Nasıl Olur, Her Şey Aynı?!.

Ağlayarak uyumuştu. Şişmiş gözlerle ve ağrıyan başıyla uyandı. Geceden dayak yemiş gibiydi. Ağzında acımsı, çamurdan bir tad. İçinde, gönlünde hep harabeler hakimdi. Sanki bundan önce hiç yaşamamış ve bundan sonra hiç yaşamayacakmış gibi zihni bomboştu. Sadece bulunduğu saniyeye odaklanmış haldeydi.

Bir süre gözü açık, bilinci başka yerde olduğu halde tavana baktı durdu. Aradan ne kadar zaman geçmişti?

Bilmiyordu.

Zamanın ne önemi vardı ki!?

Çok yorgun hissediyordu kendini.

Kalktı ayağa, neden kalktığını kendisi de bilmiyordu.

Kalkmışken pencereye doğru adımlarını attı. Önce baktı dışarı, evinin önündeki ağaç yerinde duruyordu. Karşı esnaflar da her zamanki yerindeydi. Kuşlar hala dallara konuyor, arabalar vızır vızır geçiyordu.

Sonra başını gökyüzüne kaldırdı. Kaldırırken boynu biraz ağrıdı. Güneş gökyüzünde duruyor, her yanı aydınlatmaya devam ediyordu. Pencereyi açtı hışımla; rüzgar her zamanki gibiydi, deniz kokuyordu ve esiyordu.

Hızla kendini dışarı attı.

Yüzünü yıkamamış, üzerine bir şey de almamıştı.

Canım ne önemi vardı. Hiçbir önemi yoktu artık onun için.

 

Zaten kimse de “Üzerine bir şey al hasta olursun!” dememişti.

 

Hızlı adımlarla yürüyordu. Evet her şey yerli yerindeydi. Herkes normal rutin hayatına devam ediyordu. Hatta gece yağmur yağmış, yerler dahi ıslanmıştı. Kediler her zamanki yerde toplanmış çöpleri kurcalıyor, dilenciler köşelerinde yerlerini almış, öğrenciler durakta okula gitmek için bekliyor, kafelerde insanlar kahkahalar eşliğinde kahvaltı yapıyordu…

Ve tüm bu olanlar daha önce hep olan şeylerdi. İlk defa bu kadar tuhaf karşılıyordu. Her şey film şeridi gibi gözünün önünden akıyordu.

Yolda onu tanıyanlar bir şeyler söylediler, ama o hiç birini duymadı.

Sonra aklına bir yer geldi. Minik ayaklarıyla koşarak oraya doğru gitti. O kadar hızlı koşuyordu ki düştü. Dizi kanadı. Ama o bunu hiç hissetmedi. Çünkü, tüm hislerinden arınmış haldeydi. Koşmaya devam etti. Yolda birine çarptı, yine durmadı koştu. Koştu koştu koştu…

Nihayet istediği yere gelince durmuştu. Çok yorulmuştu. Nefes nefese kalmıştı. Yorgunluğu hafifleyince kendine geldi ve sabahları annesiyle okula giderken simit aldıkları simitçi dükkanının önündeydi.

Gördüklerine inanamıyordu. Burası da her zamanki gibi, işine devam ediyordu. Hiçbir değişiklik yoktu. Yerden bir taş alıp cama atmak istedi, bulamayınca vazgeçti.

Yolun karşısına geçti, sahil vardı orada. Çok severdi annesiyle orada yürümeyi, martılara simit atmayı. Hatta annesinden; martıların aslında etobur olduğunu ancak insanların onlara sürekli simit ikram ettiklerinden, artık buna alıştıklarını öğrenmişti.

Sahile varınca umutları yıkılmıştı. Sahil de aynıydı. Deniz yine uçsuz bucaksız… Dalgalar sahile vuruyor. İnsanlar martılara simit atıyor ve martılar da hiç bir şey olmamış gibi onları yiyordu.

Oturdu banka, başladı ağlamaya.

Anne diyordu, göz yaşları arada ağzına giriyordu.

“Anne sen gittin, benden başka herkes aynı. Her şey aynı. Oysa benim herşeyim gitti. Herşeyim değişti.”

Hıçkırıklara boğulmuştu. Sesi daha fazla çıkmadı.

Tam kendinden geçecekti ki babası geldi koşarak, sarıldı oğluna.

O da babasının saçı sakalı birbirine karışmış yüzüne baktı. Bir haftadır ilk defa baktı babasının yüzüne. Evet babası da değişmişti. Hiç babasını bu kadar dağınık görmemişti. Buna sevindi Ahmet. Daha 10 yaşındaydı. Annesinin kaybedeli bir hafta olmuş, ilk defa evden çıkmış, herkesin kendisi gibi olmasını bekliyordu. Daha 10 yaşındaydı. Annesizdi artık, ağlıyordu. Babası oğluna sarılmış o da ağlıyordu. Artık yaş farkı kalmamıştı aralarında. Güçlü güçsüz yoktu, ikisi de güçsüzdü artık…

Not:

Annelerizin anneler gününü kutlarken bunu ilan etmeyin; annesi artık yanında olamayacaklar var lütfen bunu göz ardı etmeyin…

Bir Cevap Yazın Ya Da Yorumda Bulunun