Rahmetli Öz Dayım

Torosların uzantısı 2 sıra dağın arasında bir coğrafya. Rakım 2.000 m. Temmuz ayında bile palto ihtiyacı duyabilirsiniz..

Dayım da coğrafya ile bütünleşmiş ciddi ve soğuk bir adam. Bakışları yaşadığı rakımdan her zaman bir parça yüksek.

Adı : DURSUN

Her ailede olduğu gibi aşırı çocuk sayısına önlem olarak konmuş ama işe yaramamış, sonrasında 4 kız daha gelmiş hayata. Ne diyeyim hayat bazen böyle sizi dinlemez işte. Yaşamı kadere  bağlayan bir akla sahipseniz asla suç sizde değildir. Bir sitem yollar ALLAH’a, aldırma gönül aldırma türküsü ile dalar gidersiniz uzaklara.

Dedem o coğrafyada mal mülk açısından zengin adammış. Ölümünden sonra, mülklerin idaresi köyde kalan en büyük birey olarak Dayıma kalmış. Diğerleri ,üst düzey bürokrat olunca toprak peşine düşmemişler.

Sıvamış kolları atılmış ticarete. İlçede büyük bir depo dükkan tutup, un-yağ-şeker ve diğer önemli kalemleri kamyon kamyon toparlamış.

Eşkiyalığın hüküm sürdüğü coğrafyada Ticaretten ağa olmak, saygı görmek ve tanınmak çok önemlidir. İnce Memed bile diğer dedemin (Babamın babası) korumalığını yapıyorsa siz düşünün artık, coğrafyanın acımasızlığını, yalnızlığını ve aşiret olmanın güvenlik ihtiyacı açısından önemini. Tabi konumuz bu kavgalar, kan davaları, çatışmalar değil. Konumuz benim Rahmetli öz Dayım…

Ticaret, satışlar ve kazançlar açısından muhteşem, Kamyonlar sıra sıra gelip, sıra sıra gitmiş. Gel zaman git zaman acı bir yangın olayı yaşanmış, her şey yanmış ve Dayım iflas etmiş. KURU SOĞANA MUHTAÇ KALDIĞI zamanlarda ağabeyi imdadına yetişmiş ve onu İlçenin İlk okuluna memur olarak sokmayı başarmış. Ne iş diye soracak olursanız: MÜSTAHDEM. Hademe yada Temizlik görevlisi gibi bir tanımı onun yanında yapamazsınız, hakarete girer ve kötü bir sonuçla karşılaşabilirsiniz.

Ben Dayımı tam olarak anlayabilecek yaşa geldiğimde, o çoktan emekli olmuştu.

Çok sevdiğim eşi ise ZEYTİN yengemdi. Adı neden Zeytin’di, bu ismi kim koymuştu bilmiyorum. Hayatında Zeytin ağacı görmemiş bir insanın adı ZEYTİN’di işte. Onu sorgulamakta yasaktı.

Hiç çocukları olmamıştı. Kendi ailesinde Dayım, gerçekten durmuş ve isminin hakkını vermiş bir tavırla mutlu ve gururluydu.

Konuyu fazla dallara götürmeden şu yangın olayının sebebini anlatayım: Dayım tüm satışlarını veresiye olarak yapıyormuş. Harmandan harmana ödeme vadesi bizim oralarda koşuldur. Alacaklarını yazdığı veresiye defteri 3-5 adet olmuş, kabarmış. Yangın dışarıdan bir kundaklama olarak rapor edilmiş. İnancım o ki aslında, tüm amaç veresiye defterini yok etmekmiş. Pire için yorgan yakma misali her şey yanmış. Tabi ki ortada Defter olmayınca hiç kimsenin borcu kalmamış, Dayım hatırlasa bile uğrayıp al şu borcu diyen de olmamış, olay yoksullaşma hikayesi ile kapanmış gitmiş. Ancak Dayıma ölene kadar etrafındaki insanlar tarafında gösterilen, yüksek saygı ve sevgilerini, ona bir ağa muamelesi yapmalarını vicdanen rahatlama duygusuna bağlıyorum.

Kahveye girişini görmeliydiniz. Bütün kahve ayağa kalkar, hoş geldin Dursun ağa der ve çay ısmarlama yarışına girerlerdi. Ayak ayak üstüne atışı, höpürdeterek yudumladığı çay keyfini unutamam. En az 30 yılı bu görüntü ile geçirmiş olmasına rağmen hala alacaklıydı DAYIM…

Dayımın hikayeleri İlçe dışına çıkınca başlar. Kendi ortamında doğal olan işlerin başka yerlerde komediye dönüşmesi, kültürel çatışma içerisinde yuvarlanması da bundandır. Ancak DAYIM nereye giderse gitsin ne köydeki kültüründen vazgeçmiş, ne üstüne yeni bir şey eklemiştir. Hep olduğu yerde durmuştur. Adı  gibi, zaman göstergelerini durdurmuş saat gibi.

İlk yolculuk, Maraş İstikametinden gelip Kayseri’ye giden otobüsle başlar.

Orta sıralarda muavinin kendisine gösterdiği koltuğa kurulur. Koridor tarafında oturduğu için şoförü ve yolu da rahatlıkla görmektedir. Otobüs hareket edince muavin kolonya şişesini alır ve bir nolu koltuktan ikrama başlar. Sıra gelir DAYIMA. Sert bir kalkış, okkalı bir tokat üstüne bağırır: “Saygısız adam, insan kafasını kaldırıp bir bakar, en yaşlı kim, ağa kim tanır, önce ondan başlar ikrama” der. Şoför sağa çeker otobüsü durdur. Ne mümkün Dayımı sakinleştirmek. Bütün yolcular araya girer, sen büyüksün, çocuk bilmiyor bu yöreleri, töreleri, kusura bakma, ver elini öpsün affetsin falan zor sakinleştirirler. Yöreyi biliyorlar, kan davalarını biliyorlar, ama dayım kim? Bilmiyorlar. Durup dururken bela satın alma korkusu sarmış herkesi, kolay değil tabi ki.

Değişik bir yapısı vardı. Örneğin aynı caddede karşılıklı yaklaşıyorsanız, sizi gördüğü an isterse 100 m ötede olsun, öptüreceği eli havaya kaldırır, diğer elini arkasına bağlar, size doğru dik bir yürüyüşle gelirdi. Sıkıysa öpmeyin o eli.

Dedim ya şehir kültürü, ah o şehir kültürü.

Yaşlandılar, köyde kimse kalmadı diye Dayım ve yengemi razı ettiler, yüklediler evi, İzmir’e yakınlarına getirdiler.

Eski alışkanlıklarından kolay kolay vazgeçemeyen bu ihtiyarın yaptığı ilk iş, yakınlarda bir Kıraathane bulmak olmuş. Her sabah temiz elbiselerini giyiyor, şapkasını takıyor, tesbihini unutmadan cilalı potinleri ile kahveye gidiyor. Bir iki üç derken on beş gün boyunca devam ediyor. O kadar süre geçmiş hala hoş geldin diyen yok, ayağa kalkan yok. Durumun vahameti acı veriyor, ama yılmıyor. Diğer günlerde, her gün en az bir kere tüm kahveye çay ısmarlıyor. Uzunca süre devam ettirdiği bu taktik işe yaramadığı gibi ekonomisini perişan ediyor. Kök saldığı topraklardan sökülüp götürülen ağaç gibi, alıştığı bildiği besinler bu topraklarda yok. Önce solar, sonra kurursun. Koca ağaç mutsuz artık bu şehirde.

Sadece bu olay ile kalsa iyi. Yeğenler, torunlar gelen giden yok. El öpen yok. Caddede, sokakta da karşılaşmıyor. Büyük şehir, kalabalık şehir, belki de gören yolunu değiştiriyordur kim bilir?

Eve kapatıyor kendini. Ne o yüksek dağlardan, ne tertemiz oksijenden, ne de o ısıran ama üşütmeyen soğuktan bile haber yok. Mutsuzluk yerini yavaş yavaş kızgınlığa, yakınlarını suçlamaya dönüşüyor. Kısacası Dayım kendi durumunu yeni tavırlar ile dengelemeye çalışıyor ama bir gün bu denge rayından çıkıyor.

Bir sabah kalkıyor,giyiniyor, ve dışarı çıkıyor.

1980 askeri darbesinden sonraki yıllar… Yıl 1982…

Akşam haber geldi… Akrabamız Meslek Lisesi öğrencisi Adnan, karakolda göz altına alınmış. Günlerce kaldı. Yemediği dayak, görmediği işkence kalmadı. Sağlam bünyeli dayanıklı çocuktu. 1 ay sonra perişan halde çıktı geldi. Ağır sorgulamalarda hiçbir şey elde edemedikleri için serbest bırakmışlardı. Serbest kalınca seni ihbar üzerine aldık, Dayın senin komünist olduğunu ve çok olaylar içerisinde bulunduğundan şüphe ettiğini bildirdi demişler.

Dayım saygı duyulması için korkunun iyi bir araç olabileceğini düşünmüş ve zavallı Adnan’ı yakmıştı. Sevgi ile duyulacak saygının ne olduğunu öğrenememiş, o toprakların insanına bunu öğretebilmek mümkün değildi. Önlem alınmaz ise daha vahim olaylar yaşanması da kaçınılmazdı.

Ailenin ileri gelenleri toplandı ve geri köyüne gönderilmesi konusunda bir karara varıldı. Dayımla onu kırıp dökmeden sevgiyle , nezaket kuralları çerçevesinde konuştular. O, dünden razı olduğu bu öneriye asla hayır demedi.

Ve bir ağaç bilmediği topraklardan kendi toprağına, iklimine yeniden dikildi.

Borçluları mezarını ziyaret ediyor mu bilmiyorum?.. Huzur içerisinde yattığından eminim.

O topraklarda doğmuş olmak, öğrendikleri ile yaşamaya inat etmek onun tercihi olmasa da, bildiği tek şeydi. Kendi bildikleri ile kendisini doğru kabul eden dostlarının arasında keyifle yaşadı.

Vasiyetini soran oldu mu? Acaba?

Olsaydı öpülecek elimi toprağın dışında bırakın, der miydi?

Şaka bir yana o muhteşem alacaklarının peşine düşüp, yeni kan davaları yaratmadan, ayakta kalmak için Müstahdemliğe razı olmuş bu eli öpülecek adamın hikayesini şunun için yazmak istedim:

Ciddiyet veya komedi içinde bulunduğunuz, yaşadığınız kültüre göre yer değiştirebiliyor.

Kendi espirilerinizin ciddiye alındığı zamanları mutlaka yaşamışsınızdır, hatırlayın…

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun