Şeriatçı Osmanlı, Yenilikçileri Öldürdü!

1700’lü yılların ikinci yarısından sonra Osmanlı devlet adamlarından bazıları gözlerini Batı’ya çevirmek gereğini duymuşlardır.
Prusya’ya elçi olarak gönderilmiş olan Giritli Ahmet Rasim Efendi, devlet işlerinin görülmesinde akıl ve tecrübeye önem verilmesi gereğine inanmış ve savaşçı bir siyasetin izlenmesinde direnenlere şu sözlerle çatmıştır:

“Diğer dinlerde bulunanların tümünü dünyadan kaldırmanın veya her zaman düşmanın burnunu yere sürüp haddini bildirmenin İslamların üzerine vacip olduğuna inananlar vardır. Bu kişiler, hareket olmadan bereket olmaz, derler. Bu memleketler kılıç ile alınmıştır: İslam padişahlarının bahtı açık, devlet adamları pişkin, kılıcı da keskindir. Aristo akıllı bir vezir ve beş vakit namaz kılan 12 bin asker ile Kızıl Elma’ya kadar gitmeye ne engel vardır, diye yuvarlak laflarla cahilliklerini ortaya atıp Hz. Hamza destanları anlatan yalancı pehlivan gibi atıp tutarlar. Bunlar, Kızıl Elma semtini Buğdan’dan gelen al yanak elma gibi yenir şey sanırlar.”


OSMANLI’DA GERÇEKLERLE YÜZLEŞENLER

1750’li yıllarda Osmanlı girdiği savaşlarda sürekli ve kesin yenilgiler almaya başlayınca, yalnız beş vakit namaz kılmakla, başka dinden olanları yeryüzünden silip atmayı istemekle bir yere varılamayacağını görenlerin, bu yolda gidilirse eldeki toprakları da korumanın mümkün olamayacağını anlayanların sayısı giderek artar.
İşte, bunlardan Sultan 3. Selim, gün geçtikçe çözülüp yozlaşmaya gömülen kurumları Batı yöntemleriyle yenilemeye karar verir.
Ancak, Sultan 3. Selim Batı’yı doğru dürüst tanımıyordu!
Devlet adamları içinde de Batı’yı bilen yoktu!
İşte, bu nedenle Sultan 3. Selim, yakınlarından biri olan Ebu Bekir Ratip Efendi’yi, gizli görevle Avusturya’nın başkenti Viyana’ya gönderdi, Batı kurumlarını görüp incelemesini istedi.
Ebu Bekir Ratip Efendi, 1793 yılında, 500 sayfalık bir raporla Viyana’dan döndü.

OSMANLI ELÇİSİNİN AVRUPA RAPORU

Ebu Bekir Ratip Efendi raporunda Avusturya, Prusya, Rusya ve Fransa’nın askeri kurumlarını ve ayrıca, Avusturya’nın adalet, kültür, sağlık ve ekonomi kurumları hakkında gözleme ve incelemeye dayalı bilgi toplamıştı. Bu raporunda, Avrupa’daki Osmanlı topraklarında görülen fakirliği ve perişanlığı kendisi ile konuşan bir Avusturyalının ağzından şu biçimde anlatmaktadır:

“Tarımda ve çiftçilikte olan bolluk ve bereket memleketinizden başka bir devlet ve memlekette yoktur. Durum böyle iken, gerek maden konusunda ve gerekse tarım ürünleri işlerinde zorluk ve darlık görülmektedir. İstanbul’dan Edirne’ye kadar olan yolun sağı ve solu ekilmemiş olup bomboştur. Nüfus kalabalıktır. Fakat işsiz güçsüz ve başı boş olanlar vardır. Bunların tarıma ve ticarete yönlendirilmesi ve özendirilmesi konusunda hiçbir çaba gösterilmemesi hayret ve merak vericidir. Siz Avrupa’ya elçilikle gelirken bu kadar arazi ve memleketten geçtiniz, arazimizde tarımdan yoksun bir yer gördünüz mü? Ve bizim memleketimizde işi gücü olmayan bir insan gözünüze ilişti mi?”

Osmanlı Elçisi Ebu Bekir Ratip Efendi,, Avusturya’nın tarıma vermekte olduğu önem hakkında da şunları yazmaktadır:

“Bunların tarım konusunda düzen ve özenleri öyledir ki: hiçbir köyde bir kişiyi işsiz bırakmazlar; eğer tarlası yoksa ona tarla verirler ve tohumu yoksa tohum verirler ve toprağı at ile sürmek adetleri olduğundan, eğer atları ölmüş ise ona at ve takım ve araçlar verirler veya çiftçi tayin edip başkasının tarla ve bağında, bostanında çiftinde çalıştırırlar.”

Elçi Ebu Bekir Ratip Efendi, tarım konusundaki gözlem ve incelemelerinin etkisiyle, memlekete dönerken, harap ve viran bıraktığımız toprakları tekrar görünce ağladığını ifade eder.
Osmanlı Elçisi Ebu Bekir Ratip Efendi, Viyana’da bulunduğu sırada, halk ile hükümet arasındaki ilişkileri de incelemişti. O zaman Osmanlı İmparatorluğu’nda henüz “hürriyet” deyimi ne konuşma dilinde ne de siyasal bir terim olarak bulunmadığı için bu sözcüğü kullanmadan halkın davranışlarındaki serbestliği şu şekilde anlatmaktadır:

“Avrupa devletlerinde, krallar tarafından verilen düzen, kural ve kanunlara, küçük ve büyük bir kişi gereği gibi saygı gösterdikçe ve vergilerini zamanında ödedikçe kral, general, subay ve memur tarafından hiçbir kimse ona baskı yapamaz, saldıramaz ve büyüklük taslayamaz ve gözünün üstünde kaşın var diyemez. Hangi kumaşı isterse giyer ve ne isterse söyler, yer ve içer ve gezer ve ata biner ve iner, hiç kimse ona karışamaz ve evlerine, dükkânlarına, bineklerine ve mal ile mülküne müdahale edemez ve saldıramaz.”

Osmanlı Elçisinin sözünü ettiği bu düzen, kural, kanun ve hürriyetin hiçbiri Osmanlı İmparatorluğu’nda kalmamıştı. Bunlar şöyle dursun, can güvenliği bile askıda idi.
Osmanlı Elçisi, raporunda Osmanlı’daki bu durumu şöyle yazıyor:

“Hayat, iktidar sahiplerinin dudaklarının arasında idi. Bir emirle insan öldürülüyordu…. Sadrazamlar bile sorgusuz savunmasız katloluyorlardı.”

ADALET OLMADAN DEVLET DÜZENİ SAĞLANAMAZ!

Osmanlı Elçisi Ebu Bakir Ratip Efendi, Batı’daki düzenin güçlü bir adalet örgütü olmadan ayakta duramayacağını anlamış olduğu için, Viyana’da bulunduğu sırada, mahkemeleri de görmüş, incelemiş ve bu konuda şunları yazmıştı:

“Bunlarda şeriat yoktur. Yani Hazreti İsa’nın koyduğu şeriattan geriye bir tek nikâh maddesi kalmıştır… Onun da daima uygulandığı yoktur. Kaldı ki, miras konusunda bile dine itibar etmezler. Bugün Avrupa ülkeleri öyle durumdadır ki, onlara ehl-i kitap denilemez. Her ne kadar şeriat deyimini kullanırlarsa da, kendi çıkarlarına uygun, her kralın zamanında bazı maddeleri değiştirerek ve ilaveler yaparak çıkardıkları kanunlara ve kurallara, hâşâ, şeriat adını verirler.”

Değerli Dostlar,
Osmanlı Elçisi, yukarıdaki görüş ve gözlemleriyle Batı’da din ile dünya işlerinin ayrılmış olduğunu görmüş ve anlamıştır.
Ancak, bir çiçekle bahar gelmediği gibi, bir tek adamın Batı’yı görmesi ve az çok anlamasıyla da Osmanlı Devleti’nin uygarlık pusulası Doğu’dan Batı’ya çevrilemezdi.
Nitekim Osmanlı Elçisi Ebu Bekir Ratip Efendi’nin kapsamlı raporunda Batı hakkında verilen bilgilerin etkisi altında kalan dönemin padişahı Sultan 3. Selim’in orduda ve donanmada yapmak istediği Batılılaşma girişimi bile dine aykırı görüldü ve önce Ebu Bekir Ratip Efendi boğduruldu, daha sonra Sultan 3. Selim yenilikçi ekibi ile, 1807 yılında, şeriat adına öldürüldü.

Kaynak: Halil İnalcık, Mehmet Seyitdanlıoğlu, “TANZİMAT, DEĞİŞİM SÜRECİNDE OSMANLI İMPARATORLUĞU”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, Mayıs 2006, 826 sayfa

Yılmaz Dikbaş
20 Eylül 2020, Pazar
0532 233 31 52

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun