Pyotr Alekseyeviç Kropotkin (3)

Rus toplumsal-siyasal düşüncesinde devlet karşıtlığı (antie-tatizm) geleneği, Rus tarihinin yeterince araştırılmamış sayfalarından önemli bir kesimi oluşturur.

“Devlet”le “toprak” ya da başka bir deyişle “hükümet”le “halk” karşıtlığı gerçeği üzerine, bu köklü karşıtlık üzerine eski Slav-severler,  pek çok yazı yayımlamışlardır. Rus ademi merkeziyetçiliğinin tarihsel kökenleri, “Kirillo-Mefodiyevskiy Kardeşliği” üyelerince de araştırılmıştır.

Devlet ve onun kilise, ordu, hukuk gibi kurumlarına karşı en ateşli yazılar yazanlardan biri de L.N. Tolstoy’dur.

Bütün kurumları ve tezahürleriyle devlete karşı oluşa (ve anarşist düşüncelere yakın duruşa), son olarak, bazı dinsel sektler ve halk ütopyalarında rastlanıldığını söyleyelim. P.A. Kropotkin, kuşkusuz, anarşist düşünce tarihini çok iyi biliyordu, bu düşüncelerle kendi düşünceleri arasındaki genetik bağın da, bu düşüncelerle kendi düşünceleri arasındaki -özellikle de siyasal erk biçimleriyle ilgili- görüş ayrılıklarının da farkındaydı.

Kropotkin’in dünya görüşünün merkezini “devletin özü ve tarihsel rolü” oluşturur; ve o devlet olgusunu kavramaya yönelik geleneksel anarşist yaklaşım yöntemlerinin pek çok bakımdan sürdürücüsü ve geliştiricisi olmuştur. Devleti, “mutlak kötülük”, kendini mükemmelleştirme yeteneğinden yoksun “zifiri karanlık” olarak görür Kropotkin.

Olaya bu şekilde bakıldığında, erkin gücünü sınırlamaya, bölüştürmeye yönelik her türden yapı ve düzenekler, bütün o yürütmeler, yargılar, parlamentarizmler, özgür ekonomik faaliyetler vb., yalnızca devleti, dolayısıyla da baskıyı, zorbalığı güçlendirmeye yönelik oluşumlardır. Topluma mutlak bir şekilde karşı oluş, toplumla baskıcı ilişki, “neredeyse savaş” halinde oluş; toplumsal yaşamın tüm alanlarını kaplamış olan bürokratik aygıtı sürekli ve şaşmaz bir biçimde çetrefilleştirme; tüm yüce toplumsal değerleri çarpıtma devletin başlıca karakteristik özellikleridir.

Kropotkin, düşünce sistemini XIX. yüzyılın sonunda kurdu. Bugün, XX. yüzyılda, devleti tüm ekonomik, toplumsal ve entelektüel yaşamın biricik öznesi olarak görmenin trajik sonuçlarıyla karşı karşıyayız.

 Ama öte yandan da toplumsal yaşamı anarşist ilkeler esası üzerine inşa etmenin ne gibi sonuçlar yaratacağının bilgisine sahibiz. Yalnızca Gulag ve Osventsim değil, kanlı Gulyay Pole ve Aragon komünleri de, yüzyılımızın siyasal bilincinin aşamaları arasında yer aldılar. Bu çok ağır paha ödenen örneklerin de gösterdiği gibi, toplumsal ilişkileri düzenlemenin demokratik mekanizmaları hangi pozisyonda ve hangi koşullar altında yok edilirse edilsin, her zaman aynı olumsuz, yalnızca olumsuz da değil, pek sık olarak yıkıcı sonuçların doğmasına neden olmaktadır. Yine de, anarşizmin kuramcıları, toplumsal düşüncelerin gelişmesine son derece önemli katkıda bulunmuşlardır.

Onların bürokratik merkeziyetçi devlete yönelttikleri eleştiriler, yönetsel aygıtın yurttaş topluluğuna yabancılaşmasına yönelttikleri eleştiriler, bilim ve kültürün “devletleşmesinin” olumsuz sonuçlarına yönelttikleri eleştiriler, anarşizmin çerçevesinin çok ötelerine taşan pek çok felsefi, sosyolojik ve kültür-bilimsel kavramların oluşmasına ciddi katkıda bulunmuştur. Devletin, insanoğlunun tüm mutsuzluklarının kaynağı olarak sunulması, anarşistleri bu mutsuzluk kaynağının yok edilmesi gerektiği inancına götürmüştür.

Anarşistlere göre halk ayaklanmaları devleti hiçbir kalıntı bırakmamacasına, en dibine dek silip süpürmeli ve bürokrasinin boyunduruğundan kurtulan insanoğlu, yaşamını, akıl ve adalet esasları üzerine kendi elleriyle inşa etmelidir.

Bununla birlikte, XIX. yüzyılın sonlarına doğru, örneğin Bakunin’in yapıtlarında görüldüğü türden “tümden reddediş” çağrılarının pek de verimli sonuçlar vermediği her gün biraz daha fazla ortaya çıkmıştır.

Anarşizm olumlu, yapıcı, yaratıcı programa şiddetle ihtiyaç duymuştur. Kropotkin ise anarşistler içinde bunu ilk hissedenlerden biri olmuştur. Bütün yapıtları içinde bir tek ilk yapıtı olan “İsyancının Söylevleri”, anarşizm açısından neyin reddedilmesi gerektiği konusunun açıklanmasına yöneliktir.

Sonraki yapıtlarında Kropotkin doğanın ve toplumun gelişme yasalarının ve devletsiz toplum kurmanın olanaklarının araştırılmasını kapsayan konsepsiyonlar yaratmaya çalışmıştır. Kendisinin Holbach, Diderot, La Mettrie vb. gibi aydınlanmacılar ve Kant, Bakunin, Darwin, Huxley, Spencer vb. gibi XIX. yüzyıl düşünürlerinin geleneğine bağlı olduğundan söz eden Kropotkin, önüne hedef olarak doğal ve toplumsal hayatın bütün yönlerini betimleyebilecek bir “sentetik teori” yaratma hedefini koymuştur.

 Onun görüşüne göre böyle bir felsefe şu ilkelere dayanmalıdır: İlk ilke, “Hegelciliğin sahte mirası”ndan kurtuluş ve diyalektik metodun yerini “katı bilimsel tümevarımsal metodun” almasıdır; ikinci ilke, evrim düşüncesidir (hem doğanın, hem de toplumun gelişmesini açıklayan düşünce olarak evrim düşüncesi); ve üçüncü ilke, anarşizm (toplumsal özgürlüğe giden yolu açan anarşizm). Kendine böyle bir yol çizen Kropotkin, çok geniş bir çevreye yayılmış olan değişik sorunların çözümüne yönelir: XIX. yüzyılın sonundaki yeni bilimsel buluşların özellikleri; insan kişiliğinin özü ve insanın bilme (kavrama) ve ilişki kurma yeteneği; yeni zamanlardaki felsefi düşüncelerin gelişme sorunları; sosyalist proje ve plan deneyimleri; tarihin kaynakları, anlamı ve amacı; siyasal sistemler ve devlet mekanizmalarının fonksiyonelleştirilmesinin bağlı olduğu yasallıklar vb.

Kropotkin’in felsefi çalışmaları, XIX. ve XX. yüzyılların eşiğindeki belli başlı toplumsal gelişme eğilimlerinin önemli bir yansıtıcısıdır. Bu dönem, Avrupa kültüründe, “uygarlık krizi”, “Avrupa’nın batışı” vb. gibi duygu ve düşüncelerin kol gezdiği bir tür “yeni eshatologizm”in, endüstriyel ilerlemenin yarattığı dizginlenemez iyimserlikle ve eski uygarlığın yıkıntıları arasından doğmakta olan “yeni toplumsal yapı”yla birleştiği oldukça kendine özgü bir dönemdir. XIX. yüzyılın hemen bütün klasik sol düşünce akımları, dönemin toplumsal çelişkilerinin, Avrupa’nın uygarlık alanında kazandığı yeni başarılardan (bireycilik, pazar ekonomisi, temsili demokrasi, hukuk devleti vb.) bazılarını reddederek çözümlenebileceğini öngörüyorlardı.

“Mısır, Asya, Akdeniz kıyılan, Orta Avrupa, birbiri ardınca tarihsel gelişmenin ocağı oldular,” diye yazıyordu Kropotkin. “Ve her seferinde, gelişme, ilkel komünal toplum aşamasından başlıyor, sonra köy toplumuna, sonra özgür kentlere ve en sonra her şeyin donup kaldığı devlet dönemine geçiliyor.” Birbirini izleyen böylesi bir dairesel aşamalar dizisinden, Kropotkin’e göre, Eski Mısır, Asur-Babil kültürleri döneminde de geçilmişti. Günümüzde, Avrupa uygarlığının da sonunun geldiğini düşünen Kropotkin, bu “son”dan patriarkal değerlerin yerini endüstriyel değerlerin alacağını göz ardı eden tutucular gibi kültürlerin ölümü şeklinde kötümser ve trajik şeyler beklemiyor, olaya iyimser bir açıdan bakarak “burjuva” ve “bürokratik” Avrupa uygarlığını bekleyen sonu, bağrında anarko-komünist bir toplum düzenini yaratacak ideal bir yapının prelüdü olarak görüyordu. XVIII-XIX. yüzyılların “klasik ütopyalar” gelenek ve ruhuna uygun olarak, insanın kendini mutlu ve özgür duyumsayacağı, üzerinde en küçük ayrıntılarına dek çalışılmış bir toplumsal yapı planı sunuyordu. Tabii, onun tarih felsefesinin devresel (sıklık) mantığının içerdiği çelişki nedeniyle daha çok “tarihin mutlu sonu” olarak algılanabilecek bir durumdu bu. Kropotkin, ardında, henüz yeterince girilmemiş, araştırılmamış binlerce yazıdan oluşan çok zengin bir arşiv bırakmıştır.

Umarım, bu arşivlere ulaşma imkanımız olur. Kropotkin de bakunin gibi eserleri diğer eserlere göre çok daha farklı bir düşünce tarzı vardır.

Koyu renkle işaretli olan yazılar Kropotkin’in kitabından alıntılardır. Bilginize.

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun