Saudi Arabia Anılarım (2)

Arabistan’da hastaneye ilk gidişimiz için şirket bize araba tahsis etti. Şoför de Hintli Müslüman. Otelden aldı. Cidde’ye doğru gidiyoruz, otobana çıktık. Deve yüklü bir tır vardı, solladı onu. Sonra yavaşlayıp tırın geçmesine izin verdi. Develerin ayakları bağlı, oturuyorlardı! Bizi sollarken tır kornaya bastı. Tüm develerin kafası bize döndü. Çok komikti.

Sonra bana dönüp “Look camel!” dedi. Bizim deve görmediğimizi düşündü galiba… Ben de baktım ve parmağımla işaret ederek “Lök, Naka, Potuk…” dedim. Şaşırdı.“Turkey camel malüm!” dedi. ”Yes Turkey very very camel…” deyince, güldü. Adı Mucibirrahman idi, ona kısaca Mucip diyordum. Çok gülüp bana ‘‘Baba!” demeye başladı.

Hastaneye gittik. Dört katlı bina ve bahçede çeşitli bir katlı birimler var. Birine girdik. İdari bina imiş. Pasaportları verdik. Arap bana ”Nemi.” dedi. Anlamadım. Mucip’i çağırdım. Adımı soruyormuş Arap. ‘‘Hayati.” deyince sırıtarak “Oo Arabi nemiiii!!!” dedi. ”Yaşam” demekmiş onlarda. Her gidişimde beni görünce sırıtarak ”Hayati” diyordu.

Pasaportları bırakıp, boynumuza asmamız için kart verdi. Asarak hastaneye girdik. Üçüncü ve aynı zamanda son katta olduğunu söylemişlerdi kardeşimin. Asansöre bindik, büyüktü asansör. Asansörcü Araplar binince bir şey söylüyor, onlar da cevap verince düğmeye basıyordu. Biz binince sorunca parmağımla 3 işareti yaptım. Çıktık. Yoğun bakımda komadaydı kardeşim. Odanın dışından baktık…

Yaşlı bir doktor geldi. Elini uzattı ”Ene daktır Abdullah.” dedi. Bende İngilizce adımı söyleyip, hastanın abisi olduğumu söyledim. Tokalaştık. Sonra başka doktor geldi. O da elini uzatıp “Ene daktır Abdullah.” dedi. Tokalaştık onunla da. Yengem “Abi su alabilir misin?” dedi. Bahçede kantin vardı. Gittim. Bulmaca çok çözdüğümden Arapça suyu biliyordum. Gittim. “MA!” dedim. Anlamadı. “AB!” dedim anlamadı. İngilizce söyledim anlamadı. Arkasında buzdolabı var. İşaret ettim. Baktı ve “ABD!” dedi.

Akşam lobide sohbet ediyoruz bizimkilerle. ”Doktorların isimleri Abdullah mı?” deyince güldüler. Ben doktorum, Allahın kuluyum, demişler. İsim söylemiyorlarmış orada. Sonra su meselesini anlattım. Anlamıştır pis Arap, Türk olduğunu anladıysa zorluk çıkarmıştır, dediler.

Sabah telefon kartı değiştirmeye gittim. Mobilay diye bir şebeke vardı,üç masa ve otuzlu yaşlarında üç memur. Birinciye gittim, pasaportuma baktı ve ”Nooo’!’ deyip vermedi. İkinciye gittim aynı muamele, üçüncü gel diye işaret etti. Pasaportumu verdim. Telefonundan fotoğraflar gösterdi. İstanbul’a gelmiş. Üsküdar’ın da fotoğrafı vardı. ”Mükemmel mükemmel’!..’ demeye başladı. Bende Üsküdar resmini işaret edip “Ene hane!” (beyt) deyince sevindi. Kartları iki dakikada verip halletti işimizi.

Namussuzlar, Türk olunca zorluk çıkarıyorlar.

Otel yakındı. Karşımızda da Hatay isimli lokanta vardı. Gittik. Kapıda esmer biri dikiliyordu. Baktı  ”Türk müsünüz?” dedi. ‘‘Evet!” dedim. ”Lokantaya kadın alamıyoruz!!! Yasak!!!” dedi. “Ne yapacağız?” dedim. “Ben paket yaparım. Şu ileride dükkânlar var. Gazetelerden bir tane alın. Bedavadır. Otele gidin. Paketi açmadan lavaboya koyun. Sıcak suyu açın. Yemekler ısınır. Gazeteyi de masaya serin. Yemeye başlayın. Yemek bitince de hepsini gazete ile çöpe atarsınız” dedi. Anlatılanı hep uyguladık.

Sabah dükkana (bakkal) gitmek için yola çıktım, sigara almaya. Dükkânı da bilmiyorum, nerededir. Yolda baktım bir Arap sigara içiyor. ”Sigara dükkân.” dedim. Eliyle tarif etti, öyle dükkanı buldum. Pakistan giysili biri. ”Sigara!” dedim. Baktı ve “Yallah yallah!..” deyip kovdu. Dışarı çıktım. Giderken biri sesleniyor. Bakkal! Elinde iki sigara ile birşeyler söylüyordu. Sigaralardan birini aldım. Parasını verdim gitti.
Şehir içinde sigara satışı yasakmış. Şehir dışında benzinci ve dükkanlarda serbest!

Bizim otel hacı kabul etmediği için otelde bakkal yok. Hacı otellerinin içinde bakkal var. Yine de sigarayı gizli satıyorlar. Türk şirketi otelin beş katını tutmuş, yalnız personeli için…

Anılarıma devam edeceğim canlarım.

Not: Bu yazımın ilk yazısını okumak için buradan ulaşabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun