SUSMA

SUSMA

Anlamadığım bir konuda yazayım dedim. Oturdum klavyenin başına aklıma gelen hiç bir şey olmadı. Yazma hevesim kırılmasın diye çok iyi bildiğim bir konu bulayım dedim. Onlarca konu uçuştu havada. Anladıklarımı anlamayacak olan kişileri bilgileri ve eleştirileri ile değerlendirip, bildiklerimi yazmanın ne işe yarayacağını düşündüm, uzun bir analizden sonra, anlamayan daha çok, yazsam ne olacak dedim.

Bu içsel savaşı, yazdıklarımı kendime yazayım söylemi ile kazandım.

Size yazmıyorum, okumaya bilirsiniz, kendime yazıyorum diyesim var ama; sizleri hem çok seviyorum hem de görüş ve katkılarınıza çok ihtiyaç duyuyorum. O nedenle özellikle okumanız ve bu tartışmaya katılmanız çok önemli.

Arada bir insanın kendisi ile olması, biraz kendine takılması, sonra kalkıp aynalarda kendisini övmesi falan derken, bu düşünce fırtınası içerisinde, acı acı bakıp suratıma delirmek üzere olduğum kanaatine vardığımı itiraf etmeliyim.

Ne kadar kötü günler değil mi?

Güzellikler olmadan kelimeler yazılmıyor. Yüreklerden akan şiirler kuruyor. Resimler hep karanlık, siyahtan başka renk, sanki boya yok neredeyse.

Nerede o sokakları şenlendiren çocuk sesleri. Nereye gitti bu çocuklar. Korkuların mahkemesinde gardiyan olmuş anne babalarının yanı başında yaydıkları mutsuzluğa takıldım. Saflığın , dürüstlüğün, zararsız olmanın verdiği masumluğun bakışları nerede?

Takıldığımız kahveler, oturduğumuz çimenler yok olmuş. Her yerde bir yasak tabelası, her yerde bir ceza makbuzu ve her yerde bir çift göz otorite.

Direnen ben değilim, direnen geçmiş yaşadıklarım.

Güzellikleri bir bir arayan hafızam. Elimde uzun bir yok oluş listesi ve altında imza olarak bir damla göz yaşım.

Zaten zorlandığım yazıya ara verip,Twitter dan bana gelen bir bildirimi okudum. Yazdığım aşağıdaki twit yüz binlerce görüntü almış,binlerce beğeni kabul etmiş ama sadece 1 tane olumsuz yorum yazılmış,gelen bildirim o olumsuz yanıttı. O yorum elbetteki hem canımı sıktı hem de çok üzdü beni. Şimdi bu konuyu paylaşarak yazıya devam etmek istiyorum:

Bu twitt için verilen yanıt şöyleydi:

2 adet hakaret içeren ve yaşça benden çok ama çok küçük olan bu kızımıza elbette ki çok kızdım, kimyam alt üst oldu. Büyük bir sakinlik içerisinde şu yanıt zincirini oluşturdum:

Hem babalığımı sorgulayan hem de tuzu kuru olduğumu iddia eden bu hanım kızımız yazdıklarımı da hiç anlamamıştı.İlgili yanıtları yazdıktan sonra uyumaya gittim. Elbette ki kendimle tartışmalarım sabahın ilk ışıklarına kadar uzadı.

Gerçekten çok iyi bir Baba olduğumu, başarılı, iyi eğitimli, paylaşan, saygılı ve Dünyaya entegre olmuş çocuklarımın bana yaşattıkları gururdan biliyorum. Onlara yaşamları boyunca elim kalkmamış, her şeylerini konuşmuş, yol göstermiş, yardım etmiş ve kendi kararlarını almalarına, aldıkları kararlara sahip çıkmalarına olanak sağlamış birisi olarak nasıl bir baba olduğum konusunda zerre tereddüt duymuyorum.

Yazışmalarda içerik olarak, insanların kendilerini ifade ederken kullandıkları  2 önemli sorun, yaklaşım tespit ettim:

1-Okuduğunu anlamama

2-Genelleme

Ben iki numaralı Genelleme sorunu ile yok ettiklerimiz listesine yeniden dönmek istiyorum:

İzmir Atatürk lisesinde 1978 yılında gördüğümüz Felsefe ve Mantık dersimizden aklımda kalan bir örnek nedense yaşamım boyunca hiç unutmadığım bir derstir.

…….. konusuna örnek : “ Bu at topal, öyleyse bütün atlar topaldır….”

Bir örnekten yola çıkılarak yapılan genellemenin yanlışlığını ve mantık hatasını göstermesi bakımından vurgulayıcı bir anlatım.

Demek ki o tarihten beri genelleme hatasının yaratacağı, hem trajik hem de komik durumları ve yanlışları sürekli ret ediyor olmama sebep, bu dersmiş diye düşünmekten kendimi alamadım.

Ne var ki son yıllarda bu büyük hata toplumsal bir alışkanlık haline döndü,

Hakim kötü karar verdi öyleyse bütün hakimler……

Polis kötü davrandı öyleyse bütün polisler,,,,,,

Siyasetçi yalan söyledi öyleyse bütün siyasiler……

Derken;

Öldürülen PKK militanı Kürt kökenli SA derken bütün Kürtler

Genelleme zincirinin devamında,

Bütün dindarlar

Bütün aydınlar

Bütün kadınlar

Bütün erkekler diye uzayıp gidiyor. Ama sonsuz bir halkaya evrilmiş gibi.

Bir kötü...

Veya 85 milyonluk ülkede 1 milyon insanın kötülüğü gibi oranları bütün topluma, kuruma, ırka, inananlara, cinsiyetlere bağlayarak yaptığımız GENELLEME söylemlerimiz alışkanlığa dönüşüyor,bilmem farkında mısınız?

Aslında her şeyi yok ederken kendimizi de yok ettiğimizin farkına varmalıyız.

Eğer bu farkındalığı yakalayamaz isek birlikte yaşama duygularımızı kaybedeceğiz.

Dayanışma yok olacak!

Güven yok olacak!

Paylaşma yok olacak!

Sevgi,saygı yok olacak!

Etrafımızda yok ettiğimiz her şeyden sonra sıra bize gelecek!

O yüzden çok güzel slogandır:

SUSMA SUSTUKÇA SIRA SANA GELECEK!

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun