Sokak Gezilerim (1)

“Bu sabah hava ne kadar güzel, ne kadar aydınlık, güneş nasıl da ışıl ışıl…”
dedim içimden, sabırsızlıkla kahvaltımı yapıp sokaklara dalmak,
insanları gündelik telaşları içinde işlenirken, bir yerlerden bir yerlere doğru adım alırken izlemek,
bendeki huzuru onların yüzlerinde de görmek istedim.
Sokak dediysem, o bildiğiniz binaların arasındaki dar yollardan bahsetmiyorum tabi canım.
Sokak artık sosyal medya oldu benim için, hatta hepimiz için…

Montumu giyinip, koşarak önce bizim sokağa çıkıyorum tabi, bizim sokak nispeten daha sakin,
çoğunluğu medeni insanlardan oluşuyor, bizim sokakta -izm’lerin etkisinde fakat bu durum,
kendisini selamlaşmak ve selamlaşmamaktan daha vahim bir olaya götürmüyor.
Biraz ilerleyip başka başka gündemlerin, hesapların sokaklarına dalıyorum.
Daha doğrusu dalmaya çalışıyorum.
İlk sokağın başında koca bir insan yığını görüyorum, herşeyi bırakmış seyirdeler, olanı biteni izliyorlar.
Kalabalığın içine dalınca küfürleri daha net duymaya başlıyorum.
Seslerin kaynağını görmemle gözlerimi kapatmam bir oluyor.
Aman Allah’ım o da ne?
İzlenecek gibi değil, dayanamıyorum soğukkanlılığımı takınıp açıyorum gözlerimi;
küçücük narince bir kadın, incecik belli, üstündeki çiçekli bluzu yırtılmış,
ağzından kanlar akıyor, gözleri şişmiş mosmor olmuş,
yırtılmış pantolonunun arasında bacaklarındaki morluklar görünüyor.
Fakat yetmiyormuş gibi hala, tekmelere devam eden adamın ağzından savrulan küfürler bitişik nizamlı apartmanların duvarlarından yankılanıyor.
O ışıl ışıl parlayan güneşten eser yok bu sokakta.
Kalabalığın arasından sıyrılıp bir cengaverlik yapmak, o kadını oradan çekip almak istiyorum tüm kalbimle,
fakat aklım dur diyor, senin ne farkın var ki o kadından, kurtaramazsın, etrafında onca adam dururken senin neyine. Aklımı haklı buluyorum tabi, yalan değil öyle bir adamdan kim korkmazdı ki.
Hemen yanıbaşımda dikilen adama soruyorum;
“Noluyo burada, neden dövüyor, neden müdahale etmiyorsunuz?”
diyorum.
“Olmaz!” diyor adam, “Karı koca arasına girilmez!”.
“Neden yapıyor bunu?” diye soruyorum, önceki akşamdan tartışmışlar, inat etmiş kadın yemek yapmamış meğer. Diğer adam karışıyor söze,
“Yani kocanı biliyorsun, adam deli işte, uslu duracaktı, inatlaşmayacaktı…”
diyor.
Daha ben bu meymenetsize cevap vermeden silah sesleri patlatıyor kulak zarlarımızı,
kadına iki kurşun biri kalbine biri beynine ardından kendi kafasına sıkan adam oracıkta devriliyor yere.
Derin bir sessizlik çöküyor sokağa, herkes şaşkın, korkulu ve boş bakışlar, buz gibi olmuş suratlar…
Kutuplardaki dev buzulların sessiz soğukluğunda öylece donup kalmış bedenlerimiz,
polis aracının sesiyle irkilip kendine geliyor ve ben ayrılıyorum oradan,
perişan haldeyim; daha ilk girdiğim sokakta öylesine yorgun düşüyorum ki,
evime geri dönüp uzanmak ve yeniden uykuma dalmak istiyorum.
Olmamış olsun bu sabah, gece olsun hep uyuyalım, hep birlikte uyuyalım, herkes uyusun.
Uyurken kimse kimseyi dövemez nasılsa, öldüremez.

Halbuki “Bu sabah hava ne kadar güzeldi, ne kadar aydınlıktı, güneş nasıl da ışıl ışıldı”.

Dönüyorum apar topar o sokaktan, fakat olmuyor dönemiyorum,
iki adım sonra öteki sokaktan “İMDAT!” diye bağıran sesler beni alıp kendilerine çekmek istiyorlar.
İmdat sesine kim kayıtsız kalabilir ki…
Kucağında çocuğuyla bir kadın yardım edin, çocuğum ölüyor diye çığlıklar atıyor.
Çocuk daha 1 yaşında ya var ya yok. Nefes almakta öyle zorlanıyor ki.
Çocuğum!” diyor, “SMA hastası, ilaçlarını alamıyoruz, makine olmadan nefes alamıyor yavrum, böyle giderse ölecek!”
O nasıl bir hastalık diye merak edip soruyorum.
“Bu bir kas hastalığı, solunum kasları bile zayıf, nefes alamıyor makine olmadan. SGK ödemiyor ilaçları da makineyi de”  diye; hemencecik iki cümle ile kısaca özetliyor genç anne telaşından.
Yardım etmek istiyorum, fakat benim yardım edecek ne imkanım var ki.
Aldığım asgari ücret faturalarıma yetmiyor.
Köylü olmasam,
sebzelerimi ekip hasat ettiğim o küçücük bahçem olmasa,
açlıktan ölecek durumdayım.
Ne yapabilirim diye düşünüyorum, bir çözüm bulamıyorum.
Ben ancak onlara biraz sebze verebilirim, fakat hangi aileye yetişebilirim ki, yüzlerce aile var burada.
En sonunda bir fikir geliyor aklıma, bir karton kağıdı bulup
SMA’lı çocuklar için imdat” yazıp pankartı hazırlıyorum ve boynuma asıyorum.
Niyetim gittiğim her sokağa bu pankartı taşımak ve yardım istemek.
Benim yardım edecek ekonomik gücüm olmasa da elbet birkaç zengin bulabilirdim.

Halbuki “Bu sabah hava ne kadar güzeldi, ne kadar aydınlıktı, güneş nasıl da ışıl ışıldı”.

Ayrılıyorum oradan da, başka bir hesabın sokağına dalıyorum yeniden.
Küçük küçük çocuklar var bu sokakta, aileler ruhsuz gibi, sanırım ne yapacaklarını bilemiyorlar.
Merak edip soruyorum boynumda asılı pankartımla.
Anlatıyor birinin annesi utangaç bir tavırla, oğluna tecavüz edilmiş,
meğer hep maruz kalırmış çocuk tacize kaldığı yurtta fakat söyleyemezmiş.
Bütün tacize uğrayan çocuklar sessizce dedikodularla birbirlerini bulmuşlar
ve bu sokakta toplanmışlar, onlar da imdat diyor.
Yapılanların geri dönüşü yok fakat başka çocuklar da yaşamasın, failler cezalarını çeksinler!”  diyorlar. Dayanılacak gibi değil bu sokaklar, ağlayamıyorum bile, bunu da yazıyorum boynuma astığım pankartıma;
SMA’lı çocuklar için imdat-Tacize uğramış çocuklarımız için ADALET…”
Çaresizlik içinde dönüyorum, elimden bir şey gelmiyor ne yazık ki.
Psikolog değilim ki terapi yapabileyim,
söylediğim birkaç acemice cümle ile yanlarında olduğumu iletip ayrılıyorum oradan.
Koşar adımla evime doğru gidiyorum, hayır hayır kafamı hiçbir yere dönmemeliyim,
sadece önüme bakarak koşmalıyım evime doğru ki kimse beni görmesin çağırmasın,
ben de kimseyi görmeyeyim, bir çığlık daha duymak istemiyorum artık.
Zaten beynimin içi çığlıklar, gözyaşları, tabanca sesleriyle dolmuş patlayacak gibi kafamın içi.
Bir an evvel evime varıp uyumak, uyumak, uyumak istiyorum,
kabus olsun bunlar, hiç yaşanmamış olsun…

Halbuki “Bu sabah hava ne kadar güzeldi, ne kadar aydınlıktı, güneş nasıl da ışıl ışıldı.”

Taciz, tecavüz, cinayet…
Bunları yaşamak kim bilir ne kadar zordur, empati kurmaya çalışıyorum, olmuyor.
Tanrım ne kadar zor çaresiz kalmak,
insanların acılarına şahit olup da yaralarına bir merhem olamamak,
çaresiz kalmak ne kadar zor Tanrım!…
Düşünüyorum düşünüyorum bir hal çaresini bulamıyorum dostlar,
bu düşünceler beni öldürecek.
Yardım edin dostlar;
“Ne yapabiliriz, nasıl çare olabiliriz insanlarımıza?”
Aklım almıyor, aklım yetmiyor benim bütün bu olanlara,
siz olsaydınız ne yapardınız a dostlar? 

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun