiği bir dönemdir.
Ülkemizin uygarlık tarihi açısından önemi, maalesef tam anlamıyla ortaya çıkartılamamıştır. Yukarıda belirttiğim sebepten ötürü, Anadolu’yu sadece bir geçiş yolu olarak yorumlayan arkeologlar ve tarihçiler, özellikle orta doğuda yaptıkları çalışmaların halen daha çok azını ülkemizde yapmışlardır. Bunun sebebi, yıllardır bu toprakların sahibi olarak kendilerini göstermeye çalışmalarından ve bizlerin ise sadece işgalci bir halk olarak kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Tabi burada yaşanmış bazı arkeolojik travmalar da yok değildir.
Örneğin; Alman tüccar Heinrich Schliemann’ın ünlü ozan Homeros’un İlyada Destanı’nı okuyup derinlemesine inceledikten sonra, destanda anlatılan kentin, Çanakkale Boğazının (antik ismi Hellespontos) güneyinde bulunan ve 200×150 m boyutlarında yapay bir tepe olan Hisarlık’ta aranması gerektiği sonucuna vararak\ yaptığı büyük tahribat ve buluntuları alıp kaçırması! Bu en bilinenidir, bilinmeyen ve Avrupa’da sergilenen, sömürülen o kadar çok tarihi eserimiz kaçırılmıştır ki, bir kaç örnek daha vereyim ;

– Aydın ili, Söke ilçesi, Balat köyünde bulunan, kazılara ilk defa Berlin Müzesi Müdürlerinden Schoene tarafından başlanan ve bunu 1896 yılında T. Wiegand’ın yaptığı kazının izlediği Miletos antik kentinde yapılan kazılarda ele geçen bazı eserlerin ve en görkemlisi MİLET AGORASI KUZEY GİRİŞ KAPISI. Bu kazılar sırasında bulunan M.S. 2. Yüzyıla ait anıtsal Güney Agora Kapısı bugün Berlin Pergamon Müzesi’nde sergilenen en önemli eserler arasında yer almaktadır. https://onedio.com/haber/ulkemizden-yurt-disina-kacirilan-10-inanilmaz-eser-410325 (Fotoğrafı kullan)

– Bergama Zeus Sunağı ya da Zeus Altar’ı MÖ 2. yüzyılda, Kuzey Batı Anadolu’da, İzmir’in kuzeyinde bulunan antik Pergamon şehrinde Pergamon Krallığı’nı yöneten Attalos hanedanı tarafından yaptırılmış mermerden anıtsal dinsel yapıdır. At nalı biçimdeki bu yapı, Bergama Akropolü üzerinde bulunur. İnanılmaz boyutlarda olan bu yapı, 35,64 mt genişliğinde 33,4 mt derinliğindedir. Yapının ön tarafında bulunan merdivenler 20 mt genişliğindedir ve böyle büyük bir şaheser göz göre göre kaçırılmıştır. Bu görkemli yapının kalıntıları, 1870’li yıllarda Alman mühendisi Carl Humann tarafından, o zamanın Prusya’sına götürülmüştür. Bugün, Berlin’de bulunan Pergamon (Bergama) Müzesi’nde sergilenmekte ve her yıl binlerce insan tarafından ziyaret edilmektedir. https://onedio.com/haber/ulkemizden-yurt-disina-kacirilan-10-inanilmaz-eser-410325 (Fotoğrafı kullan)

– II. Eumenes dönemine ait olan ( M.Ö. 197 – 159 ) Pergamon Athena Tapınağı Propylon girişi, Berlin Müzesinde tutulmaktadır. . https://onedio.com/haber/ulkemizden-yurt-disina-kacirilan-10-inanilmaz-eser-410325

– Ksanthos Kentinde MÖ 400 yıllarında yapılmış olan bu esere, sütunları arasındaki 12 adet Nereid heykelinden dolayı, Nereidler Anıtı denmektedir. Eser, günümüzde British Müzesinde bulunmaktadır. https://onedio.com/haber/ulkemizden-yurt-disina-kacirilan-10-inanilmaz-eser-410325 (Fotoğrafı kullan)

Bunlar benim önemli gördüğüm birkaç eser, fakat bu listeye eklenebilecek abartmadan söylemek gerekirse, 1.000’e yakın tarihi eser vardır.
Neyse, biz konumuzu dağıtmadan devam edelim. Fırat üzerinde oluşturulan baraj göl alanları kurtarma kazılarıyla değişmeye başlamış, kazı izinlerinin alınmasında bir süre için sağlanan kolaylık, yeni kazıların başlamasını sağlamış ve sonuçta tüm bilim dünyasını şaşırtan sonuçlar ortaya çıkmıştır. 1960’larda başlayan bu çalışmalarda ilk önceleri Hacılar, Çatalhöyük, Can Hasan ve Çayönü kazılarıyla sınırlı olan bilgi dağarcığımız, Aşıklı, Nevali Çori, Cafer Höyük ve Hallan Çemi kazılarıyla beklenmedik bir sıçrama yapmış, son on yıl içinde başlayan birçok yeni kazı ortaya çıkan bu yeni tabloyu daha anlaşılır bir hale getirmeye önemli katkılar sağlamıştır. Ve pek tabiki, bu yeni çalışmaların içinde en çarpıcı sonuçlar vereni, tarih olarak en eskisi kuşkusuz ki Göbekli Tepe’dir.

Aslında, Göbekli Tepe Tapınakları 14.000 yıldır bize üzerindeki tek ağaç ve yöre halkı tarafından kutsal yer olarak kabullenilişi ile göz kırpıyordu zaten. Halk buranın kutsal bir yer olduğunu, toprağın altında yatan mabetleri unutmuş bir şekilde ”ziyaret” ediyordu. Hatta bu kitapta çokça kendisinden bahsedeceğim KLAUS SCHMİDT bu konuda şöyle diyor ” Ziyaret yerinin anlamı; gidip görme, bazen gidip görülen yer ya da daha serbest ama doğru bir şekilde anlatmak istersek, “gidip görülen kutsal yer”‘ anlamına gelmektedir. Bu tür ziyaret yerleri farklı amaçlar için yapılmış olabilir. Büyük oranda çorak ve ağaçsız Güneydoğu Anadolu Bölgesinde çoğunlukla dağın zirvesindeki bir tek ağaç, o yörede yaşayanların ziyaret edip kendileri için önemli olan dilekleri dallara, yani rüzgara teslim ettikleri bir yer işlevi görür. Bir ziyaret yerinin varlığını açıkça belli eden tepenin zirvesindeki ağaca bakıyoruz. Göbekli Tepe’yi bulduğumuzdan emindik. Daha uzaktan bakıldığında bile, buranın şimdiye kadar bilinen yerlerle karşılaştırılamayacak bir yer olduğu belli oluyordu. Platon’un en yüksek noktasında yükselen Göbekli Tepe, sanki bu çevreye ait değilmiş gibi göze batıyordu” demiştir.

Ne demişler, ”Güneşin altında yeni hiç bir şey yoktur”. Peki bu anıtlar bölge halkı tarafından bilinmemesine, görsel bir görüntü olmamasına rağmen, binlerce yıl bilerek (!) üzeri örtülmesine, kapatılmasına rağmen nasıl da gerçek amacını (TAPINMA) kaybetmemiş, bir şekilde hatırlarda kalmıştır? Bunun cevabını burayı yapanların aslında yine bizim atalarımız olması, o bölgede bir tapınım yerinin olduğunu belli bir süre hikayeler ile anlatılıp sonrasında nasıl ki mitolojik hikayeler asıl amaç ve anlatmak istediklerinde değişiklik olduysa burada da birçok değişiklik olmuş, hatta bir zaman içinde üzerine mezar bile yapılmış. Burada gerçekten bir mezar var mı bilinmiyor.

Yıllar önce bir haber dikkatimi çekmişti, muzip bir kaç Tıp okuyan Üniversite öğrencisi kendi aralarında bir şaka tertiplemiş! Derste kullandıkları kadavranın kemiklerini bir ağacın altına gömüp, sonrada bunun bir yatır’a ait olduğunu söylentisi yaymış, sonrasında etrafı gerçekten de çevrilip dini bütün ahali tarafından kutsal bir yer olarak o günden sonra kabul edilmiştir!!!

Göbekli Tepe’nin üstünde bulunan mezar anlattığım kısa hikaye ile hiç bir bağı yoktur tabi ki. Yalnız, bir şekilde hafızalarda kalan bilgi kırıntıları ile Tepenin kutsallığını koruduğunu görüyoruz.
İnsanlık unutur, fakat bu tamamen hafızadan silinmez tıpkı, İnsanoğlu bir çok dönemde öncelerde çok önde olmasına rağmen sonra birden bire, öyle ki bu gece ile gündüz gibi fark yaratacak kadar değişik yönlere savrulacak kadar unuturlar. Bir yapı öncelerinde çok önde iken birden geriye düşer. Buna örnek, herkesin bildiğini zannettiğim (en azından genel çerçevede) Osmanlı’nın dünyaya hakim olduğu bir noktadan sonrasında geldiği nokta ve sonrasında kurulan genç cumhuriyet, 25 yılda yaptıkları ve sonrasında binlerce yıl önce ilk kendi topraklarında yetiştirilmiş Dünya’ya ihraç etmesi gereken NOHUT, BUĞDAY (12.000 yıl önce) ve bir çok ürünü ithalatı yapacak kadar tarihsel yön değişimi yaşamış ve fakirleşmiştir.

Diğer bir örnek Çin çiftçilikte Türkiye’den biraz daha geç başlamıştı (11.000-10.000 yıl). Hatta Çin İlk defa dökme Demir (bence ilk orta Asyalı Türkler Demir’i Çinlilere öğretmiştir), Pusula, Barut, kağıt, Matbaa, ayrıca Mekanik Saat yapımında Dünyada ilk idiler, hatta Suyla Çalışan İplik Eğdirme Makinası geliştirmişlerdi. Birçok yeniliğe sahiplerdi, hatta Kolomb’un “küçük” gemileri Amerika’ya ulaşmadan çok önce daha büyükleri (yüz metreden uzun!), Afrika’ya kadar ulaşmışlardı. Peki, sonra ne oldu? Sonrasında Dünyanın bir çok yerinde görülecek tipik bir siyaset sapması yaşandı, yönetimi bağnaz tek bir güç ele geçirdi, gemilerin seferleri durduruldu, yapılan icatlar değersizleştirildi, tek bir kişinin ya da birkaç kişinin kararı ile milyarlarca Çin’linin geleceği ipotek altına aldı. Ve sonuç olarak, 600 yılda ancak toparlanmaya başladılar. İşte tam bu sırada Hollanda, Portekiz, İtalyan, İngiliz gemileri ortaya çıkıp bu bilgi ve dolayısıyla zenginlikleri ele geçirdi.

Bunları size yakın tarih olarak anlatmamın ilk nedeni; tarih kavramını biraz hatırlatmaktır, Osmanlı bu süreci 600 yıl önce yaşamaya başlamış 400 yıl sonra sonuç alınmış, batmış veya batırılmıştır. AYNI ŞEKİLDE BU SÜRECİ Çin’de yaşamış yüksek bir bilgi birikimi, uygarlık iken oda aynı akıbetin bir benzerini yaşamıştır. Aslında bu döngü insanoğlunun binlerce yıllık geçmişinde sürekli yaşanmıştır. Binlerce yıl önce yapılması düşünülemeyen şeyleri yapabilen insan bir anda olmasa da belirli bir süreç içinde her şeye tekrardan sıfıra yakın bir seviyeden yeniden başlamıştır. Örneğin; üst seviyede bilgiye sahip iken yaşanan bir kaç felaket sonrasında, çaresizlikten YAMYAMLIĞA kadar gerileyecek seviyeye inebilmiştir.

Kim bilir Göbekli Tepe’deki bu yapıları yapan halklar, daha öncelerinde hiç bir matematik ve inşaat bilgisi olmadan ortaya çıkarılan bu devasa tapınakları hangi motivasyon ile, hangi bilgiler ile yapmış ve ortaya çıkarmış sonrada farklı bir motivasyon ile buraları 14.000- 13.000 yıl toprak altında kalacak şekilde üstünü kapatmışlardır. Acaba bilinmesini istenmedikleri bazı şeyler mi biliyorlardı? Ya da bildikleri şeyleri zaman içinde unutup bunların zararlı olduğuna mı sonradan kanaat getirdi ve üzerini kapattı? Ya da rakip bir halk buraları ele geçirdikten sonra bu yapıların ”şeytan işi” olduğunu düşünerek, bu dinin, inanışın yada yapılan ritüellerin unutulması için mi üzerini örtmüşlerdi? Acaba bu yapıları yapabilmeyi öğrendikleri çok daha üstün akıla ve teknolojiye sahip varlıkların sonra tekrar buraya geleceklerini düşünüp, korunması için mi üstünü örtmüşler? Bunları henüz bilemiyoruz, ama öğrenmek için yüzlerce tez çalışması, araştırma yapılmış, bir o kadar da fikir ortaya atılmıştır. Urfa’ya defalarca gittim, Göbekli Tepe’ye ise iki defa gittim ve saatlerce dolaştım, yeni yapılan büyük müzeyi de bir kaç defa ziyaret ettim, hatta bir defasında çok fazla kaldığım için (sabah açılışı ile girip akşam kapanırken çıkmıştım) güvenlik görevlileri yanıma gelip amacımın ne olduğunu anlamaya çalışmışlardı!

Göbekli Tepe gitmiş, Türkiye’deki çoğu arkeolojik müzeyi, tarihi yapıyı dolaşmış ve kayıp uygarlık ile ilgili yazılanların bir çoğunu okumuş biri olarak bazı ip uçlarına ulaştım, bu kitabı da süreç içinde oluşan düşüncelerimi ve ortaya atacağım birkaç tez için yazmaya karar verdim. Yaklaşık 6 yıldır özellikle üzerinde çalıştığım ve fazlasıyla kafa yorduğum birkaç konuyu ilk önce kaynaklarım ile anlatmaya çalışacağım, yıllar içinde biriktirdiğim bu bilgiler ışığında konuyu GÖBEKLİ TEPE’ye BAĞLAYACAĞIM.

Not: Paylaşılan bu yazı üzerinde çalıştığım kitabımın giriş bölümüdür, arkadaşlarıma söz verdiğim için ilk burada paylaşıyorum.

One thought on “Tanrıların Şifreleri; Göbekli Tepe

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun