Sen Kimsin?

-Sen kimsin? Diye sordum.
Karşımda duran soğuk ve belirsiz gölgeye…

-Siz bana “ÖLÜM” ismini takmışsınız, ama benim ismim falan yok. Dedi.

-Desene, vakit gelmiş gidiyoruz artık, dedim.

-Yok be, seni almaya gelmedim, ayrıca ben almam; siz kendiniz gelirsiniz.

-Yoruldum bu aralar, sohbet edecek birisini aradım sen denk geldin.

-Ne kadar enteresan, Azrail kendisinden korkmayan ve sohbet edeceğine inandığı birini bulacak yer yüzünde ve yanına gidip selam verecek sohbet edecek. Böyle bir durumun olabileceğini, benim korkusuzca bu sohbete katılacağımı ve sana inanacağımı nereden çıkardın?

-Dur şöyle yapalım, dedi.

Karşıdaki büyük duvar ekran olsun ve sen oturduğun yerden öldüğün günü seyret, ama bana zamanını asla sorma, inan ben de bilmiyorum.

Sayamadım, ama 50-100 kişilik bir gurup tabutumun önünde saf tutmuştu. Öndeki 10-15 kişinin yüksek desibel içinde çıkardıkları sesler, ağlamakla isyan arasında haykırmaya dönüşmüş, arka sırada sessiz bir gurup ve inceden toprağa dökülen göz yaşları ile dururken, onların arkasında ise, minicik mırıltılar ile “Ölüm yaşamın doğal sonucu, bu tür günlerde söylenecek söz kalmıyor, ışıklar içerisinde uyusun, hiç tanışmadık ama yakınlarından biliyorum türünden dökülen cümleleri duydum. Yoldan geçenlerin umursamazlığı, şehirde yaşayanların bilgisizliği içerisinde yaşadığım ülkeden Dünyaya uzanan bir sarmalda, noktaların içerisinde bir nokta gibi, ezilerek büzüldüğümü gördüm o tahta kutunun içinde.”

Elbette ki yaşarken öyle değildim. Kendimce bir değer, kendimce bir büyüklük içerisinde yaşıyordum. Sevdiğimi, sevildiğimi düşünerek birazcık da olsa mutluydum. Gördüğüm manzaralardan, başardığım işlerden, gök yüzünden, denizlerden, ağaçlardan, hayvanlardan tüm güzelliklerden keyif alıyordum. Kendi büyük Dünyasını kurmuş mutlu bir insandım. Hayal kırıklığı içinde burkulmuştum.

Kahkaha sesi ile kendime geldim…

-Çok mu komik? Yaşam ile gerçekler arasındaki acı farkı gösterip bana, benimle eğleniyorsun, dedim.

-Yok, yanlış düşünüyorsun. Bu görüntüler senin şu an kendin için ulaştığın o yargıları göstermez.

-Nasıl göstermez? Gerçek ortada, gelenler, konuşulanlar…

-Sen bu yaşına kadar nerelerde yaşadın? Sence toplamda kaç insanın hayatına dokundun? Ne işler yaptın? Nelerle uğraştın? Hatırlıyor musun?Diye sordu.

-Bu soruların orta yerde görünen bir gerçekle ne ilgisi var? Diye sordum.

-Olmaz olur mu? Bu gerçeği hemen haberdar olanlar biliyordu. Ya diğerleri? Hatta senden önce gidenler?

-Ben kendimi toparlayana kadar senden bahsedelim biraz dedim. Devam ettim.

-Bana işinden, amaçlarından, yönteminden bahset. Bu iş için sayınız ne? Aynı anda bu kadar insana nasıl yetişiyorsunuz? İşinizde ne tür duygular yaşıyorsunuz? Pişmanlık duyduğunuz anlar var mı?

-Nefes al! Arka arkaya bu kadar soru sorulur mu? Ayrıca senin yaşam şeklin ve Dünyan içerisinde elde ettiğin, kültürel yaşamına dayalı sorularının, bizim için maalesef yanıtı yok, dedi.

-Sizin türde, sizin PİL olarak tanımladığınız enerji sağlayan bir yapı var. Siz bu enerji bataryasına RUH diyorsunuz. Ömrü var, arızası var, şarj kaynağı var, kablosu var. Öyle düşün. İmalat hatalarını da unutma.

Pilin ömrü içinizdeki şarj kaynağının düzenli çalışmasına bağlı. Sistem bütün vücuda entegre. Bir yerde önemli bir arıza çıkarsa şarj kesiliyor ya da çok azalıyor. Doğru beslenme, kaliteli yaşam şekliniz, kazalar, salgınlar ömrünüzün sürelerinde etken, bütün bunları sen de biliyorsun. En çok da aranızdaki enerji paylaşımı önemli, birbirinizi dışarıdan şarj edebiliyorsunuz. Yani takviye mümkün. Kendi beyinsel yapınız içerisinde kendinize takviye de mümkün.

Bana gelince; beni yaratan sizsiniz. Aslında ben yokum. Pilleri de toplamıyorum. Son nefesinizde kendiniz görüp beni, mutlu gidiyorsunuz. Sen, sıkıntıların çok artınca çağırdın, beyninde yaratıp odanın içine koydun. Seyrettiğin film de kendin için tasarladığın bir senaryo. Sadece ben değilim yarattığınız, o kadar çok şey var ki, hangisini sayayım. Ne zaman çıkmaz bir sokağa düşseniz bir şeyler peydahlanıyor beyninizde, sonra da gerçek diye satıyorsunuz. Gitmeden önce size ait çok büyük bir gerçeği itiraf etmeliyim:

“Beyninize ne satıyorsanız onu yaşıyorsunuz. Evrende sizler kadar büyük satıcı yok.”

Yalanların üzerine kurduğunuz hikayelerin satışlarından vazgeçtiğiniz gün daha mutlu olacaksınız, inan bana.

Aniden bir aydınlık çöktü odaya. Eşim kalkmış ve ışığı yakmıştı. Heyecanla yukarıda yazdığım satırları anlattım.

O cenazede ben var mıydım? Diye sormasını bekledim. Öyle ya sırasını falan merak etmeliydi.

Son cümleden sonra bana “Daha fazla saçmalayacak isen git, bu soğukta balkonda yat.” dedi. Gerçeklerin soğuklarından çekindiğim için, hayallerimin soğukluğuna sarılıp yattım.

Çok rahat bir gün oldu ertesi gün. Olmayan şeyleri öğrenmek, geleceği planlamak, yaşadığım her an içinde mutlu olmak bir yana, İnsan olmaya ne kadar susamış olduğumu anladım. Çok geç olsa da yaşanacak (geriye kalan) günlerin keyfinde dans ettim.

Kocaman rüyalardan her zaman yanlışlar çıkacak değil ya, bazen de çok büyük gerçekleri yakalamak mümkün.

Gerçekte, yalnızca; A noktasından B noktasına varmaktır yolculuk.

Bu yolculukta hangi noktaya vardığımızı anlamak için yeniden insanlık tarihine döndüm, tarihsel sürecin bende kalanları ile baş başa kalarak;

(!)…Ölen insanlar nefes alamıyordu, bu yüzden mi, nefesi Romalılar Ruh diye yorumladılar. Sonrasında işi geliştirip, Ruh ve Bilinç arasındaki tanımlara ulaştılar. İnsan artık yeni bir Dünya bulmanın yolculuğuna kendisini çoktan çıkarmıştı? Şimdi sıra bilinmeyen bu Dünyanın keşfine gelmişti.

Daha uzak, daha iyi bir şey bulamadığımız için yaratılmış bu düşünsel çabalar içinde ben, bu sonlandırmaya, gerçek bir sonlandırma olarak bakamadım, sanki arada mola vermek ve sonrasındaki yeni Dünyada sonsuzluğa kavuşmak gibi bir tasarım yapılmıştı. Arada şirketten çaylar yok tabi ki… 🙂

Okuduklarımız, duyduklarımız, düşündüklerimiz ile belki de bilincimizin kendi oyunlarında mahsur kaldık.

Mitolojilerde de Azrail var, dinlerde de var. Kıyamet teorilerinde de Azrail var, hayatımızın korkularında da. Ne zaman olmadığına dair bir tarihsel bilgiden yoksunuz. Elbetteki her buluşun bulunmadan önceki bir döneminin olduğunu da kabul etmek gerekir. Azrail’in olmadığı dönemi boşuna aramayın, bana olmadığını söyledi zaten. 🙂

Dünyada milyonlarca insan belki de uyanmak için baş koydukları yataklarında kendi son rüyalarını görerek gittiler, kendi tasarladığını gören kaç kişi oldu acaba? En çok da bunu merak ediyorum.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun